|
Çoğumuz olayları birbirinden
ayrık, bağımsız olarak düşünürüz. Ekonomi, diğer gelişmelerin
dışında, kendi dinamikleriyle gelişir, iç politika
siyasetçilerin doğru ya da yanlış kararlarıyla şekillenir.
Bazen bu olaylar arasında ilişki kurulsa bile bu yaklaşım
genel bir modele dönüşmez.
Mesela ekonomideki gelişmeler olumlu olarak algılanmakta ve
bunun sebebi olarak iktidarın uyguladığı politikalar
gösterilmektedir. Sırf ekonominin sınırları içinde kalırsak
bir başarıdan söz edilebilir ve gelecek için iyimser bir tablo
çizilebilir. Ancak şu soru cevapsız kalır: 2001 yılında
yaşadığımız kriz dünyanın onayladığı bir ekonomik program
uygulanırken geldi ve kimse, bugün dile getirilen eleştiri ve
kaygıların ötesinde, bir şey söylemedi. Program IMF
gözetiminde yürütülüyordu ama büyük bir kriz önlenemedi. Bir
operasyon olduğu şüphesiz gibi görünen döviz üzerindeki, çok
büyük boyutlu da olmayan, spekülatif bir hareket derin bir
bunalıma sebep oldu. Bu durum sadece ekonomik nedenlerle
açıklanabilir mi? Bunu gerektiren uluslar arası şartlar neydi?
Bugün sağlanan istikrarı bozacak benzer siyasi şartlar
oluşabilir mi?
Bir ülkeyi yönetenler her konuyu, diğerlerinden bağımsız
olarak ele alırsa, başarılı olduğu alana kimse dokunmaz ama en
zayıf noktasını hedef olarak alır ve oradan saldırıya geçer.
Genelde istikrarı sağlayan da krizi yaratan da ülke dışındaki
aktörlerdir ve ülke bu oyuncuların mücadele ettiği bir oyun
alanına dönüşür. Ülkeyi yönetenler ya da yönetime karşıt
olanlar tribünlerdeki seyirci konumundadır. Maç bittiğinde
kazananın taraftarı olmanın sevincinden öte bir duyguyu
yaşamazsınız.
İlk iş bu aktörleri tanımlamaktır ama dünyada bundan daha zor
bir şey yoktur. Bir ülkeyi yönettiği iddiasında olanların
başka bir aktörü ön plana çıkarmaları ve onun yapacaklarının
kendi uygulamalarından daha etkili olacağını kabul etmeleri
imkansızdır. Dış etkileri, kabahati kendinden başkalarında
aramak istemeyenlerin sığındığı bir mazeret olarak ileri
sürmekle, bunları gerçekçi bir biçimde değerlendirmek aynı şey
değildir. Hem dünyanın global bir köy olduğunu söyleyip hem de
tüm gelişmelerin başarı ve başarısızlığını ülkeyi yönetenlere
fatura etmek tutarsızlıktır.
Bugün devletin üst katlarında biri diğerine Anayasa kitapçığı
atmak yerine taş atıp karşısındakinin kafasını kırsa ekonomi
bundan etkilenmez. Çünkü uygulanan ekonomik program dünya
ölçeğinde politika üreten küresel sermayenin koruması
altındadır ve ana hatları onlar tarafından belirlenmektedir.
Bu güçle çatışanların ekonomiyi araç olarak kullanıp bir kriz
yaratmaları zordur. Ancak onların kullanabileceği başka
silahları vardır ve bu silah belki de dünya ölçeğinde
kullanmayı düşündükleri bir silahtır.
İnsanların birinci önceliği güvenliktir. Güvende olduklarına
inananlar ekonomik taleplerini ön plana çıkarır ama eğer
onları bir güvensizlik duygusuna iterseniz, gerçekte bir güven
sorunu olan asgari ihtiyaçlarının ötesindeki ekonomik
talepleri önemsiz hale gelir. Öyleyse ekonomiyi bir araç
olarak kullananlara karşı güven duygusu üzerinde yapılacak
operasyonlarla üstünlük sağlamak mümkün olur. Mesela eğer
ABD’de Cumhuriyetçi kanat iktidarını sürdürmek isterse dünya
ölçeğinde bir güvensizlik yaratır ve insanların ne demokrasi
talepleri ne de ekonomik endişeleri bir anlam ifade etmez.
Türkiye’de, önümüzdeki dönemde, genel bir güvensizlik duygusu
yaratılacağını ve siyasal iktidarın tek güvendiği dal olan
ekonomik başarıların anlamsızlaştırılacağını düşünüyorum. Buna
bir de bölgesel savaş ya da böyle bir ihtimal eklenirse halkın
tüm öncelikleri değişir. Bu durumda ekonomik sorun farklı bir
yönden kaynaklanır. İç talebin yapısı değişir ve daralır.
Kredi geri ödemeleri aksar ve bankalar ağır bir yükle
karşılaşır.
Bazılarının düşündüğü gibi kriz tellallığı yapmıyorum. Sadece
dünya ölçeğinde çatışan tarafların nasıl davranabileceği
konusunda tahminlerimi sıralıyorum ve genel bir modelin
parçalı bir analizden daha isabetli olacağını söylüyorum.
|