|
Konuşuyorsak sözcükleri iyi
anlamak, düşünüyorsak kavramları iyi bilmek, yaşıyorsak
duyguları iyi tanımak zorundayız. Çünkü kelimeleri anlar,
kavramları bilir, duyguları ise tanırız. |
|
|
O halde sözcükleri anlamadıkça
dil'e, kavramları bilmedikçe düşünce'ye, duyguları tanımadıkça
kendimize dair, kısacası anlamadan, bilmeden, tanımadan HZ.
İNSAN'a dair asla sağlıklı bir tasavvurun sahibi olamayız.
Oysa çevrenize dikkatle göz gezdirin de bir bakın, anlamadan
konuşmaya, bilmeden düşünmeye, tanımadan yaşamaya çalışan nice
insan var aramızda?!
Nasıl ki bir dili konuşmak başka, bir dil'in üzerine konuşmak
daha başka ise, aynı şekilde düşünmek başka, düşünmenin
kendisi üzerine düşünmek daha başkadır.
İlki kolay, ikincisi ise çok zordur. İnsan da görüp işitir,
diğer canlılar da. Ancak, insan görüp işittiğini bilir, diğer
canlılar bil(e)mezler. Çünkü
varolanlar arasında sadece insan bilir, diğerleri bilemezler.
Evet, -tanım gereği- bir tek insan bildiğini bilmekle kalmaz,
isterse bilmediğini de
bilebilir. Oysa ne de zordur bilmediğini bilebilmek!
Günümüz insanı için sadece 'bilmiyor' diyemeyiz; o artık
bilmeyi de istemiyor. Hal böyle olunca, bu isteksiz insan,
bilmediğini bilmek ister mi? Asla! Bu insan tipi o denli
isteksiz ki bilmeyi istemediği için, bilmediğini bilmeyi de
istemiyor. Çünkü bilmeyi isteseydi şayet, bilmediğini bilmeyi
de isterdi. Bilmeyi istemeyen, bilmediğini bilmeyi niçin
istesin ki?
Bu masum akıl yürütmeyi onaylayacak olursanız, modern insanın
bilmeyi istememekle insan olmayı istemediğini de kabul etmiş
olacağınızı hatırlatmak isterim.
Bilmek bir tek insana özgü; zira insan, bilen bir canlı; daha
açıkçası, bilme yetisi olan bir canlı! Yetiler gerçekleşmek
içindir ve "yetilerin gerçekleşmesi", o yetilerin tamamıyla
olgunlaşması, yani kemale ermesi demektir. Çünkü hikmet
ehlinin tabiriyle kemal, kuvveden fiile çıkmaktır. İşte bu
bakımdan yetinin tek başına yeti olarak kalması eksikliktir.
İnsanı "bilen canlı" olarak tanımlamakla, onu aslında "bilme
yetisi olan canlı" şeklinde tanımlamış olduk. Bilmeyen insan,
yine de insandır. Cehalet, insanı
insan olmaktan çıkarmaz. Peki ya, bilmeyi istememek?! Bilme
yetisini harekete geçirecek istek ve arzudan, yani AŞKtan
mahrum olmak?! Hayret etmemek?! Merak yetisini kaybetmek?!
Bilmediğini bilmek hakkından
vazgeçmek?! Bilmediğini dahi bilmeden yaşamak?! AŞKsız
yaşamak?!
Bu durum, insanı hayvan (canlı) cinsinden ayıran en temel
ayrımın ortadan kalkması demektir. Bilen, yani bilme yetisi
olan canlı'nın (bilen hayvan'ın), salt hayvan (canlı) olarak
kalması demektir!
Kişinin insanlığını kaybetmesi, bilme isteğini kaybetmesiyle,
bilme iradesini kullanmaktan vazgeçmesiyle, , yani AŞKtan
ümidini kesmesiyle birlikte gerçekleşir. Modern çağda insan
kaybediyor, kayıp gidiyor, dahası kaybedip gidiyor.
Dilerseniz, bu ezedi kaybediş öyküsünü bir de William
Shakespeare'in dilinden dinleyelim:
- "Oh, I have lost my reputation!
I have lost the immortal part of myself, and what remains is
bestial."
(- Ah, ki ne ah! Kaybettim itibarımı! Ölümsüz olan yanımı
kaybettim ve geriye bir tek hayvani yanım kaldı.")
Ah, ki ne ah! Hakikaten insan, insanlık itibarını kaybetti;
çünkü Shakespeare'in deyişiyle "ölümsüz yanını" (immortal part),
yani anlama/bilme/tanıma yetisini, insan olma kabiliyetini
yitirdi insan, hem
de yitirebileceği kadar!
Elinde kalan ne var şimdi?
Cevap verilmişti oysa. Bir tek hayvani yanı, en canavar yanı
kaldı insanın! Anlama, bilme, tanıma yetisi olduğu halde, bu
yetilerini kullanmak
istemeyen, anlamaktan, bilmekten, tanımaktan kaçınan,
-kaçınmak ne kelime, bizzat kaçan!- bir canlı.
Sözün özü, modern insan 'insan' olmaktan vazgeçti, hal böyle
olunca sadece kendisini değil, AŞKı da kaybetti.
Sorulduğu için söylüyorum: Hayvanlığın tezahürlerine 'aşk'
adının verilişi, aslında bu kaybediş öyküsünün başlangıcıyla
eşzamanlıdır.
Ah, ki ne ah! |