|
Bilmem sizin de sık rastladığınız
oluyor mu; çocukluğumdan bu yana, ne kadar çok insan övündü
durdu bendenize.
Henüz daha okula yeni başladığım yıllarda, evcek gece yatısına
giderdik Çamlıca'ya. Çamlıca'da anneannemin altı kız
kardeşinden üçü; Kısıklı'dan Çamlıca Tepesi'ne doğru çıkan,
parke döşeli dikçe yokuşun hemen başındaki yan yana evlerde
otururlardı.
Kızkardeşlerden en küçüğü olan Fatma Teyze'nin kocası,
Muhittin Enişte; Kuleli Lisesi'nde tarih öğretmenliği de
yapan, emekli bir deniz yarbayıydı.
Bana hem tabancaların gösterir, hem kahramanlıklarını
anlatırdı. Kendisini hayran hayran dinlerdim.
Trablusgarp Savaşı'nda, komutanı olduğu askeri bir geminin
pruva direği bir top mermisiyle yıkılmış; Muhittin Enişte, iki
subayıyla birlikte, pruva direğini sıkıca kucaklayarak, dik
tutmuşlardı.
Gündemde Antakya sorunu vardı. Muhittin Enişte, "Antakya'yı al
bayrağım, Antakya'da kal bayrağım" diye, şiirler de yazardı.
Ne kadar da ballandıra ballandıra anlatırdı kahramanlıklarını,
ağzından bal dökülürdü; hele bazı kabadayıları bir yumrukta
nasıl yere serdiğini anlatırken...
***
Hala daha dikkatimi çekecek kadar sık rastlıyorum,
kendilerini, çocuklarını, hatta torunlarını övenlere...
İnsan kendini ne kadar tanıyabilir ki?
Bireylerden birinin, doğumundan ölümüne kadar tüm yaşamının
her saniyesi, filme alınsaydı da, gösterilebilseydi kendisine;
kim bilir ne kadar şaşırırdı:
- Ay ben böyle mi uyuyor muşum...
- ...
- Ay ben böyle mi oturuyor muşum tuvalette...
- ...
- Ay ben böyle mi sevişiyor muşum, diye diye...
***
Herhalde kimse:
- Aldığım borçları genellikle ya geç öder, ya hiç ödemem...
- ...
- Ne yaparsam yapayım, ayaklarım çok kokar...
- ...
- Aleyhinde konuştuğum kişilerle karşılaştığımda, hemen
iltifat ederim kendilerine, diye övünmez...
Kendi kendisinin propagandasını yaparak övünür, tıpkı
politikacılar gibi...
***
Neden bizde bu kadar yaygın acaba övünüp durmak?
Sıradan biri olmadığını kanıtlamak için mi; doyumsuz ve ezik
geçmiş bir hayatı, gönlündeki özlemlere göre rüzgarlandırmak
için mi; konuştuğu kişiyi etkilemek için mi; yoksa
karşısındakiyle gizli bir rekabete kapılıp, bayrağı önde
koşturmaya kalktığı için mi?
Ya hepsi, ya hiçbiri; tam bilemiyorum...
***
Yine bendenizin çocukluğunda, gaz lambası yanardı evlerde;
Göztepe'deki köşkte havagazı lambaları...
Elektrik henüz gelmemişti. Radyo bile yoktu tabii.
Annem, kış gecelerinde yüksek sesle, "Bir Çalgıcının
Seyahati", "Paris Esrarı", "Zavallı Necdet" gibi romanlar
okurdu hepimize.
Dedem, acıklı romanlara kızar, aksi kafasıyla:
- Kes şunu, daha eğlenceli bir şeyler oku, derdi.
1934'te elektrik geldikten sonra, ilk kez tanıştım radyoyla...
Ne kadar hoşuma gitmişti; Selim Sırrı, sonradan Çehov'un
olduğunu öğrendiğim, "Düello" diye bir öyküyü anlatıyordu.
***
Televizyonlarla birlikte, sinema da girdi eve, eğlence
programları da, futbol karşılaşmaları da...
Artık geceleri vakit geçirmek için, ne roman okumaya gerek
var, ne gazetelerdeki "pehlivan" dizilerini, ne de Nat
Pinkerton'larla Arsen Lüpen'leri...
***
Acaba özellikle bürokrat kökenlilerin övünmeleri uzantısında;
genç kuşakların "havalı görünme" modasında da, TV
programlarının hiç etkisi yok mu?
Birkaç gün önce tanışım genç bir berberle, genç bir hanıma
sordum bunu. Her ikisi de:
- Bilmem, dediler, sıra dışı görünme moralimizi yükseltiyor
bizim...
***
Yüzyıllar boyu, çağının beyinsel bahçelerinden kopuk, ezik kul
yığınlarının; hızla saydamlaşan ve küçülen bir dünyada, 21.
yüzyılla burun buruna gelivermesi kolay değil...
Hala daha en büyük rantı "politika" getiriyor ve oligarşik
yapı, bir türlü aşılamıyorsa; ve 70 milyonluk bir ülkede,
sadece 200 - 300 bin kişinin mesleği varsa...
Kendini tatmin için övünüp durmaktan ve havalı görünmeye
çalışmaktan başka bir çare mi var?
Her ne kadar Ziya Paşa, 130 yıl önce:
"Ayinesi (aynası) iştir kişinin, lafa bakılmaz Ferdin görünür
rütbe - i aklı eserinde"
Demiş olsa da... |