|
Dilbilimcilere göre anadil dışında
öğrenilen her dil, yeni bir kişilik anlamına geliyor.
Psikologlar anadilin dünyayı algılama şeklimizi büyük ölçüde
etkilediğini ileri sürüyor. Düşüncelerimizi değiştiriyor. Peki
ama nasıl?
Konuştuğumuz dil düşünce şeklimizi etkiliyor mu? Dünya
görüşümüzü belirliyor mu? Yabancı bir dil öğrenmek için yola
çıkanlar, yeni bir dilin yanında neler kazanacaklarını bilmek
isteyebilirler.
İlk bakışta bu fikir son derece olası görünüyor. Çok basit bir
mesajı iletirken bile kullandığımız dile bağlı olarak tümüyle
farklı gözlemlerde bulunmamız gerekir. Sözgelimi bir masanın
üzerinde duran kalemleri saymamız istendiği zaman, İngilizce
konuşan biriyseniz kalemleri sayar, sayıyı bildirirsiniz.
Masanın üzerinde 11 kalem olsun. Rusça konuşan biri kalemlerin
dişi mi erkek mi, yada nötr mü olduğunu bilmek zorundadır. Bu
durumda 11 sözcüğün nötr şeklini kullanır. Oysa bir Japon,
kalemlerin şeklini de bilmek zorundadır. (uzun ve silindirik)
ve 11 sözcüğün bu şekildeki nesneler için kullanılan
versiyonunu kullanır.
Diğer taraftan hangi lisanda olursa olsun kalem kalemdir
diyebilir miyiz? Lisan farklılıkları nesnel dünyayı
değiştirmez. Peki düşünce şeklimizi nasıl değiştiriyor?
DİKENLİ SORU
Bilim adamları ve filozoflar bu dikenli sorunun yanıtını
bulmaya çalışıyor. Evren’in görüntüsünün kullandığımız yerel
dile bağlı olduğunu iddia eden düşünürler her zaman
ağırlıktaydı.
1960’lı yıllardan bu yana Noam CHOMSKY ve çok sayıda bilişsel
psikiyatrist, dil farklılıklarının önemli olmadığını, lisanın
evrensel bir insan özelliği olduğunu ileri sürüyordu.
Dolayısıyla bu görüşe göre insanlar, farklı kültürlere sahip
olsalar dahi, ortak genetik yapımız sayesinde birbiriyle
konuşabilir. Ancak psikologlar söz konusu soruyu derinlemesine
inceledikçe ibre ters yöne doğru sapıyor.
Yeni nesil bilim adamları, lisanın beynimize kazınmış, içsel
bir özellik olduğu fikrine pek sıcak bakmıyor. “Dil yalnızca
işaret veya rakamlarla ifade sistemi değildir” diye konuşan
Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden Dan SLOBIN, “Beyin
deneyimler sayesinde şekillenir” diyor. SLOBIN ve
meslektaşları diller arasındaki küçük, hatta dikkati çekmeyen
farklılıkların dünyayı algılama şelkini büyük ölçüde
etkilediğini düşünüyor. “Bazı insanlar dilin dikkat edilen
şeyleri değiştirdiğini ileri sürüyor” diye konuşan
Massachusetts Instute of Technology’den Lera BORODİTSKY “Ancak
dikkat ettiğiniz şeyler neleri anımsadığınızı da belirler.
Kısaca düşünme şeklinizi değiştirir” diyor.
Küçük bir örnek vermek gerekirse, herhangi bir dilde bir şey
söylemeye hazırlanırken, bazı şeyleri dikkate alır, bazı
şeyleri ise görmezlikten gelirsiniz. Sözgelimi Korece
yalnızca “Merhaba” demek için hitap ettiğiniz kişiden genç mi
yoksa yaşlı mı olduğunuzu bilmeniz yeterlidir. Bu bağlamda
bir günlük fark bile önemlidir. İspanyolca konuşanlar, hitap
ettikleri kişi ile ilişkilerinin ne kadar yakın olduğuna
bakarlar. Eğer yakınsa “tu”, resmi ise “Usted” kullanırlar.
Japonca’da ise kullandığınız “Ben” sözcüğü öne çıkar; bu
bağlamda yaşınız, hitap ettiğiniz kişinin yaşı, sizin
cinsiyetiniz, karşınızdakinin cinsiyeti ve aranızdaki statü
farkı önem kazanır. SLOBIN bu süreci “konuşmak için düşünmek”
olarak nitelendiriyor ve bu sürecin önem verdiğimiz konular ve
dünya görüşü üzerinde çok etkili olduğunu ileri sürüyor. Örnek
vermek gerekirse, dünyada konuşulan lisanların üçte biri yer
tarif ederken kesin terimlerden yararlanır. Pasifik
Adalarında yaşayan yerliler, İngilizce’de söylendiği gibi
“ağacın yanı” yerine “ağacın kuzeyi” veya “ağacın denize
doğru olan yanı” derler. Bu dillerde insanlar bulundukları
yeri mutlaka sabit bir referans noktasına göre belirtmek
zorundadır. SLOBİN bu dilleri şöyle anlatıyor: “Penceresiz
bir odadaysanız veya karanlıkta yolculuk ediyor olsanız dahi,
bir olaydan veya bir yerden bahsederken yer konusunda sabit
bir nokta göstermek zorundasınız. Sohbet sırasında “kuzey”
sözcüğünü kullanmasanız bile kuzeyin neresi olduğunu bilmekle
yükümlüsünüz.”
Hollanda’da Nijmegen’de bulunan Max Planck Ensitüsü’nden
Psikolinguistik Bölümü’nden John LUCY’ye göre kullandığınız
dilin nesnelerin şekline veya işlevine odaklanıp
odaklanmaması, dünya ile ilişkilerinizi de etkiler. LUCY,
Amerikan İngilizcesini Meksika’nın Yucatan Yarımadası’nda
konuşulan Yucatec Maya dili ile karşılaştırdı. Bu ikisi
arasındaki en önemli farklılığın nesnelerin sınıflanması ile
ilgili olduğunu keşfetti. İngilizce’de pek çok ismin içinde
şekil kapalı olarak gizlidir. Amerikalılar nesneleri
kendilerine özgü şekilleriyle düşünürler; şeker gibi şekilsiz
bir nesne için “cup-küp” veya “cup-fincan” gibi ünitelerden
yararlanırlar. Ancak Yucatec dilinde nesneler şekli
tanımlayan farklı sözcüklerle birlikte ifade edilir
Sözgelimi, “ince uzun balmumu” mum demektir. Benzer şekilde,
ince, uzun muz “muz meyvesi”, yassı muz “muz yaprağı”
anlamına gelir.
TARAK DENEYİ
Bu sınıflama sisteminin insanların düşünüş şeklini etkileyip
etkilemediğini ortaya çıkartmak için LUCY İngilizce ve
Yucatec konuşanlara bir benzetme testi uyguladı. Deneylerden
birinde deneklere üç adet tarak vererek, hangi iki tarağın
birbirine daha çok benzediğini sordu. Taraklardan biri
plastik ve saplıydı; diğeri tahtadan ve saplıydı; üçüncüsü
plastik ve sapsızdı. İngilizce konuşanlar saplı tarakların
birbirine daha fazla benzediğini düşünürken, Yucatan dilini
konuşanlar plastik tarakların benzeştiğini belirttiler. Başka
bir testte, LUCY bir plastik kutu, kartondan bir kutu ve bir
karton parçası kullandı. Amerikalılar iki kutuyu seçerken,
Mayalar karton kutuyu ve karton parçasını benzeştirdiler.
Başka bir deyişle Amerikalılar şekil üzerinde odaklanırken,
Mayalar malzeme üzerinde duruyordu.
Bu bulgular neyi gösteriyor? “Yucatec insanları sanat
eserleriyle dolu bir ortamda yaşamıyorlar” diye konuşan Yale
Üniversitesi’nden Paul BLOOM, “Eğer bu sonuçları Japonya’da
alsaydınız beni ikna ederdiniz” diyor. Benzer bir çalışma
Japonca konuşanlar üzerinde de gerçekleştirildi, ancak bu
çalışmadan bir sonuç alınamadı.
DÜNYAYI DİLLE UYDURMA
Hedefe kenetlenen LUCK’yi sonuçlar yıldırmadı. Genç çocuklar
üzerinde yürüttüğü çalışmalarda çocukların benzer özelliklere
odaklandığını fark etti. Örneğin, tarak ve kutu gibi
deneylerde şekil üzerine odaklanırken, şeker gibi şekilsiz
nesneler malzemeyi öne çıkarttılar. Çocuklar 8 yaşına gelince
lisandan kaynaklan farklılıklar ortaya çıkmaya başlar. “Herkes
benzer özelliklerle doğar” diye konuşan LUCY, “Ancak bütün
farklılığı dünyayı kendi konuştuğumuz dile uydurma eğilimi
yaratır” diyor.
BORODITSKY, dişi/erkek ayırımı gibi yapay sınıflama
sistemlerinin bile önemli olabileceğine dikkat çekiyor.
İngilizce konuşanlar için bazı nesnelerin dişi/erkek veya nötr
olarak sınıflanması çok tuhaftır. Sözgelimi “Sütyen” veya
“Dölyatağı” gibi sözcüklerin erkek, “penis” sözcüğünün dişi
olması anlamsızdır. Dahası diller arasında bu konuda bir
anlaşma yoktur. “Güneş” sözcüğü Rusça’da nötr iken, Almanca’da
dişi, İspanyolca’da erkektir. Psikologlar bu tutarsızlık
nedeniyle dişi/erkek ayırımının anlamsız bir sınıflama
olduğunu ileri sürüyor. BORODITSKY aynı fikirde değil: “Bu
dillerde cümle kurarken kendinizi dişi/erkek farkı üzerinde
düşünürken buluyorsunuz ve bunu günde binlerce kez
tekrarlıyorsunuz.”
CİNSİYET VE TERİMLER
Bu özelliğin insanların düşünüş tarzını nasıl etkilediğini
göstermek için BORODITSKY Almanca ve İspanyolca konuşan
deneklere, farklı cinsiyet takısı taşıyan isimler gösterdi.
Sözgelimi “Anahtar” sözcüğü İspanyolca’da dişi iken,
Almanca’da erkektir. “Köprü” ise İspanyolca’da erkek iken
Almanca’da dişidir. BORODITSKY deneklere bu sözcüklerin başına
tanımlayıcı sıfatlar eklemelerini istedi. Almanca konuşanlar
anahtarları “çirkin”, “eskimiş”, “çentikli”, “testere gibi
dişli” olarak tanımlarken, İspanyolca konuşanlar, “küçük”,
“sevimli”, “büyülü” ve “karmaşık” olarak tanımladı. Almanlar
için köprüler “büyüleyici”, “güzel”, “kırılgan” ve “zarif”
iken, İspanyollar köprüleri “büyük”, “tehlikeli”, “katı”
“kuvvetli” ve “sağlam” olarak niteledi.
“Bütün bunlar cinsiyet çağrıştıran terimlerdir” diye konuşan
BORODlTSKY sözcüklere cinsiyet takısı eklemeyen İngilizlerden
bu sıfatları dişi/erkek olarak sınıflandırmalarını istedi.
Aldığı sonuçlar görüşlerini destekliyordu.
Bu çalışmalardan elde edilen sonuçları eleştirenler,
nesnelerin dişi/erkek/nötr olarak sınıflandırılmasının
kullanılan dilden çok kültürden kaynaklandığını ileri sürüyor.
BORODITSKY bu eleştiriye yanıt olarak İngilizce konuşan
deneklerin katılımıyla bir deney gerçekleştirdi.
Bu deneyde deneklere “Gumbuzi” adını verdiği uydurma bir dil
öğretti. Bu dilde sözcükler “oosative” ve “soupative” gibi,
cinsiyet içermeyen iki ayrı sınıfa ayrılıyordu. Oosative’lere
çatal, elma ve gitar dahildi. Soupative’lere ise kaşık, armut
ve keman giriyordu. Denekler nesnelerin Gumbuzi dilindeki
karşılıklarını hatırlamakla kalmayıp, hangi sınıfa girdiğini
de bilmek zorunda kaldılar. Daha sonra her iki gruba balerin
ve gelin veya erkek çocuk ve kral resimleri dağıtıldı,
İngilizce konuşan denekler nesneleri cinsiyetlerine göre
ayırma alışkanlığına sahip olmadıkları halde, keman resmi,
dişilik çağrıştıran resimlerle (balerin veya gelin) birlikte
gösterildiği zaman “artistik”, “yuvarlak” ve “narin” olarak
nitelendirdiler. Oysa aynı keman resmi, erkek çocuk ve kral
resmi ile birlikte gösterildiği zaman “etkileyici”, “parlak”
ve “gürültülü” olarak tanımlandı. Almanca ve İspanyolca
konuşanların da aynı tepkiyi gösterdiğini söyleyen BORODITSKY,
“Eğer bir şeyi anlamlı kılarsanız, daha kolay hatırlarsınız”
diyor. Kasıtlı olmasa da gerçek dilleri öğrenirken de aynı
işlemlerden geçtiğimizi ileri süren BORODITSKY: “Farklı
dilleri konuşan insanların zihinsel yaşamaları çok farklı
olabilir, insanların nasıl düşündüğü konusunu araştırıyorsanız
bu faktörü dikkate almalısınız” diyor.
LUCY, BORODITSKY ve benzer görüşte olan diğer bilim adamları,
dilin en önemli etkisinin en fazla, zaman, aşk, siyasi
fikirler gibi soyut alanlarda hissedildiğini ileri sürüyor. Bu
alanlarda duyusal bilgiler çok fazla yardımcı olmuyor.
ZAMAN KAVRAMI VE DiL
Zamanı ele alalım. Pek çok dilde zamanı anlatmak için uzamsal
terminolojiden yararlanılır. İngilizce’de “iyi günler
ileride” veya “Programın gerisinde” veya “Bu toplantıyı ileri
bir tarihe atalım” gibi söylemlerle zaman ve uzam
ilişkilendirilir. Kısaca İngilizce konuşanlar için zaman
yatay bir düzlem üzerinde yer alır ve gelecek önümüzde uzanır,
Oysa Mandarin dilinde zaman dikeydir; petrolün kuyudan
fışkırması gibi yukarı doğru yol alır. Bu durumda gelecek
yukarıdadır. Bütün bunlar dilin kavramlara yüklediği farklı
anlamlara örnek oluşturur.
OLAYLARIN YORUMU VE DİL
Aslında dil ve tanık olmadığımız olayların yorumu
arasındaki ilişki dikkat çekicidir. “Dünyada olup biten pek
çok şeyle ilgili bilgiyi dil yardımı ile öğreniriz” diye
konuşan SLOBIN, “Bu yetenek hayvanlarda yoktur; insanlar
çevrelerinde olup biteni kendileri yaşamasalar da izleme
şansına sahiptir” diyor, insanlar hangi dille olursa olsun bir
tanımlamanın aynı mesajı taşıdığını varsayar. SLOBIN görüşünde
haklı ise kullandığımız dil, halihazırdaki olaylardan tarihte
yaşananlara kadar pek çok olayın farklı şekillerde
algılanmasına yol açar.
SLOBIN, bu bağlamda spesifik bir dilin eylemleri nasıl
yansıttığına bakarak, olayları gözümüzde nasıl
canlandırdığımızı inceledi. Hepimiz aynı nesnel dünyada
yaşıyoruz, ancak kullandığımız dil bu nesnel dünyanın farklı
yönlerine odaklanır.
İngilizce, Felemenkçe, Rusça, Fince ve Mandarin dilinde
fiiller eylemin nasıl yapıldığını ayrıntılı bir şekilde
açıklar. Oysa, İspanyolca, Fransızca, İtalyanca, İbranice ve
Türkçede eylemler daha basit fiiller ile anlatılır. Sözgelimi
bu dillerde “gitmek” fiilini kullandıktan sonra nasıl
gidildiğini ek, tanımlayıcı sözcüklerle açmanız gerekir.
İki dil konuşan insanlar İngilizce yazılan haberlerin daha
dinamik, enerji dolu ve “hareketli” olduğunu belirtiyor.
Gazetelerde yer alan haberler bu görüşü destekler nitelikte,
sözgelimi Greenpeace eylemcileri ile güvenlik güçlerinin karşı
karşıya geldiği bir olayı anlatan İngiliz Guardian Gazetesi,
Fransız polisinin Greenpeace’e ait tekneye nasıl hücum
ettiklerini-storming-, tekneye güçlükle nasıl tırmandıklarını-clambering-,
eylemcilerin nasıl gedik açarak-breaching-, kendilerini
kurtardıkları az sayıda fakat tanımlayıcı fiillerle
anlatabiliyor.
KAYBOLAN DİLLER
Dünyadaki 6000 dilin yaklaşık yarısı önümüzdeki yüzyılda yok
olabilir. Böyle bir tehlike karşısında bilim adamları ellerini
çabuk tutup, yok olma tehdidi altındaki diller hakkında mümkün
olduğunca daha fazla bilgi toplamaya çabalıyor. SLOBIN, bu
dillerin kullanılmaması durumunda, bu dillerle ilgili dünya
görüşünün de yok olacağından kaygı duyuyor. BORODITSKY, de bu
görüşü paylaşıyor: “Bazı diller çok farklı bir düşünce şekli
yaratmış olabilir. Dünyayı farklı bir şekilde algılayan bu
düşünce şekli de insanlık için çok yararlı olabilir, işin acı
tarafı, bunun ne denli değerli bir hazine olduğunun farkında
bile değiliz” |