|
Bu köşede 13 yıldır yazıyorum, Cumhuriyet
okurlarının benim Türkiye’nin “üniter yapıda” bir “ulus devlet”,
Türkçe'nin de “devletin resmi”, yurttaşlarının da “ortak” dili
olarak kalmasından yana olduğumu bilmeleri gerekir diye
düşünüyorum. Fakat öyle olmuyor; kimi okurlar, “Eğer Türkler
Türkçe, Kürtler Kürtçe, Çerkesler Çerkesce vb. öğrenecek olurlarsa
aralarında nasıl anlaşacaklar?” gibi anlamakta zorlandığım sorular
yöneltiyorlar.
Oysa kimse Türkçe'nin dışındaki anadillerin ilköğretimden
başlayarak Türkçe'nin yerine geçmesi diye “absürd/saçma” bir
istemde bulunmuyor. Anadilde eğitimden kastedilen söz konusu dilin
“seçmeli ders” olarak Milli Eğitim müfredatına alınıp
öğretilmesidir. Evinde sözgelimi Kürtçe konuşan bir aile okula
giden çocuğunu seçmeli ders olarak Kürtçe'ye yönlendirme hakkına
sahip olmalıdır. Yurttaşların anadillerini öğrenmek istemeleri
temel bir insan hakkıdır, bu istemi karşılamak da uygar/çağdaş bir
devletin temel yükümlülükleri arasındadır.
Bugün Almanya’da, Hollanda’da ya da Türk nüfusunun yoğun olarak
bulunduğu başka Avrupa ülkelerinde Türkçe seçmeli ders olarak okul
programlarında yer almaktadır. Türkiye’nin bu ülkelerden eksiğinin
olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Kimi okurlar da karşı düşüncelerine gerekçe olarak ülkemizin
içinde bulunduğu duyarlı durumu göstermekte, bu koşullarda ileri
sürülen anadilde eğitim isteminin “siyasal kaynaklı” olduğunu
vurgulayarak konuya olumlu yaklaşmanın “PKK’nin ekmeğine yağ
sürülmesi” anlamını taşıyacağını söylemektedirler.
Bu istem özü bakımından “kültürel” bir istemdir, fakat gereksiz ve
uzun bir inatlaşma sürecinde siyasallaşmıştır. Fakat bu
inatlaşmayı salt Kürtlere yüklemek haksızlık olur. Unutmayalım ki
dün denecek kadar kısa bir zaman öncesine kadar bu yazıyı yazmak
bile ülkemizde suçtu.
Siyasal yönetimler onlarca yıl Kürt dilini yok saymışlar, bu dilin
Türkçe'nin “deformasyona uğramış bir lehçesi” olduğuna ilişkin
kuramlar üretmişlerdir. Cumhurbaşkanlığı bu ülke seçmeninin yüzde
92’sinin oyuyla onaylanmış 12 Eylül’ün darbe lideri Kenan Evren’in
“karda yürürken çıkan kart-kurt sesleriyle Kürt ve Kürtçe
kavramları arasında kurduğu dâhiyane(!) ilişki” bile toplumda
kendine yandaş bulabilmiştir. Bu tutmayınca bu kez de “Hangi
Kürtçe?” yollu bir tartışma başlatılmış, Zazaca ve Kırmançi
arasındaki farklılıklara “olmayan” onlarcası katılarak “Kürtlerin
kendi aralarında bile anlaşamayacakları”, “Kürtçenin bir yazı dili
olamayacağı” gibi savlarla toplum aldatılmaya, Kürt dili
aşağılanmaya çalışılmıştır.
Kürtlerin bu çabalara karşı tepki göstermeleri, bu çabalarda
siyasal bir arka plan aramaları, dolayısıyla konuyu siyasal
düzleme çekmeleri doğal değil midir ya da 1980’li yılların
ortalarına kadar iktidarların Kürtçe'ye yaklaşımlarının “siyasal”
olmadığını söyleyebilir miyiz? Nitekim sorunun çözümü de “siyasal”
olacaktır.

Kürtçe'yle ilgili yazdığım yazılara gelen bir bölüm uyarı da zaten
“onların” evlerinde Kürtçe “konuşabildikleri”, “sokakta da
konuştukları”, buna hiçbir müdahalenin olmadığı doğrultusundadır.
Doğrudur, fakat benim anlatmak istediğim, anlatamamanın ağırlığını
duyumsadığım konu, bu ülkede konuşulan anadillerin okul eğitiminde
öğrenilebilme şansına sahip olmaları, bu dillere edebiyat ve bilim
dili olma yollarının açılmasıdır. Yoksa TRT 6 aylardır Kürtçe
yayın yapmakta, bir süredir de Van Devlet Tiyatrosu’nda Kürtçe bir
oyun sergilenmektedir.
Konunun PKK ile ilişkilendirilmesini ise anlamsız buluyorum, çünkü
Türkiye’nin, alacağı kararları bir terör örgütünün söylemlerine
endekslemeyecek kadar güçlü olduğuna inanıyorum. |