|
Bugün sizlere
adı gibi garip (tuhaf) çeviri bir kitabı tanıtmak istiyorum.
Kitabın aslı Almanca. Osmanlıca'ya çevirenler Ahmet Mithat ve
Wiesenthal. Kitabın, ''KONAK Yahut Şeyh Şamil'in Kafkasya
Savaşlarından Bir Hikaye-i Garibe“ olduğu belirtilen özgün adı
kapakta “KAFKAS ONURU“ olmuş.
İç kapakta kitabın adı için “KAFKAS ONURU ya da Şeyh Şamil'in
Kafkas Savaşlarında Yaşanmış İlginç Olaylar“ denmiş. Ancak kitabı
Osmanlıca'dan Türkçe'ye aktaran çevirmen anlatılanların
gerçekliğinden çok emin olmalı ki ikinci sayfada kitabın adını
şöyle değiştirmiş: ''KAFKAS ONURU ya da Şeyh Şamil'in Savaşlarında
Yaşanmış Gerçek İnsan Öyküleri''
Ayrıca Osmanlıca baskının iç kapağı olduğu gibi verilmeseydi,
hikayenin hiçbir yerinde gerçek anlamda Konak'tan söz edilmediği
halde kitaba neden “KONAK” adının verildiğini anlamakta güçlük
çekecektik. Zaten, Osmanlıcasını okuyabilenlerin göreceği gibi
kitabın özgün adı ''KONAK'' değil ''KUNAK''mış. Peki KUNAK mı ne?
Belki de Türkçe konuk'un farklı anlam kazanarak Rusça'ya geçmiş
biçimi. Gerçek dost. Hani Türkçe'deki ''kirve'' gibi, ''sağdıç'' gibi
yada ''kan kardeşi'' gibi.
Aslında yazar için çok ilginç bulmuş olmalı ki, kunak geleneği,
kitapta uzun, uzun anlatılmış. Garip öykümüz de ''kunak'' merkezli
gelişip son bulmuş. Ne gariptir ki, 127. sayfadaki “Danyal Bey’in
sevmiş olduğu ve kendisine konak tahsis ettiği adamı nişanlısı
olan Fatıma da niçin sevmesin” cümlesi bile çevirmenimizi, “konak
“ olarak çevirdiği sözcüğün konak olamayabileceği konusunda
uyarmamış.
Kitaptan aktardığımız şu bölüm kunak geleneğinin ne olduğunu
anlamamız için yeterlidir sanırım:
“Üzerine şaşlık (şiş kebap), bal ve ekmek bulunan bir tepsi vardı.
Henüz sofraya oturmadan Danyal Bey odaya girdi. Kollarını göğsü
üzerinde çaprazlayıp eğilerek bizi selamladıktan sonra (Adıghe
geleneğinde böyle bir selamlama biçimi yok. Çeçenlerde var mıdır
bilmiyorum. Çevirmen biliyordur.) albaya teşekkürlerini sundu.
Albay da bu yiğit delikanlıyı büyük bir dikkatle izliyordu.
Danyal:
- Rus subayı bizim dilimizi anlar mı?
- Hayır anlamaz
- Siz iyi anlar mısınız
- Evet
- Öyleyse size söyleyeceklerimi lütfen Rus subayına tercüme
ediniz. Rus subayı şu dağların bu genç oğluna büyük bir hizmette
bulundu. Rus subayı, Danyal beyin candan sevdiği ve yaşamının en
mutlu bahar dönemini onun sevgisinden yoksun olarak asla
geçiremeyeceği sevgilisini, nişanlısını kurtardı. (Danyal beyin
kendi amcası ve aynı zamanda müstakbel kayın babasının önünde
nişanlısı için söylediği övgü dolu bu sözler, Kafkas onuruna,
geleneğine uygun olmalı.) Danyal bey, bu nedenle kendisine
şükranlarını sunarak, bu iyiliğini hiçbir zaman unutmayacağına
yüce Tanrı’nın huzurunda ant içiyor. Aynen böyle söyleyiniz
lütfen.
Albaya Danyal’ın bu sözlerini tercüme ettim. Morvitskiy’de
teşekkür ederek, yaptığı işin insanlık görevinden başka bir şey
olmadığını belirten bir yanıt verdi.
Danyal;
- Rus subayı Danyal’ın konuğu (kunağı) olursa bunu kendisine
bir onursuzluk saymayacak mıdır?
Morvitskiy, bir süre tereddüt edip duraksadıktan sonra;
- Hayır, bunu kendime bir onursuzluk sayacak değilim. Yeter ki
bu ittifak beni padişahım Çar hazretlerine karşı görev ve
sorumluluklarıma aykırı bir davranışa mecbur etmesin.
Danyal;
- Bir Çeçen, düşmanının cesaret ve kahramanlığını kendi
cesaret ve kahramanlığıyla denk görür de bunu saygı ve takdirle
karşılamak isterse onu konuğu (değil kunağı) olarak kabul eder.
Rus subayı, Danyal’ın teklifini kabul ederse her ikisi yaşam ve
ölüm üzerine birbirinin dostu olacaktır. Bundan böyle birbirlerine
asla düşman olmayıp, kardeş gibi olacaklar ise de hiçbiri kendi
görevine zarar verecek şekilde davranmayacak, gerek Ruslar gerekse
Çeçenler kanlarının son damlasına kadar savaşmaya devam
edeceklerdir. Şimdi bu koşullar altında Rus subayı, Danyal’ın
dostu (kunağı olabilir) olmak ister mi?
Morvitskiy bu sözleri tercüme ederken, büyük bir dikkatle can
kulağıyla dinliyordu. Tercüme bitince Morvitskiy kalkıp Danyal’ın
elini tuttu. Bunun üzerine Danyal Bey bir kadeh şerbet doldurup
yarısını kendisi içtikten sonra diğer yarısını albaya verdi.
Morvitskiy de diğer yarısını içtikten sonra kucaklaşıp sarılarak
bu dostluk ve ittifak sözleşmesini tamamladılar.
Yemek sırasında Danyal Bey bizim yanımızda oturdu. Yapılacak
savaşla ilgili bir takım önemli konular konuşuldu. Şey Şamil’in
Rusyalılardan alıp zapt ettiği Kerkebil ve Salti kalelerini sonuna
kadar savunmaya karar vermiş olduğunu anlattı. Daha sonra Şelef
bey, yandaki odanın yatak odamız olduğunu, istediğimiz zaman
çekilebileceğimizi hatırlattı. Yemekten sonra Rusyalı albay ile
birlikte yatak odamıza çekildik. Uykudan önce birkaç çift söz
etmeden duramadık.
Albay bana dedi ki;
- Doğrusu çok tuhaf bir durum! Ben şimdi bu terbiyeli ve
kahraman Çeçen’in hem tutsağı hem de kardeşi ve konuğuyum, (kunağıyım
olmalı)
Ben de;
- Burada böyle dostluk anlaşmaları nadir değildir. Çoğu zaman
bizim Kazaklarla daha aşağı konumda bulunan Çeçenler (bunu bir de
Çeçenlere soralım, ne kadar gerçek olduğunu da çevirmenine)
arasında da yapılıyor. Bir Bey, konukluk (kunaklık) için öyle olur
olmaz küçük subayları kendisine layık görmez. Mutlaka düzgün,
eşdeğer birini bulur, onu konuk (kunak) eder. Bir de bu yolda
yapılan dostluk, kardeşlik anlaşmalarına asla halel getirilmez.
- Fakat Rusya hükümeti böyle anlaşmalara izin verir mi?
Anlatılanın sıradan bir konukluk olmadığının anlaşılması için
yazar bilmem daha ne yapsındı.
Özgün addaki garip nitelemesinin ise bizce “zor inanılır”
anlamının ön plana çıkarılması gerekirdi diye düşünüyorum. Zaten
kitabı bir okusanız (diyorum çünkü, mutlaka okumuştur diye kitabın
saçmalığından söz ettiğim en az otuz kişinin hiçbirinin kitabı
okumamış olduğuna şahit oldum) anlatılanların bırakın gerçek
olmasını, roman gerçekçiliği taşımasını, hayal gücünü bile
zorladığını göreceğinizi ve bana hak vereceğinizi sanıyorum.
Kendimi ne kadar zorlarsam da çevirmenin bir sürü onursuzluğun
anlatıldığı deli saçması bu ‘’garip bir hikaye’’ye, neden ‘’KAFKAS
ONURU’’ ya da ‘’Şeyh Şamil'in Savaşlarında Yaşanmış Gerçek İnsan
Öyküleri’’ adını verdiğini ise bir türlü anlayamadım.
Peki, çevirmenin ön sözde dile getirdiği şu yargıya ne demeli?
“Kitabın üzerinde roman olduğu yazılı olmakla birlikte, bunu bir
romandan çok, bir seyahatname olarak değerlendirmek gerektiğini
düşünüyorum. Zira, Osmanlıca ön sözünde de belirtildiği üzere,
kitapta anlatılan olaylar gerçek olaylar, kahramanlar gerçek
kahramanlar olup, bir roman kurgusu da söz konusu değildir.”
Demek ki, çevirmen yazı türü konusunda kendisini, Türk edebiyatına
romanı getiren Ahmet Mithat Hağur'dan daha yetkin görüyor olmalı.
Yine ben, Kafkasya’yı güya gezip gören Amerikalının
anlattıklarından esinlenerek yazılmış ‘’garip öykü’’ nün
seyahatname olarak sunulmasındaki mantığı, yalnızca çeviri
önsözünde yazılı olduğu için gerçek dışı olayları gerçek olarak
sunulmasındaki amacı da anlayamıyorum. Özgün yapıtta, kimileyin
tüm Kuzey Kafkasyalılar karşılığı olarak Çerkes sözcüğünün, Rus
karşılığı olarak da Moskof teriminin kullanılmış olduğundan
kuşkuluyum. Kitabın 47-96 sayfalarındaki Kafkasya ve Kafkas
savaşlarına ilişkin bilgi aktarımını da Ana Britannica’da kendisi
için “Batı romanından teknik açıdan yararlanmış olmasına karşılık,
roman ve öyküsü daha çok, düşüncelerinin ve bilgilerinin
aktarılması için bir araç olarak gördüğünden Ahmed Midhat Batılı
anlamda bir romancı sayılmaz. Olayların akışını keserek yazarın
araya girip düşüncelerini söylemesi ve geleneksel halk
öykücülüğüne, âşık ve meddah öykülerine dayanan üslubuyla, örnek
aldığı Batı romanının yapısından uzaklaşır.” söylenen şu
bilgilere dayanarak Ahmed Midhat’ın eklemiş olduğu kanısındayım.
Sözü edilen bölümün buraya aldığım son paragrafının da bu kanımı
güçlendirdiğini düşünüyorum.
“İşte 1847
yılında da Rusların hiçbir şekilde önemli bir başarı
kazanamadıkları, yapılan açıklamalardan anlaşılmaktadır ki;
aktarmaya başladığımız roman da bu 1847 yılında geçtiğinden,
Kafkasya’daki tarihsel olaylara ilişkin anlatımlara burada son
verip bu hikayemize kaldığımız yerden devam ediyoruz.” (s.96)
Gelin şimdi, yazarının garip ama çevirmenin gerçek saydığı
olaylar arasında biraz gezinelim, gerçek saydığı hayal ürünü
kahramanları tanımaya çalışalım:
sayfa 5 (…) Buna karşılık ben de kendisiyle konuşarak
Dağıstanca’mı geliştiriyordum. Çevirmenimiz, Dağıstanca ve daha
sonra geçecek Çerkesce sözcüklerine birer im koyuyor ve sayfa altı
açıklamalarda bulunuyor:
“Burada Dağıstanca ve Çerkesce olarak adlandırılan dilin Çeçence
olduğu anlaşılıyor. Çerkes, Çerkesya, Çerkesistan gibi kavramların
o yıllarda da Azak Denizi’nden Hazar Denizi’ne kadar tüm Kuzey
Kafkasya’yı ve yerli halklarını kapsayacak biçimde kullanılmış
olması ilginçtir. Ancak ilerde farklı kapsamlardaki kullanımlar da
görülecektir.”
Çevirmenimiz sözü edilen dilin Dağıstanca değil de Çeçence
olduğunu nasıl anlamış olmalı sizce?
Peki, Çerkesya’nın bütün Kuzey Kafkasya’yı kapsadığı Çerkes
sözcüğünün de Kuzey Kafkasya’nın bütün yerli halklarını kapsadığı
iddiası. İlerde farklı kapsamda kullanıldığına göre buradaki
ifadeler ilk çeviriyi yapanların katkısı olamaz mı? Hele ilerdeki
tanımlama şu satırlardaki kadar keskin iken:
“Abdullah bununla da kalmadı; Dağıstanlılarla Çerkeslerin
Moskoflara karşı verdikleri mücadele hakkında birçok başka
bilgiler de verdi. Bilindiği gibi Kafkas savaşlarına genel olarak
Çerkes Savaşları dendiğinden bütün Kafkasya halklarına da Çerkes
deniyor ise de Şeyh Şamil’in emrinde savaşanlar asıl Çerkesler
değil, Kafkasya’nın Doğusu’nda yaşayan kavmin adı da Çerkes
değildir, bunlara Çeçen derler.’’ (s.10)
Dolayısı ile bize göre ikinci çevirmen, kitabın orijinalini
görmediği kitabın çevirisinden bu denli keskin hükümler son dönem
politik görüşlerine temel olabileceğini sandığı yargılar
çıkartmamalı idi.
Kitapta anlatılan şeyler o kadar gerçek dışı ki, önsözün ikinci
paragrafında “(…) kitapta anlatılan olaylar gerçek olaylar,
kahramanlar gerçek kahramanlar olup, bir roman kurgusu da söz
konusu değildir” diyen çevirmenimiz de daha sayfa bitmeden şu
paragrafla kendi kendini yalanlamıştır: “Kitapta yer, yer Çerkes
geleneklerine pek uygun düşmeyen diyalog ve uygulamalar
görülmektedir. Bunlar, gerçekten anlatıldığı biçimde mi
gerçekleşmiştir, yoksa aslen Amerikalı olan yazar, bazı olayları
ve diyalogları kendi algıladığı gibi mi yansıtmıştır? Bunu kesin
olarak anlamak zordur.”
Bizce daha doğru olan bu sözleri çevirmene söyleten aşağıdaki
paragraflar olsa gerek: “Yol dar ve ağırdı, zor ilerliyorduk. Sol
yanımız taşlık, kayalıktı; sağ yanımızda ise doğrudan denize dik
bir iniş, bir uçurum vardı. Bulunduğumuz yerden üç bin adım kadar
mesafede denizde bir geminin demir atmış olduğu, bayrağının da
Osmanlı bayrağı olduğu rahatça seçilebiliyordu. Büyük bir
olasılıkla karadan bir haber yada bir yük bekliyordu. Gerçekten de
gemiden indirilen bir sandal kıyıya doğru gelmeye başladı.
Abdullah;
- Bu geminin ne beklediğini biliyorum. Mutlaka kapılıp
kaçırılan cariyeleri (Abdullah, yazarımız anlasın diye cariye
terimini kullanış olmalı. Çünkü kaçırılan kızlar Osmanlı ilinde
satıldıktan sonra “cariye” adını alırlardı) almak için
bekliyordur” dedi.
- Aman öyle şey olur mu, insan ticareti olacak şey mi? Ama
madem ki öyle, zorla kaçırılmış cariyeler varsa belki bir
yardımımız dokunabilir, dedim.
- Dağlarımızda gereğinden çok kadın ve kız vardır, dedi
Abdullah;
- Halkın çoğu kızlarını satıyor. Memleket perişan, fakat
kadınlarımız hem çok, hem de çok güzeldir. Osmanlılar tarımsal
ürünleri olan tütünlerini sattıkları gibi biz de sayısız olan
kızlarımızı satarız Yalnız düşmana karşı koyacak askerleri
yetiştirmek için gerekli olan kadarının kalması yeterlidir zaten
- Senin de bir kızın olsa satar mıydın? diye sordum.
Abdullah kesin bir tavırla;
- Hayır be beyzadeyim dedi, bir beyzade hiçbir zaman kızını
satmaz. Başka bir bey daha yetiştirmek için kızını yine bir
beyzadeye verir.” (s.12)
- Gördüklerime inanamadım. Fena halde bozulmuş içerlemiştim.
Ama Abdullah durumu gayet olağan karşılıyordu. Gerek sandaldan
çıkanlar, gerekse Abazalar bizim yaklaşımımızdan hiç rahatsız
olmadılar, pazarlıklarını sürdürdüler. Tam pazarlık sona erip
alanların satanlara paralarını vermeye koyuldukları sırada,
içlerinden biri kızlardan birinin fiyatının yüksek olduğunu ileri
sürerek itiraz edince, satan Abaza;
- Efendim, bu kız bir beyzade kızıdır. Memleketin de en güzel
kızıdır. Bunu bin bir güçlük ve tehlike içinde ele geçirebildik.
Kaçıranların bizler olduğunu anlarlarsa hayatımız dahi tehlikeye
girer. Dolayısıyla fiyatı pahalı değil, bilakis ucuz bile
sayılır.” dedi. (Söylenenleri hem Türklerin hem de ikinci
çevirmenin Çeçence, yazarın Dağıstanca dediği Kafkas dilini yol
boyu ilerleten yazarımızın konuşulanları anlaması için Abazalar
sizce hangi dille konuşmuş olmalı?)
Abdullah, bana bakarak;
- Hınzırlar! Bir beyzade kızını kaçırmışlar ha? Silahım
olsaydı bu kızı mutlaka kurtarırdım. Bu Abazalar da ne haydut
heriflermiş meğer! dedi.
Abdullah bunları söylerken, kadınlardan biri ellerini bize doğru
uzatarak;
- Babacığım! Babacığım! Sen misin?” diye haykırmasın mı!
Abdullah bu sesi duyar duymaz birden kıza doğru atıldı. Yüzü, ölü
yüzü gibi bembeyaz olmuştu. O sırada, kızı satın almış olan
silahlı iki adam zavallıyı kollarından çekiştirerek sandala doğru
sürüklemeye çalışıyordu. Abazalar ise kızın bu feryadı ile
birlikte atlarını kamçıladılar ve çekip gittiler. (Acaba
paralarını almışlar mıydı?)
Kız;
- Babacığım, babacığım! Beni tanımadın mı? Ben senin kızın,
ben senin sevgili Fatmacığın değil miyim? Kurtar beni Baba! diye
feryat ediyordu.
Abdullah;
- Fatıma, evladım” diye haykırarak adamların üzerine yürüdü.
Adamlar şaşkınlık içinde kadınları bir an önce sandala götürmeye
çalışırken, sandaldakiler de tüfeklerini doğrultmaya başladılar.
Ben de Sohumkale’de satın aldığım iki tabancadan birini çekip
hazırladım.
Abdullah adamlara bağırdı:
- Geri diyorum size, geri durun! Bu kızın kim olduğunu görmek
istiyorum. Önce kim olduğu ortaya çıkmalıdır! (Demek ki daha
kızını tanıyamamış)
Adamlardan biri;
- Sen ne karışıyorsun be adam ? Biz bu kızı satın aldık. Kim
olursan ol, istersen babası ol, kız artık bizimdir.
Abdullah, belindeki kamayı çekerek;
- Bu kızın beyzade kızı olduğunu duydum. Benim yurt dışında
olduğum bir sırada kızımı evimden zorla kaçırmışlar demek. Zorla
kaçırılmış bir kızı almaya hakkınız yoktur. Bu kız benim kızımdır.
Evladımı geri vermek zorundasınız yoksa kan çıkar.
- Sen delirdin mi be adam? Ben bu kızı, üstelik çok yüksek bir
fiyata satın almışım. Sen git Abazalardan paranı iste.
- Abazalar cezalarını göreceklerdir. O başka bir şey. Ama sen
zorla kaçırılmış bir kız satın alamazsın. (Sizce bu adil kuralı
kim koymuş olabilir?) Kız için kaç para verdin?
- Tam tamına beş yüz pul verdim.
- Doğrusu bir beyzade kızı için çok da sayılmaz! Bak,
İstanbul’a gittiğinde, Asmaltı’nda Ali Murat Efendi’ye gidersin,
bu parayı benim adıma öder. Bunu için ben kendisine talimat
vereceğim.
- Bir Çerkes’in bu kadar uzun konuştuğunu bilmezdim doğrusu!
diyerek kızı sandala doğru sürüklemeye devam etti.
Fatma ise kollarını bize doğru uzatarak yardım istiyordu. Abdullah
elindeki kamayı adamın göğsüne saplayıp kızını kaparak atına
bindirmek üzere iken, diğer adamlar hançerlerini çekerek
Abdullah’ın üzerine yürüdüler.Hemen tabancamı ateşledim ve
içlerinden birini yıktım, fakat diğerini vuramadım. Bu karmaşada
Fatıma fırlayıp elerinden kaçtı. (Hani bası ata bindirmeye
çalışıyordu kızı) Abdullah ise yanındaki iki adamın elinden
kurtulamadı, kendisini attan aşağı çekmeye çalışıyorlardı. Ben ise
Fatıma’ya yardım etmeyi daha uygun buldum diğer tabancamı da
çekerek doğruca Fatıma’nın yanına koştum. Meğer adamların
tüfekleri boşmuş, bunları bir nevi sopa niyetine kullanıyorlardı.
(Herhalde garip hikayenin kurgusu böyle gerektirdiği için ya da
biraz önce dağ keçisi avladıkları için olsa gerek) Ben ise “Geri
Çekilin! Yoksa beyninizi patlatırım!” diyerek hücum etmeye
başladım adamlar elimdeki tabancayı görünce üzerime gelmeye
çekindiler (s.16)
(…)Kız da o atlıyı görünce;
- Danyal’dır, Danyal, diye bağırmaya başladı Abdullah da gelen
atlıya dikkatle baktı:
- Evet Danyal’dır senin nişanlındır kızım! Şimdi üç olduk.
Artık elbette tepeleriz bu herifleri, diyerek büyük sevinç
gösterdi.
Bu sırada atlı yanımıza geldi. Gerçekten yakışıklı, babayiğit bir
adamdı. Yanakları kıpkırmızı kızarmış, gözlerinden sanki ateş
saçıyordu.
Danyal;
- Fatıma! Henüz buradasın demek! Oh yarabbi! Şükürler olsun
Allah’ım! Buradasın ha! Çok şükür vaktinde yetişebildim…
Haydutlar! Derhal geri verin kızı, yoksa hepinizi gebertirim!”
diye haykırdı.
Danyal’ın elindeki Çaşka kılıç parıl, parıl parlıyordu. (Çaşka
zaten kılıcın Rusçası ve Çerkesçe sözcük ‘seşxue’nin Rusça’ya
geçmiş şekli kabul ediliyor.)
Abdullah;
- Danyal Bey! Evladım, tüfeğin nerede? (Şamil’in subayı
kardeşinin oğlu ve müstakbel damadı ile ne kadar ince konuşuyor
değil mi?)
- Tüfeğim yok efendi! Fatıma’nın kaçırılmış olduğunu duyar,
duymaz başka bir şey düşünmeden atıma atlayıp eldim (Savaşı en
kızgın bir döneminde Kafkasya’da öyle zor inanılır gerçek olaylar
da oluyormuş demek.) Fakat tüfeğe ne gerek var? Fatıma’nın
gözünden saçılan ateş, bana tüfekten de tabancadan da daha büyük
güç veriyor.
Sizler buraya kadar okuyabildiniz mi bilmiyorum. Çünkü kitabın ne
kadar saçma olduğunu anlatmaya çalıştım. Kitabı okumamışlar daha
ilk paragraflarda hayretten hayrete düşmüş bu satırlara kadar
dinleme tahammülünü gösterememişlerdir. Biz yine de bir iki örnek
daha verelim:
’’Çeçenler çok az yemek yiyorlar. Özellikle savaş sırasında çok
daha az yemek yediklerinden, hazırlanan yemek Ğomıl denilen, bal
ile tahıl tozunun karışımı bir yiyecekten ibaretti.’’ (s.31)
Şimdi aynı sayfada alt yazı olarak verilen açıklamaya bakalım:
“Ğomıl/Ğomıle: Adıgecede genel olarak azık, ğogu ğomıle yol azığı
demektir.’’
Çeçenler de azığa Ğomıl diyor olmalı ya da gezginimiz bu arda
Adigece’yi de öğrenmiş olmalı.
Gezginimize kendisini Abdullah olarak tanıtan, Şamil’in en değerli
komutanlarından Şelef bey kızının nasıl kaçırıldığını daha sonra
şöyle hikaye eder:
“Buradan kaçırmamışlar. Burada Şelef’in el uzatabilecek kimse
yoktur. Benim burada bulunmadığım bir zaman Fatıma komşu köylerden
birindeki arkadaşına gitmek üzere yola çıkmış. Danyal Bey,
komutanımızın emri üzerine köyde kalmak zorunda olduğundan,
kendisine yalnızca birkaç mil eşlik ettikten sonra yolcu edip geri
dönmüş. Fatıma iki yaşlı kadınla birlikte yoluna devam etmiş. Bu
arada arsız bir Abaza grubu ile karşılaşmışlar. (Ne aksi tesadüf
değil mi?)
Her ne kadar benim kızım olduğunu söylemişse de önemsememişler ve
kızı alıp götürmüşler. Danyal bey olaydan üç gün sonra haberdar
olmuş. Silahlanıp hazırlanmaya bile fırsat olmadan hemen
Abazaların peşine düşmüş. (Savaş zamanı Şamil’in genç subayının
silahsız dolaşması, Çeçenistan’dan kıyıya kadar tüfeksiz gitmesi
ne kadar inandırıcı değil mi ya da Abazaların kız kaçırmak için
Çeçenistan’a kadar gitmeleri.) Neyse ki zamanında yetişmiş. (Olayı
görmemiş biri gibi değil mi anlatımı?) Biz de iyi rastlamışız.
Kızı kaçıran Abazaların kim olduklarını biliyoruz. Cezalarını
mutlaka göreceklerdir.” (s.39)
“Biz bu şekilde konuşurken kapı açıldı ve bir kadın göründü. Kadın
içeri girdiğinde başındaki örtüyü çıkararak albayın yanına vardı
ve önünde diz çöktü. (Bu da mı gelenek gereği acaba?) Hemen
tanıdım; Fatma idi. (s.44)
“Bir saat sonra Şelef bey gelerek beni yakındaki bir başka eve
götürdü. Bir boş odaya aldı. Çeçenlerin Emiri olan Şeyh Şamil’i bu
pencereden görebileceğimi fakat çok dikkatli olmam gerektiğini;
asla ses çıkarmamamı, şayet biri beni görecek olursa yolu
kaybederek yanlışlıkla buraya geldiğimi söylemememi öğütleyerek
gitti. Bir iki dakika sonra beyaz elbise giymiş bir zat gördüm.
Kısa boylu, zayıf yüzü solgun, sakalına kar serpilmiş; saçları
sarı bir adamdı. Bu adamın Şeyh Mansur, Gazi Molla ve Hamzat
Bey’in yerini almış olan bütün Kafkas Dağlıları evladının
emiri/komutanı Şeyh Şamil Bey olduğunu derhal anladım. (s.45)
(Bunlara istiyorsanız siz inanın.)
Kitabın zor inanılır bölümlerin tümünü buraya almak mümkün değil.
Lütfen kitabı okuyun ve onurlu, doğru kabul edilen saçmalıkları
kendiniz görün. Eğer Fahri Huvaj’ın bu kitabı niye çevirdiğini,
neden olayları gerçek saydığını ve neden ‘’Kafkas Onuru’’ adını
verdiğini anlarsanız ne olur bana da iletin... |