|
Bahçeyi
çevreleyen tahta çitler bile, diğer evlerin derme çatma ve dökülen
çitlerine göre çok daha güzeldi. Taş sütunlar üzerinde yükselen
ürün ambarları ağzına değin zahireyle dolu idi, koşuma hazır iki
yaylı arabaları yanında başka arabalar da bahçede bulunuyordu. Çok
sayıda hayvanın da sahibiydi Behukolar. Damızlık kısraklar
beslemeleri, onların köklü bir verk ailesi olduğunu gösteriyor,
ana evden oldukça uzak bir yerde bulunan haç’eşleri (konuk
odaları), hemen her akşam konukla dolup taşıyordu. Hayvan alım
satımı da yapıyor, tarlalardan iyi bir ürün kaldırıyor, baharları
yük nakliye işleri yapıyor ve iyi de para kazanıyorlardı, tek
sözcükle adı söylenen varlıklı bir aile idiler.
Yaşlı Behuko, bir hacı, bir cami müdavimi idi artık, ”ahiret
dünyası dışında bir kaygısı kalmamış, dünya işlerinden el ayak
çekmiş, kendini Tanrı yoluna adamış, Allah yolunda olan biri”
olarak bilinen köyün saygın yaşlılarından biriydi. Ancak Hacı,
adı dışında tam bir cambazdı da. Sık sık “Lailahe” deyişlerine
karşın, onu yakından tanıyanlar, Hacı’nın dünya işlerinden el ayak
çekmiş bir olmadığını kolayca anlayabilirlerdi. Behukoların
“başkalarından” farklı olduğunu söylemekten hoşlanırdı. Soy-sop
(л1акъо) üstünlüğünü en katı biçimde savunan kişilerden biriydi.
Çocuklarına kızdığında; ”adam olalım derseniz, adam olunacak bir
kökten geldiniz, düzeyinizde olmayan kişilerden uzak durun ve
yanıltıcılara kapılmayın” diyerek onları azarlardı. Köyde bir
sorun oluştuğunda ortalığı yatıştıran ve çözüm üreten kişilerin
başında gelirdi Hacı.
Geçliğinde “makbul bir Adige” değilmiş ama Adigeler cami işlerine
kapılanmış yaşlı-başlı hacıları kötülemekten kaçınır, bunu ayıp
bir şeymiş gibi görür, aksine davranmayı kendilerine pek
yakıştırmazlar ve kendilerine karşı daha yumuşak bir dil
kullanırlardı. Behuko Hacı için de; ”Hacı’yı mı soruyorsunuz,
gençliğinde az değildi, fırtına gibi bir atlıydı! derlerdi.
Böylece onun pek de makbul biri olmadığı vurgulanmış olurdu.
Üç yetişkin oğlu, Behuko Hacı olmadan da bütün işlerin üstesinden
gelebilirlerdi. Ancak, Hacı, ipleri çocukların ellerine teslim
etmiyordu. Yerli yersiz her işe karışır, her dediğini yaptırmaya
çalışırdı. Her işe burnunu sokması nedeniyle, çocukları
kendisinden soğutmuştu. Ancak Hacı’nın eve bir yararının olmadığı
da söylenemezdi. Hak hukuk, alıp verme gibi işlerde deneyimli
biriydi, arazi-makta (baltalık) dağıtımı, vergi-salma gibi işlerde
nasıl becerdiği anlaşılmadan, kendi çıkarı doğrultusunda bir sonuç
almayı başarırdı.
Behuko Hacı, gerek evinde ve gerekse köyde aba altından sopa
göstererek dolaşan, aksi, olmadık yerde bitiveren, zayıf olanın
çekinip yamandığı, sevenden çok sevmeyeni bulunan ihtiyarın
biriydi Şecerıye’de.
Üç oğlunun en büyüğü, Hacı’nın tam istediği bir biçimde kendi gibi
bir verk kızı almıştı. İkinci oğlu Hüseyin ise, beklenmedik
biçimde bir köle kızını kaçırıp babasını zor duruma düşürmüştü.
Verkler, ne yapacaklarını şaşırıp kalmışlardı. Yaşlı verkler; ”biz
onu iyi bir çocuk sanıyorduk ama kendi düzeyinde olmayan birini
kaçırarak, bizi yanılttı, utandırdı” diyor ve onu kınıyorlardı.
Hacı’nın kendisi de; ”oğlanı da kızı da evimde istemiyorum,
ikisine de yerim yok!” diye tutturmuş, top olmuş bir kirpi gibi,
yaklaşması olanaksız bir tavır takınmıştı, ancak yaşlı başlıların
araya girmesiyle zar zor yatıştırılabilmişti.
Kadınlar da Hüseyin’i uzun süre dillerinden düşürmemişlerdi.
Hüseyin’in arkadaşları da bu evlilikten memnun kalmamışlardı ama
sonunda. ”Kimi almış olursa olsun, gerçekten güzel bir kız almış”
diyerek bir köşeye çekilmişlerdi.
Şöyle ya da böyle, Adigelerde adet olduğu gibi, hep birlikte,
çocuğu da kızı da canından bezdirmişlerdi. Bu yüzden çocuğun canı
çok sıkılmış, ailesine karşı kalbi kırık kalmıştı.
Kız ve erkek tarafı, her iki aile arasında bir akrabalık ilişkisi
yok gibiydi. Gidip gelmeler çok seyrek oluyordu. Behukolar,
Mezekoları akraba olarak kendilerine layık görmüyor, aşağı
görüyorlardı. Mezokolar da kızlarına karşı gösterdikleri çirkin
tutum nedeniyle Behukolardan uzak duruyorlardı. Arada bir gidip
gelmekte olanlar ise, iki yakın arkadaş olan Behokuların en küçük
oğlu Yusıf ile Bibolet idi. Yusıf ile Bibolet, bir ara
komşu Kazak beldesinde (Stanitsa) birlikte okumuşlardı. Şimdi
akraba bağlarıyla pekişmiş olarak yeniden bir araya gelmişlerdi.

Sabahleyin uykusunun en tatlı bir anında Ayşet, Hacı’nın sesiyle
uyanmıştı. ”Seni gidi imansız seni!” diye bağırıyordu bahçeye
girmiş olan komşunun ineklerine.
Evin arkasına geçince Hacı’nın sesi daha az duyulur olmuştu ama
biraz sonra inekleri evin ön tarafına sürüp Ayşet’in odasının tam
karşısında durmuştu.
“Bu yabayı kim buraya atmış ki, birini yaralayacaklar! diye
söylendi yüksek sesle.
Hacı’nın yabanın dişlerini yere sürterken çıkardığı sesi de
duymuştu Ayşet.
İnekleri bahçeden kovduktan sonra, Hacı geri döndü, Ayşet’in
odasının yanından geçerken, kendi kedine konuşur gibi.
- Nerede kaldı bunlar, hayvanlar sürüye yetiştirilemeyecek!
- Eyvah, hayvanlar kalmış! diyerek Ayşet başını yastıktan
kaldırdı. Perdeyi aralayıp dışarı baktı, henüz çok erkendi. Nedir
bu böyle, daha gün ışımadı bile, yaptığına bak şunun! diye
mırıldandı kendi kendine. Canı çok sıkılmıştı. Hacı’nın kendisini
sevmediğini, onun için böyle yaptığını biliyordu.
Ayşet sessizce yorganın altından çıktı. Hüseyin henüz uyuyordu.
Yattıkları küçük oda henüz karanlıktı. Divanın yanı başında
ağaçtan yapılma bir beşik duruyordu. Beşikte uyuyan henüz bir
yaşındaki bebeğinin soluk alıp verişini izleyerek bir moral buldu
Ayşet. Üstündeki örme beyaz örtüyü kaldırıp bebeğe baktı.
Çocuğunun örtüsünü örtüp ayağa kalktığında bir ah çekti.
Hacı hala bahçede dolanıp duruyordu.
Ayşet kapıyı aralayıp bahçeye çıkmak istediğini Hacı’ya belli
etti. Hacı da bunu beklediğinden kürkünü (джэдыгу) alıp bahçeden
çıkıp gitti.
Sonbahar sonu sabahının soğuğu ortalığı sise boğmuş duruyordu.
Otların üzeri, kül ve tozla örtülmüş gibi kalınca bir çiy
tabakasıyla kaplanmıştı.
Ayşet, sıcak yatağından kalkıp bahçeye adım atar atmaz, ürpertici
bir soğukla karşılaştı. Sırtında ince bir basma entari vardı
sadece, yaz ve kış onunla idare ediyordu.
Bahçe çitleri boyunca sıralanan uzun dallı söğüt ağaçlarının
üstünden görünmeye başlayan güneş, yavaş yavaş ortalığı kızıla
boğuyordu. İnek böğürmeleri ile manda sesleri köyü kaplamış
ortalığı inletiyordu. Komşularının yeni yavrulamış mandalarının
bağırma sesi diğerlerini bastırıyor, köy meydanını dolduruyor,
yavrusunu istiyordu. Kargalar da söğüt ağaçlarına tünemiş, korku
içinde hayvan böğürmelerini dinliyor, sessizce olup biteni
izliyorlardı. Koca evden atılacak çöplerin içinde bir peynir
parçası bulmayı umarak kapıya doğru bakıp duruyorlardı.
Ayşet kollarını çapraz yapıp ellerini sıcak koltukları arasına
soktu. Görünmeyecek biçimde çıtırtı pıtırtı çıkarmadan, yumuşak
pabuçlarıyla yürüyerek büyük eve gitti.
Kaynanası, kızgın erkek hindi gibi kabarmış ocağın küllerinden
korları bir bir ayırıyordu, başını kaldırıp Ayşet’e bakmadı bile.
Suratının buruşmuş, dudaklarını biçimsiz sarkıtmış olması Ayşet’in
canını iyice sıkmıştı.
Kadının küllerden ayırdığı korların üzerine serdiği kuru odun
çırpıları tütmeye başlamıştı. Kadın etrafına bir bakındı, yakacak
odun bulamayınca, dizlerine dayanarak ve inildeyerek ayağa kalktı.
Ayşet’e bir şey demeden odun getirmek için gitmeye kalkıştı. Ancak
büyük gelinin geldiğini görünce, durdu ve ona.
- Gelin, git de biraz kuru odun getir, bir odun parçası bile
kalmadı, odunsuz ateş olmaz ki, diyerek ocak başına döndü,
Ayşet’in yanından geçerken, kendi kendine söyleniyormuş gibi
döktürmeye başladı. La-İlahe İllalah, bir olan Allah'ım… Ne
yapabiliriz, Allah'ın bize verdiği bu cezayı çekmek dışında…
Ayşet ineklerin sütünün sağılacağı kovaları soğuk su ile
temizlemekteydi. Kaynanasının söylenerek geçerken kimi
kastettiğini anlamıştı. O denli içerledi ki, gözlerinden yaşlar
dökülmeye başladı, boğazı düğümlendi, zor nefes alabildi sonunda.
Sesini çıkarmadan süt kovalarını alıp büyük evden ayrıldı.
Ahırdan sıcak gübre buğuları yükselmekteydi. Yeni yavrulamış
inekler, elinde kovalarla Ayşet’i görünce, yavrularının yanlarına
getirileceğini anlayarak böğürmeye başlamışlardı. Manda
sırtlarında gezinmekte olan saksağanlar da isteksiz isteksiz
yerlerinde kalkıp arka bahçedeki ot yığınlarının ve gübre
tümseklerinin üzerlerine kondular.
İvan, evin Rus ırgatı, buğu çıkaran sıcak at gübresini kürekle
dışarıya atıyor, bir yandan da yüksek sesle atları azarlıyordu.
Ayşet sırasıyla üç ineği sağdı. Geride alacalı aksi inek kalmıştı.
Aksiliği bir yana, buzağısı büyümüş, zaptetmesi zorlaşmıştı. Ayşet,
yılmıştı o inekten. Buzağısını salınca, sabahın soğuğunda bir
silkindi, burnunu uzatıp, bir koşu anasının memesine saldırdı.
Dört ayağını açmış, sırtını sudan yeni
çıkarılmış bir balık gibi bükmüş, kuyruğunu oynatarak, anasının
kırmızı uçlu memelerini art arda hızla ve tatlı tatlı emmeye
başlamıştı, annesini inildetiyor, burnuyla memesine vurarak,
memeyi boşaltıyordu. Yavrusunun ısırmalarından annesinin canı
yanıyor, dayanamayıp ayaklarını kaldırıp gerisine bakıyor,
rahatsızlık verenin yavrusu olduğunu gördükçe de yatışıyor ve
geviş getirmeye devam ediyordu.
Ayşet, bu durumu izledikçe, divanı yanındaki beşikte yatan kara
gözlü ve kara saçlı bebeğini görür gibi oluyor, gözlerinde bir
ışık parıldıyor, içini bir sevinç kaplıyordu. Ancak aynı anda
kaynanasının ekşimiş suratı, aksilik taşan kapalı ince dudakları,
çekilmez yaşantısı, kendisine hiçbir hak tanınmamış olması ve bir
çıkış yolunun olmaması aklına geliyor, anlık mutluluk ve sevinci
son buluyor, derin bir of çekiyor ve kalbi hızlı çarpıyordu,
”çocuğumu sevmemi bile çok gören bu dünya düzeni nasıl bir şey
böyle” diyerek, kalbinde derin bir umutsuzluk oluşuyordu…
Ayşet’in buzağıyı bir türlü anasından uzaklaştıramadığını,
çaresizlik içinde didinip durmakta olduğunu, atlara ot götürmek
için geçerken İvan gördü. Otları bırakıp Ayşet’in yanına geldi.
- Gelin, sen bırak, ben bağlarım onu, dedi Rus aksanı Adigece'si
ile İvan.
Buzağıyı uzaklaştırıp bağladı.
- Allah senden razı olsun, İvan! Buzağı büyüdü, baş edemiyorum, dedi Ayşet.
İvan’ın kendiliğinden gelip yardım etmiş olması Ayşet’i çok
sevindirmişti. İvan gibi durumunu anlayan ve kendisine yardımcı
olan çok az insan vardı.
İnsanlığı ve insanlık anlayışını Behukoların evinde bulamayan biri
de İvan’dı. Ailenin dışında evin sorunlarına karıştırılmayan ve
evden dışlanmış biriydi İvan. Kimse İvan’ın nerede olduğunu,
nerede yatıp kalktığını bilmezdi. Kimi gün ot yığınlarının
üzerinde kimi gece haç’eşin balkonunda kimi zaman da neresi
uygunsa o yerde uyurdu. Kuş gibi konduğu yerde kalırdı.
Koca evde İvan’a insanca davranan tek kişi küçük gelindi. Küçük
gelinin üzgün bakışlarının nereden kaynaklandığını da çok iyi
biliyordu İvan. Onun kendisine saygılı davrandığını, bazen
kaynanası ile büyük gelinden gizleyerek, kuru ekmeğin yanına
fazladan ekleyip İvan’a katıklar getirdiğini görüyor, küçük
gelinin insanca sıcaklığını beğeniyordu. İvan elinden geldiğince
küçük geline yardımcı olmaya çalışıyordu. Şimdi küçük geline
yardım ettiği için mutluluk duymuş, öylece bakıp durmuştu bir
süre. Diyecek sözü kalmayınca tütün kesesini çıkarıp bir tütün
sardı, ardından ortasından yırtılıp iki yana sarkmış olan asker
şapkasını başına geçirdi…
- Gelin, bu buzağının sütten kesilme zamanı geldi, çok büyüdü, dedikten sonra kendi işine dönmüştü İvan.
İvan Adigeler arasında yaşayan biriydi. Adigece biliyordu, ömrünü
düşük ücretle, onun bunun işinde çalışarak geçiriyordu. İki yıldan
beri de Behukoların evine kapılanmıştı. Var gücüyle, sanki bir
öküzmüş gibi çalışıyordu ama bir şey artıramıyor, yokluk içinde
günübirlik yaşıyordu. Onun hiçbir şeyin ve yoksul olduğunun bile
farkında olmadığı söylenirdi. Konuşmayı sevmezdi. Ancak biraz
içtiğinde bazen, içinde birikmiş olan her şeyi ortaya döktüğü,
çenesinin boşandığı da olurdu. O zaman, umarsız ve yoksul
durumunu, karşılaştığı güçlükleri bir bir sayıp dökmekten
kaçınmazdı.
Devrimin getirmiş olduğu özgürlük rüzgarı İvan’a çok geç
ulaşmıştı. Adige köy sorunlarıyla ilgilenmezdi, Ruslardan da uzak
düşmüş olması nedeniyle, emekçi insanları sarmış olan sınıf
bilinci, henüz İvan’a ulaşmamıştı. Geçmişten gelen ulusal
ayrımcılığın silinmekte olması sonucu oluşan yeni ortamda İvan da
köyün ırgat ve yoksullarıyla daha fazla bir araya gelmeye
başlamıştı.
İvan’ın üstesinden gelemeyeceği hiç bir iş ve yük düşünülemezdi.
Her şeye katlanabilirdi ama hiç sevmediği ve görmeyi bile
sevmediği bir kişi vardı, o da Behuko Hacej (1) idi.
İvan, genellikle pazar günleri erkenden yok olurdu, nereye gittiği
bilinmezdi, atların ve hayvanların eve döndükleri bir sırada
akşama doğru, keyif ve neşe içinde köye dönerdi.
Biraz içmiş döndüğünde en çok takıldığı kişi Hacı olurdu. Hacı,
İvan’ın sözlerini ciddiye almaz, sarhoşluğuna sayardı. Ancak bu
son aylarda İvan’ın içkili iken söylediği şeyleri, içkisizken de
söylemeye, ırgatlık ve daha başka konulardaki dokundurmaları
Hacı’nın canını sıkmaya başlamıştı. Ayrıca İvan, içtiğinde
Adigece’yi bırakıp sırf Rusça konuşur olmuştu.
- Hacı, dur hele bir! diyerek sık sık onun önünü kesiyordu.
İçtim diye, ne dediğimi bilmediğimi sanma Hacı… Senin bir
sömürücü olduğunu bu sarhoş halimle bile anlıyorum. Sen çok kurnaz
bir hacısın! Beni bedavadan çalıştırdığını bilmediğimi mi
sanıyorsun? Haydi, istersen, senin için yaptığım işle senin bana
ödediğin parayı bir karşılaştıralım, diyerek İvan, ellerini
uzatıp Hacı’nın karşısına dikiliyordu.
- Git hadi, yatıp uyu, seni gidi edepsiz seni! diyerek, İvan’ı kovmaya çalışıyordu Hacı.
Ancak İvan, Hacı’nın gitmesine fırsat vermiyor, konuşmasını
sürdürüyordu.
- Hacı, gitme, hele bir dur! Sen kendini benden çok daha akıllı
biriymiş gibi görüyorsun, malını ve aileni yoluna koyduğunu, at
arabaların olduğunu düşünüyorsun. Sen de benim gibi yuvasız, evi,
arsası ve yardımcısı olmayan, bir başına kalmış, çıplağın biri
olarak ortada kalsaydın, malın mı olurdu, görürdün sen o zaman! Ha
hah ha…
Şarhoş bakışlarıyla Hacı’yı bir gözden geçirdikten sonra,
gülüyor, ardından da saymaya başlıyordu.
- Şimdi artık bizim
günümüz geldi, iktidar bizde toprak artık hepimizin… Şimdi gidip
Soyuz'a (Irgat Birliği) yazılacağım, görürsün sen gününü!
Sonunda Hacı da kızıyor, İvan’ı başından atmak istiyor, sabah ilk
iş olarak onu kovmayı kafasına koyuyordu. Sabaha İvan’ın
sarhoşluğu, Hacı’nın da kızgınlığı geçiyor, ertesi gün, bir şey
olmamış gibi, işlerini sürdürüyorlardı. İvan çalışkan bir ırgattı…
İvan’ın zorlu yaşamı ve çalışma koşulları Ayşet’in ilgisini
çekiyor ve onun durumuna çok üzülüyordu. Kendi yaşamı ile İvan’ın
yaşamını karşılaştırıyor, arada pek bir fark da göremiyordu.
İvan gibi kendi de köle (vıneut) gibi çalışıyordu ama karşılığında
ikisine de bir şey verilmiyor, mal ve mülk üzerinde de hiçbir
hakları bulunmuyordu. Ayrıca, bazen kuru ekmek yanında İvan’a
gizlice götürdüğü katık benzerini kendisine ayırıp yeme özgürlüğü
bile yoktu. Ağzına bir dilim koyacak olsa, ”acaba ne derler”
diyerek etrafına bakınmazlık edemiyordu… İvan, yine de başına
buyruk biriydi. Yoksul da olsa, başını alıp istediği yere
gidebilirdi, baldırı çıplağın biriydi ama çıplak ayaklarını
götürüp gitme özgürlüğü de vardı. İşine gelmiyorsa itiraz etme
hakkı vardı. Ayşet’inse buna hakkı yoktu. Onu köle gibi
çalıştırır, hizmet ettirir, kullanır, dilediklerinde de kapı
dışarı edebilirlerdi…
Bu tür şeyleri düşünürken Ayşet, sağmakta olduğu aksi ineği
unutmuştu. İneğin aksi aksi gerisine doğru baktığını da fark
etmemişti.
Sağdığı memelerinden fışkıran sütler, beyaz köpükler çıkararak süt
kovasına akıyor, süt köpükleri kova içinde yükseliyordu, dolan
kovalardan köpükler taşıyor, süt mavisi-süt beyazı küçük köpükler,
mavi gökyüzünü andıran küçücük baloncuklar (псыбыбы) oluşturuyor,
bir süre sonra da pörsüyorlardı.
Ayşet’in kafası bu tür düşüncelere dalıp gitmişti. Kafasında
umutla umutsuzluk yarışıyor, biri öbürünü kovalıyor, patlayan
balonlar gibi şişip patlıyorlar, silinip gidiyorlar ve onların
yerini başka türlü düşünceler alıyorlardı. Karşısında da bu
düşüncelerle bağlantılı görüntüler beliriyordu.
Küçücük bebeği, annesinin memesini ağzına alıyor, yeni çıkmaya
başlayan dişlerini gösterircesine, güneşten bir ışık parçasıymış
gibi kendisine gülümsüyor, küçücük dudaklarını üst üste getirip
“ba, ba” diyor, memesini emen çocuğunun dudaklarından beyaz beyaz
süt baloncukları taşıyordu. Tıpkı kovadaki sütün üzerinde beliren
köpükçükler gibi, küçücük bir dünya ışığıydı o… Bu küçücük dünyası
da olmasaydı, ne yapardı bilemiyordu…
Büyük gelin ile soylu kaynanası kendisini azarlarken, onların da
dudaklarından tükürükten baloncuklar saçılıyordu. Ancak onların
ağızlarından saçılan tükürükler mavi-beyaz değildi, dumana-ise
benziyordu daha çok… Kaynana gidip ocak başına kuruluyor, Ayşet’in
varlığını, kişiliğini, onca yaptığı işleri hiçe sayıyordu… Büyük
gelin ise, saçları kir pas içinde gözleri kanlanmış, kap kacağı
sinirli sinirli birbirine çarpıyor, sanki evin tüm yükünü
taşıyormuş gibi homurdanıyordu. Bazen de kendisine dönüp
yiyecekmiş gibi Ayşet’in üzerine yürüyordu. Ayşet ise, bir yanıt
veremiyor, gözünden dökülen yaşlarla boğulacak gibi, başını eğip
elindeki çüveni yıkamakla uğraşıyordu. Bunca gürültü patırdı bir
hiç yüzünden, bir bulaşık yıkama ya da Ayşet’in entarisini daha
sık yıkamasından, çoğunca da nedensiz yere ortaya çıkıyordu. Hiç
bağışlamadıkları ve sık sık başına kaktıkları şeyse, bir köle
kızı olduğuydu. Hepsi esir kampına kapatılmışlar gibi, koca evde
hırlaşıp oturuyorlardı. Erkeklerin sofrasını hazırlamak için
yarıştırıyorlar, sabun artıklarını kapışıyorlardı. Ayşet küçük
gelindi, onun söz söyleme, söylenene itiraz ya da karışma hakkı
yoktu. Her şeyi göze alıp bir karşılık verecek olursa, sorun
büyütülüyor, durum hemen Hüseyin’e yetiştiriliyordu. O zaman, gece
yarısı, Hüseyin yüzünden düşen bin parça eve dönüyor, insan
görünümünü yitiren ve diş gösteren azgın köpeğe dönüşüyor,
parçalarcasına Ayşet’in üzerine atılıyor, onu yere fırlatıyordu…
Bir kez yaşamıştı böyle bir olayı. Yediği dayak değildi Ayşet’e
asıl zor gelen şey, yüreğinde açmış olduğu onulmaz yaraydı sadece…
Ayşet’in içi iyice bunaldı, dayanamadı ve bir ah çekti. Bibolet
de gelmiyordu bir türlü, ona olsun içini dökebilseydi biraz nefes
almış olurdu. Bir tek o vardı yeryüzünde içini çekinmeden
açabildiği kişi…
Derken inek okkalı bir tekme attı ve kovadaki sütün yarısını
Ayşet’in suratına çarptı.
Gözlerinden yaşlar dökülerek ineğe de sahibine de sayıp
döktürürken Hüseyin’in kalkıp dışarı çıktığını ve kendisine doğru
gelmekte olduğunu gördü.
Kocası yakışıklı biriydi, bunu düşünerek uzaktan ona bir baktı.
''Uzakta olması, bir koca olarak burada bulunmasından daha
iyi…'' dedi içinden, Hüseyin’e karşı giderek artan ölçüde soğumaya
başlamıştı çünkü.
Hüseyin’de anlayış ve incelik diye bir şey
yoktu. Karısına karşı sert ve insafsız, içten pazarlıklı ve
insanlıktan nasibini almamış biriydi o. Adigelerin “Kadına göz
açtırmaya gelmez” (шъузыр унэ к1эбгъэплъэны фаеп) denilen
Adige-Kazak erkeği tiplerinden biriydi. Gözlerinden kabalık
dışında bir şeyin okunmadığını daha ilk günden öğrenmişti Ayşet.
Bu yüzden ona karşı olan sevgi bağları günden güne zayıflıyordu.
Ancak bir ömür boyu birlikte yaşayacağı kocasından büsbütün de
soğumak istemiyordu, bu nedenle Hüseyin’e tam bir sırt çeviremiyor
ve kendi kendini avutmaya çalışıyordu.
Birçoklarına göre, yine de daha iyi biri diyerek, kendinden daha
zor durumdaki kadınları düşünüyor, sonunda da Hüseyin’de karar
kılıyordu.
Hüseyin odasından utangaç bir biçimde çıkmış at ahırına doğru
geliyordu. Ayşet, Hüseyin’e yol vermek için ineğin öbür yanına
geçti.
- Eve git, bebek ağlıyor! dedi Hüseyin, Ayşet’in yanından geçerken
usulcacık.
Bebeği düşünerek Ayşet hemen büyük eve koştu, mutfak boştu,
kaynanası da yoktu. Süt kovasının üzerine süzgeci koyup odasına
gitti. Sıcacık kokan kara saçlı bebeğini alıp büyük eve döndü.
Doğuşundan adam olacağı anlaşılan çocuk, ana kucağını bulunca
yatışmıştı, küçük yumruklarıyla gözlerini ovuşturuyor ve annesini
bağışlama koşulunu belli ediyordu.
- Süt, süt! (П1ап1ыу, п1ап1ыу!) diyordu.
Yağ ve sinekten kararmış rafa dönüp süt aramaya başladı Ayşet. Dün
akşam bir bardak (1эгубжъэ) dolusu süt duruyordu orada ama şimdi
yoktu. Çocuğun ağlamasından çekiniyor, aç olmasından da kaygı
duyuyordu. Ne yapacağını bilemedi ve kenarda çengellere asılı olan
çüvenlere baktı. Çüvenlerde kaynatılmış ama henüz ellenmemiş
sütler vardı.
Çocuk için biraz alsa bir şey derler miydi acaba, diyerek bir
süre kararsız bekledi Ayşet. Ardından her şeyi göze alıp bir
çüveni indirdi ve çocuk için birkaç kaşık süt aldı. Kalın beyaz
kaymak tabakasını görünce, kendisinin de aç olduğunu anımsadı.
Ancak diğerlerinden habersiz ve onlardan önce ağzına bir şey
koyacak olursa, kıyameti koparırlardı. O zaman da Ayşet’e bir tek
Allah acıyabilirdi!
Ayşet çocuğunu doyururken soylu kaynanası çıka geldi.
Kadın hastalıklının biriydi, inildemesi ve sızlaması eksik
olmazdı. Yüzü ölü yüzü gibi sararmış, kupkuru kalmıştı, buruşmuş
derisi yer yer sarkıyordu. Onu her görüşünde Ayşet, nefret
duygularını bir yana atıyor, bir acıma duygusu oluşuyordu içinde.
Kendisine karşı çok anlayışsız da olsa, kalan azıcık ömründe onu
üzmemeye çalışıyordu yine. Ancak kadın, ters davrandıkça, aksiliği
ve acımasızlığı depreştiğinde ona karşı taş gibi soğuyordu
yeniden.
Ayşet’in sormadan sütü indirip çocuğunu doyurmakta olmasını
beğenmemişti kadın. Gözlerinden öfke bulutları saçılarak, çocuğun
önündeki bardağa sert bir baktıktan sonra geçip gitti, bir şey
demeden ocak başına çöktü.
Süt çüveninin bozulduğunu ilk fark edense büyük gelin oldu.
Elinde tası, komşuların küçük kızı süt almaya gelmişti. İnekleri
sütten kesildiğinden beri, Kalmuk çayına katılacak sütü
Behukolardan alıyorlardı. Her sabah, sıçan kuyruğu gibi saçları
arkaya örülü komşu kızı geliyor, tası arkasında saklı, utanaraktan
kapı önüne geliyordu. Gelinler de sessizce tası alıyor, kaynanaya
sorup kıza süt veriyorlardı. Kız da yaptığı bu en zor işi yerine
getirmiş olmanın verdiği rahatlıkla koşar adım evine dönüyordu.
Bu sabah kadının iyiliği tutmuş, kızı kendi karşılamıştı. ''Geldin mi, güzel kızım'' diyerek, insanca bir tavırla
karşılamıştı küçük kızı yaşlı kadın.
- A ah, diyerek, çıplak-zayıf bacaklarını bir oynattı,
ardından zor işitilen bir sesle küçük kızı işaret etti.
- Gelin, bakıver ona, diyerek büyük geline seslendi.
Büyük gelin çüveni indirdi, sütten alınmış olduğunu anladı,
gözleri öfke dolu ekşi bir suratla Ayşet’in çocuğunun önündeki
bardağa baktı.
- Nedir bu başımıza geleni, kim elledi ki bu süte, diyerek,
üzülmüş, çok önemli bir şey olmuş gibi feryadı bastırdı.
- Çocuğu susturmak için üç kaşık aldım, dedi Ayşet, kanı durmuş
gibi, gözyaşları boşanarak.
Büyük gelin, çok büyük bir suç işlenmiş dercesine dudaklarını
buruşturdu.
- Sormak, utanmak arlanmak diye bir şey kalmamış anlaşılan.
Ayşet, boğazında birikip düğümlenen gözyaşlarını zorlukla
boğazından indirmiş, bir ölü gibi sessiz ve acınacak bir biçimde
başını eğmişti…
IV. KIZ KARDEŞ
Bibolet Behukoların bahçesine girdiğinde büyük evde ve haç’eşte
ışıklar sönmüştü. Köpekleri karanlıktan çıkıp saldırmaya
kalkışmıştı ama Bibolet’in tatlı sesini duyunca sevinerek
susmuştu. Biraz kuşkulu ama kuyruğunu sallayarak bir süre dolanıp
durmuş, biraz inilder gibi yapmış, konuğun kendisiyle ilgilenmemiş
olmasından da gücenmiş gibi dönüp sıcak köşesine çekilmişti.
Bibolet, atı bağlama yerine (шыш1о1у) bağlayıp haç’eşe baktı.
Haç’eş boştu. Tütün dumanı ile kuzu kürkü kokusu odayı
doldurmuştu. Geri dönüp ne yapıp yapmayacağını bilmeden etrafa bir
bakındı. Sabah çiyi altındaki bir otlağı çiğneyerek bir hayvan
sürüsü geçmiş gibi, gökyüzünde Samanyolu (Шыфы лъагъо)
görünüyordu. Köyün bir yanında yükselemeyen karabulutlar yere
yığılmışlar gibiydi. Evlerin karaltıları bacalardan duman kokuları
yayıyorlar, korkup da sinmişlermiş gibi bir sessizliğe bürünmüş
duruyorlardı. At ahırından da ot yiyen atların sesleri geliyordu.
Otları şı-şı-şış sesleri çıkartarak karıştırıyorlar, sık sık purh
sesleri çıkarıyorlar, ardından acele acele onları yemeye
başlıyorlardı. Hayvan ahırından ise karnını doyurup yatmış olan
hayvanların nefes alışları duyuluyordu.
Köy kıyısındaki bir eğlentiden de müzik ve el çırpma sesleri (джэгу-1эгоо
макъ) duyuluyordu.
Gegu (eğlenti) vardı. Yusıf da orada olmalı… ''Ben de gitsem mi
acaba'' diye düşündü Bibolet. Ayşet’in odasına doğru baktı, tavuk
gagası biçiminde bir ışığın perde aralığından sızmakta olduğunu
gördü.
Yaklaşıp kıvırıp elinde tuttuğu kırbacı ile hafifçe, gürültü
çıkarmadan kapıyı tıklattı. İçeriden yere düşmüş bir makasın
sesini duydu. Yumuşak pabuçları ile kapıya yanaştı, orada
sessizleşti.
Adige geleneği gereği, gelenin kim olduğunu sormadan kapıyı açtı.
Işıklı bir yerden geldiği için, karanlıkta pek bir şey göremez
halde kapı aralığına ulaşan ışığın yardımıyla Bibolet’in karşısına
çıktı. Karşısındakini yabancı biri sanıp irkildi, geri gitmek
istedi. Ancak Bibolet’in de ışık olan yere gelmesi üzerine onu
tanıdı.
- Ah, Let! diyerek, korku ve sevinç karışık, bir coşkuyla
kendini Bibolet’e attı. Beni çok korkuttun! Sen de ağzını açıp
kendini bir tanıtmadın! Oyun oynamaktan hiç vazgeçmeyecek misin, diyerek Bibolet’le kucaklaştı ve onu içeri aldı.
Ayşet’in üzerinden tezek ve kirli entarisinin kokuları
yayılıyordu. Bu alışkın olmadığı, kendisine yabancı olan durum
nedeniyle, Bibolet’in içi sıkıldı ve ürperdi. El kapısında tezek
ve kirli giysiler kokan bu zavallı kadını, öz kardeşi olarak ve
bu biçimde karşısında bulmayı bir türlü kendine yedirememişti.
- Hüseyin evde değil mi, diye sordu.
- Değil.
- Nereye gitti?
- Giyinip komşuların çocuğuyla evden çıkıp gitti, dedi Ayşet,
kocasına kırgınlığı anlaşılır bir biçimde.
- İyi adam, iyi bir Adige erkeği gideceği yere karısına söylemeden
gider! diye dokundurarak, biraz da lafı uzatarak konuştu Bibolet.
- Haydi, olur böyle şeyler, herkesi kendin gibi yapamazsın! Gel!
İçeri buyursana! Böyle ayakta durup bekleyecek misin?
- Otururum ama önce atı nereye bağlayayım bilemiyorum. Yusıf yok
mu?
- Haç’eşte değil mi?
- Baktım ama, yoktu.
- Evet, öyle, unutmuşum, ç’apşeye (2) gitmiş olmalı.
- Bu sesler ç’apşeden mi geliyor, kimin için yapılıyor bu ç’apşe?
- Köy kenarında oturan bir genç için.
- Atı içeri almam gerekiyor. At ahırının anahtarı nerede biliyor
musun?
- Hayır, bilmiyorum, İvan da yok. Şimdilik atı harman yerine (хьамэщ)
bir bağla da Dışeşıv ( Дышъэшыу) (3) dönerse …
Ayşet sözünü bitirmemişti. Bibolet gülümsemeye, acayip bir şey
varmış gibi kendisine bakmaya başlayınca, şaşırarak konuşmasına
ara verdi.
- Ne oldu ki, diyerek etrafa bir baktı.
- Dı-şe-şıv, dı-şe-nef, tığe-nebzıy! (4) Bunları Hüseyin
için mi söylüyorsun? Ha-ha-hah, bakıyorum saçma şeyleri hala
bırakmamışsın!
Ayşet diyecek şey bulamadı, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Bunu hiç
beklemiyordu, büyük bir kusur işlemiş gibi ellerini yüzüne
götürerek.
- Yeter bu kadarı, işte sen! fazlasını söyleyemedi.
- Genç kızlığında bu gibi eskimiş şeyleri kabul edemeyeceğini
söylüyordun, peki şimdi ne oldu, diye parmaklarını sallayıverdi Bibolet gülerekten.
- İstediğin oysa, öyle olsun. Yusıf, Hüseyin, Hüseyin! Genç
kızlığındaki gibi uzatarak ve yiğitlik taslar gibi, şakaya da
getirerek “Hüseyin” sözünü bastıra bastıra söyledi. Ardından
gerisine bakınarak daha temkinli bir sesle konuşmasını sürdürdü. Sen işin şakasındasın ama dediğimi duyarlarsa, altından
kalkamayacağım bir iş açmış olurum başıma. İşin tıkırında bizim ne
çektiğimizin farkında bile değilsin sen…
Korku bir kara sis gibi yüzüne vurmuştu Ayşet’in, kardeşine
kavuşmuş olmanın sevinci bir anda yel olup gitmişti.
- Gidelim, atı harman yerine götür, çit kapısını ben açarım, dedi Ayşet, şakacı yanı son bulmuş biçimde. Harman yerine götürüp atı
oraya bağlattı.
Ayşet’in odasına bir bebek kokusu sinmişti. Çocuk tek divanın
üzerinde uyuyordu. Yerde de kıvırcık siyah saçlı bir kız uyuyordu.
- Komşuların küçük kızı, yanımda yatması için getirdim, dedi Ayşet,
Bibolet’in başına dikilip küçük kıza bakmakta olduğunu görünce.
- Bu kötü yaşamın içinde eriyip gitmezse, ne iyi olurdu, güzel bir
kız çocuğu bu, dedi Bibolet, kızın yüzüne dikkatle bakarak.
- Bu akşam başının altına verdiğim temiz yastığa ne kadar
sevindiğini bir görseydin! Yastıkla dans ederek evin altını üstüne
getirdi. Yoksulların çocukluğu da yoksulca geçiyor… Kışı
sırtındaki bu basma entari ile geçirecek. Çok doğru konuştun. Kötü
yaşamın içinde yitip gitmezse, dedi Ayşet küçük kıza sokularak.
- Peki, bu delikanlı ne diye böyle uyuyup kalmış ki, diyerek Bibolet divanda yatan yeğenine doğru yürüdü.
- Aman, uyandırma onu, yoksa bize konuşma fırsatı bırakmaz. Git de
şu masanın kenarına otur. ”Bizi çiğneyip önce kız kardeşinin
yanına gitti!” diye bir sürü laf ederler, önce benim yanıma
geldiğini anlarlarsa. Aman, ne derlerse desinler, böyle baş başa
olmak çok güzel bir şey.
- Onların ne diyecekleri umurumda bile değil… Ne derlerse desinler!
- Bizimkiler nasıllar, iyiler mi? Annemizin biraz halsiz olduğunu
duymuştum da?
- Annemiz bu sıralar sık sık rahatsızlanmaya başladı. Bu son
günlerde bunlara diş ağrısı da eklendi, bayağı sıkıntı çekti.
Zorla beldeye (stanitsa) götürüp dişini tedavi ettirdik. Diş
doktoru dişinin çürük yerini makineyle temizlerken yaşadığı
korkuyu bir görseydin! Şimdi her yemek yiyişinde dişine yapılan
dolguyu övmekle bitiremiyor.
- Okula dönüş paranı annemiz için harcamışsın demek ki. Annemiz bir
şey olurdu… Biz de ambramıjö (амбрамыжъо) (5) gibi
boynuna asılmış kendimizi sana taşıtıyoruz…
Ayşet’in sözlerindeki içtenlik ve insancıllık, Bibolet’e, onun
genç kızlık günlerini anımsatmıştı. Öz kız kardeşi, el evinde
tezek ve eski elbise kokuları altındaki tutsak durumundan
kurtulmuş, yeniden onun insanca yüzü gün ışığına çıkmıştı sanki.
Gelin olmadan önce, Ayşet, temiz kalpli, sevgi dolu, herkesin
sevdiği ve herkesle şakalaşan biriydi. Şakaları ve kahkahaları
dedesinin küçük evinin neşe kaynağıydı. Eline tatlı bir şey geçse
kendi yemez, başkalarına yedirirdi, içten yaklaşımlarıyla herkesin
gönlünde taht kurabiliyordu. Ancak şimdi Ayşet’e aynı karşılığı
verecek birileri yoktu. Güler yüzlü ve iyi bir insan olduğu
bilindiğinden, onu üzecek birilerinin çıkabileceğini kimseler
düşünemezdi. Üzülmek ona yakışan bir şey değildi.
Ayşet’in içindekini anlatacağı, içini açacağı kimsesi yoktu artık.
Zorlu bir yaşamın içine gencecik yaşında yuvarlanıp girmişti.
Bibolet’in kendisine okuduğu şeyler, anlattığı güzel örnekler,
onda sevinçle karışık bir özlem duygusu yaratmıştı. Bibolet’i
okutmaları için yardım alacakları kimseleri yoktu. Onu okutacak
olanakları da yoktu. Ayrıca kendi de gizli bir okuma özlemi
taşıyordu içinde Ayşet. Sovyet yönetimi gelip Bibolet’e eğitim
yolu açılınca, sanki bu yol kendisine açılmış gibi sevinmişti
buna. Elbiselik alması için kendisine verilen parayı, yol parası
yapması için kardeşine vermiş, ona destek çıkmıştı. Şimdi gün
tamamlanıp akşamları yalnız kaldığında önünde uzanan uzun ve zorlu
yaşamı nasıl tamamlayabileceğini düşünerek, gizli gizli ağlıyor ve
gözyaşları döküyordu. Bir tek avunma yolu vardı, o da kardeşi
Bibolet geldiğinde ona yakınmak ve içini ona dökmekti. Yalnız onun
geleceği için de kaygı duyuyordu, etrafındaki onca kişi arasından
bir tek o anlıyordu kendisini. Ancak Bibolet, kendisine yardımcı
olacak durumda değildi. Eski dünyadan kalma, eskimiş prangaları,
tek başına Bibolet, bir başına parçalayamazdı.
Böylesine bir ortamda her ikisi de birlikte çıkış yolları
araştırırken, Ayşet, eskimiş dünyaya ait demir zincirlere
vurularak, köle olmak üzere Behukoların evine götürülmüştü. İyi
bir insandan daha temiz ve içi insan sevgisiyle dolu bir kadındı
Ayşet ama şimdi Bibolet’in gözleri önünde eski yaşam, onu da
yaralı ve umarsız bir kadına dönüştürmüştü…
Ayşet odadaki öteberiyi biraz iterek masanın yanına ilişti. Lamba
ışığında dikkatli bir baktığında Bibolet, kız kardeşinin çok
halsiz düşmüş olduğunu anladı. Göz çukurları morarmıştı, gözleri
hastalıklı ve yorgun biri olduğunu belli ediyordu, yüzü solgundu
ve gözleri derinlemesine çökmüştü. Dert ve tasanın kendisinden
alıp götürdüğü şeyler, birer sülük gibi cansız dudaklarından
sarkıyordu adeta.
Bibolet’in içi cız etti, Ayşet’in kendisi için taşıdığı değeri
yeniden kavradı. İlk görüp kucaklaştığında kız kardeşinden yayılan
tezek ve pis entari kokusu nedeniyle ondan soğur gibi olmuştu,
şimdi bu duygu yerini, kız kardeşi için acımaya, kaygıya
bırakmıştı.
Belli etmeden kız kardeşine birkaç kez baktıktan sonra, yumuşak
bir sesle sordu.
- Niye bu kadar zayıfladın, hasta değilsin ya?
- Halsiz mi görünüyorum? Hasta sayılmam ama iyi de değilim.
- Nedir rahatsızlığın?
- Bilmiyorum neyim var-sorun içimde. Sıcakta kendini pek belli
etmiyor ama kış soğuğunda ağırlaşıyor bu rahatsızlığım. Bir gün
yığılıp kalacağımdan korktum ama yıkılmadım, diyerek umarsızca
yutkunmuştu Ayşet.
- Hastalığın seni yıkmasını bekleyemezsin. Seni biraz daha sıcak
tutacak bir şeyler giysen olmaz mı?
- Kızlığımdan kalma tek yünlü entarimi giyip duramam ya, onu
eskitirsem, bir yere gidecek olduğumda ne giyerim sonra. Bu eve
geldiğimden beri bana dikilen iki entariden sonuncusu bu
sırtımdaki, görüyorsun parçalanmak üzere. Durumumu görüyorlar, bir
iki de çıtlattım ama bir şey demediler. Öleceğimi bilsem, artık
bir şey söylemem…
Sıra, içine girdiği aileden söz etmeye geldiğinde Ayşet’in içi
burkuldu, boşanan gözyaşlarını gizlemek için başını öne eğdi.
- Ayşet, ne kadar da çocukça davranıyorsun, böyle küsmek olur mu?
Evdekilere küsüyorsun ama ana babana, bana da küsüyor musun? Niye
bir şey söylemedin bize, dedi Bibolet, Ayşet’in gözyaşlarını
şakaya alarak.
- Sen okulu bitirene değin yaşlı babamız kendi başının çaresine
baksın, bu bize yeter. Oraya gidip beni giyindirin diye zavallı
babamı sık boğaz edemem. Giyindirsinler beni köle gibi kullanan bu
evdekiler…
Ayşet bu son sözlerini şaka ya da küslük göstermeksizin içinden
gelerek söylemişti, kızın çok üzgün olduğunu gören Bibolet, biraz
önceki şakacı davranışından ötürü pişmanlık duymuştu.
- Niye bu kadar bozuluyorsun ki?-dedi, sözlerini şakaya boğmak
ister gibi, - Aranızda bir uyum sağlayamadığınız anlaşılıyor,
gerçekten bu büyük bir sorun…
- Ölüm, şimdiki yaşamıma göre, daha iyi bir şey, benim için bir
kurtuluş yolu. Bir günlüğüne de olsa, özgürce yaşayıp ölmek, bir
ömre bedel sayılır…
- Ne oldu, bugün de aranızda bir şey mi oldu?
- Benimkisi tek günlük bir sorun değil. Bir şeylere küsecek
şımarığın biri değilim ben. Herkesin güllük gülistanlık bir yaşamı
olmadığını biliyorum. Ancak insanın hiç mutlu anı kalmamışsa,
insanın ruhu da kararıyor…
Ayşet, başını önüne eğerek bir süre yere baktıktan, ardından eline
aldığı bir bez parçasını da düzelttikten sonra yeniden konuşmaya
başladı.
- Bazen kendi kendime düşünürüm. Senin sayende ne olduğunu
öğrendiğim, kavradığım bu şeyler olmasaydı, eskisi gibi kalsaydım
daha mı iyi olurdu diye düşündüğüm oluyor. Hiç olmazsa iyi bir
yaşam olduğu gerçeğini bilmez ve onun özlemiyle kendimi
yıpratmazdım. Gördüğüm zavallı Adige kadınlar gibi, ben de
talihime küser, düşünmez, böylece her şeye katlanır giderdim.
Gördüğüm kadınlar, sözlerini bitirsinler diyerek bekleyip dururum
ama susmaz, boyuna yakınırlar! Çoğunun insanca bir yaşamı
kalmamış. Görmedikleri, bilmedikleri çok şey var. Hiçbir umutları
da yok. Yeter ki evlerinden atılmadan yerlerinde kalabilsinler,
bunu yeterli görüyorlar. Duyup işiteceğin şey, gizli açık
sızıldanmaları, geceleri yalnız kalmaları ve buna benzer sorunlar…
Benim oturduğum ev, köyün önde gelen varlıklı ailelerinden, aile
içi yaşamlarını önüne sermiş oldum. Varlık içinde darlık
çekiyorlar. Üç inekle bir manda sağıyorlar ama bu bebek için
sormadan aldığım bir bardak sütün bile lafını ediyorlar. Zavallı
Rus ırgatı ise aç bırakıyorlar, aldığı azıcık ücreti bile kısmanın
peşindeler. Kendi aralarında hır gürden geçilmiyor…
Ayşet, kıpırdamadan, başı öne eğik bir süre yakınmalarını
sürdürdü. İçindeki katılaşmış birikimleri yavaş yavaş dışarı
atıyordu. Konuşmaya başladığında bunalmış, gözyaşları dökülmeye
başlamış, gözyaşları görünmesin diye başını öne doğru eğmişti.
Ardından kendisini seven öz kardeşi ile birlikte olmanın verdiği
güvenle daha rahat konuşmaya başlamıştı. Bibolet’se, şimdi,
Ayşet’in anlattıklarından kaygılandı, daha fazla üzülmeye ve kalbi
çarpmaya başladı. ”Ayşet’i bu kötü yaşamın pençesinden kurtarmamız
çok mu gecikir acaba'' gibisine düşünceler, büzülmüş bir kirpi
gibi Bibolet’in içine batıyordu. Sonunda dayanamayıp oda içinde
gezinmeye başladı.
Ayşet konuşmasını kesip Bibolet’e baktığında irkildi. Bibolet’in
yüzünden okunan üzüntü ve kederi görünce, kendisine yakındığına
bin pişman oldu. Konuşmasını yarım bıraktı, kardeşinin durumundan
kaygılanarak, belli etmeden ona baktı, bir süre bekledi, sonra
kendisine kızaraktan konuştu.
- Yanıma her gelişinde yakınmalarımla seni de üzüyorum…
Ayşet’in ne demek istediğini Bibolet anlayamamıştı. Masa kenarına
ilişti, siyah saçlarını avuçlarının içine alıp oturdu. Biraz
düşündükten sonra ayağa kalktı ve düşündüğü şeyi söyledi.
- Ayşet, istersen Hüseyin’le konuşayım, bu duruma daha fazla
katlanamazsın.
Bibolet, Ayşet’in vereceği yanıtı bekliyordu, Ayşet'te başını
eğmiş oturuyor ve evin içi bir sessizliğe gömülmüş bulunuyordu.
Sadece lamba ışığına gelmiş olan bir sineğin vızıltısı odanın
sessizliğini bozuyordu. Sandığın altına gizlenmiş olan evdeki tek
minik fare de bu sessizliğe aldanıp küçücük gözleri parıldayarak
odanın ortasına değin ilerlemişti.
- Olmaz, Let, sen karışmazsan daha iyi olur. Küçük fareyi
ürkütecek bir sesle konuştu Ayşet. Senin konuşman beni daha zor
bir duruma düşürür, bir yararı da olmaz. Benim geleceğim onların
elinde artık… Hiç karışmazsan daha iyi olur, alın yazım neyse
katlanırım…
Divandaki oğlan çocuğu rahatsız olup ağlamaya başlamıştı. Ayşet
hemen fırlayıp onu yatıştırdı. Ayşet’in büyük bir özen ve şefkatle
çocuğunun üzerine eğildiğini ve yanına uzandığını görünce, Bibolet,
onun demir zincirlerle köleliğe bağlanmış olduğunu anladı. Eski
dünyanın bütün kötülükleri kaldırılmadan, binlerce Adige kadınına
özgürlük getirecek bir değişim gerçekleşmeden, bir başına Ayşet’i
kurtarmanın olanaksızlığını, oracıkta çarpıcı bir biçimde
kavramıştı Bibolet.
Bebek yeniden uykuya dalınca, Ayşet, nasıl uzandıysa, aynı biçimde
divanın öbür yanından sessizce kalkıverdi. Bir eliyle entarisinin
göğüs düğmelerini ilikledi, öbür eliyle de çocuğun yorganını
düzeltti. Bu arada biraz önceki üzüntü ve kaygılarını çoktan
unutmuş gibiydi. O an çocuğunun ağlaması, ona karşı duyduğu içten
sevgi dışında bir şey düşünmüyordu.
- Ne kadar da düşüncesiz biri olmuşum. Sana bir şey yedirmeyi
akıl edememişim, diyerek Ayşet divan altından anahtarı çıkardı,
büyük sandığı açtı. Sandık, gıcırtı sesleri çıkararak açılmıştı.
- Şu anda hazırda başka bir şey yok, mutfağı kilitliyorlar. İşte
komşuların düğün yemeğinden kızlarının bana gizlice getirdiği ve
sakladığım yiyecek.
Bibolet de yiyecek hal kalmamıştı ama Ayşet’i üzmemek için birkaç
lokma alır gibi yaptı.
- Let, sana bir şeyi sormak istiyorum. Allah aşkına, bana doğrusunu
söyler misin, diyerek, bir süre yanıt alıp alamayacağını düşünerek Bibolet’e bakıp durdu Ayşet.
- Allah aşkına ne söylerim, onu bilemem ama senden gizleyecek bir
şeyim olduğunu da sanmam. Sor bakalım, neymiş bu soracağın şey,
birlikte görelim.
- Söylenti olarak duydum, Dışeşıv’a sorunca, galiba öyle dedi,
komünistlere katıldığın söyleniyor, doğru mu bu?
Ayşet,
Bibolet’in vereceği yanıttan korkmuş, soluk bile almadan ayakta
bekliyordu.
Ayşet’in bunu nereden duyduğunu anlayamayan Bibolet, önce bir
şaşkınlık geçirdi.
- Epeydir aralarına katılmak için uğraşıyorum ama henüz aralarına
alınmış değilim, sadece adayım. Beni aralarına almalarından daha
fazla isteyeceğim bir şey de olamaz. Bunu niçin senden saklayayım,
bunda uygun olmayan ne olabilir ki, diye sormuştu ona Bibolet.
Böyle sormakla ne demek istediğini anlayabilmek için Ayşet’in
gözlerinin içine baktı.
- Katılmadıysan, katılma onlara, istemiyoruz… Ben de istemiyorum,
bizimkiler de istemiyorlar. Onlara katıldığını duyduklarından beri
çok rahatsızlar.
- Vay vay vay, hiç farkına varmadım ama karşımda büyük bir cephe
oluşmuş anlaşılan! Bibolet yeniden keyiflenip üzerinde oturduğu
tabureyi bir döndürüverdi, yüzünü Ayşet’e çevirip gülümseyerek
baktı.
- Kimsenin seni hedef aldığı yok ama babamla annem bu duruma çok
üzülüyorlar, dedi Ayşet, şaka ve gülümseme katmadan, çok ciddi
olarak. Bir tek sen varsın onların güvendiği…
- Ayşet, seni komünistlere karşı bu denli ürküten şey nedir, diyerek şakayı bir yana bırakıp, Ayşet’e durumu daha iyi
anlatmanın yollarını düşünmeye başladı. Biraz düşünüp durduktan
sonra yeniden konuşmasını sürdürdü. Babamla annem komünistlerden
ürkebilirler, onlar yaşlı, eski düzene bağlılar, değişiklikten
korkuyorlar. Pek sen kimden korkuyorsun? Biraz önce eski yaşamın
sana çektirdiklerini göz yaşları arasında kendin sayıp döktün,
eski düzenin ne olduğunu ortaya serdin. Bu acıyı sadece kendinin
değil, binlerce Adige kadınının da çekmekte olduğunu kendin
söyledin, köle koşulları içinde yaşadığınızı açıkladın. Sizi
bağlayan prangaları koparacak, kadınların özgürlüğünü getirecek,
onları insanca bir yaşama kavuşturacak olan komünistlerden ne
diye korkuyorsun böylesine?
Ayşet düşüncelerinde kararlıydı.
- Onlar kötülük düşünmüyorlardır, insanların iyiliği için çalışıyor
olabilirler ama insanların onları bu denli kötülemeleri de bir
nedene dayalı olmalı. Ne kadar hali vakti yerinde insan (лъэрыхь)
varsa, hepsi onlara karşı… Onlara katılırsan, savunmasız
kalırsın…Yaşlılıklarında babanla annene bakmak zorunda olduğunu
unutma. Katılma onlara, dünya ışığı gibi biricik kardeşim, anana
da babana da bana da acı kardeşim!
- Ayşet, kendinden adamakıllı bezmişsin anlaşılan! Bakıyorum ama
seni tanıyamıyorum. Kızlığındaki durumunla şimdiki durumun hiç
uyuşmuyor… ”Kendi çıkarın dışında bir şey düşünme, daha iyi bir
gelecek için, yeryüzünden zulmü silmek için mücadele etme,
mücadele edenlerden de uzak dur”, diyorsun, şimdi sen bana bunu
söylüyorsun!
- Nasıl bana bu kadar acımasız sözleri söyleyebiliyorsun! Elbette
kaygılıyım, kendi adıma da yaşlı babamızla annemiz adına da
kaygılıyım! Tuhaf şey değil bu. Benim durumumda olsaydın, sen de
kaygılanırdın. Güvenebileceğimiz, bel bağladığımız bir tek sen
varsın. Üzerinde titrediğimiz, uğruna zorluklara katlandığımız ve
bize yaşam umudu veren tek varlığımız sensin…
Bahçeden bir erkek öksürme sesi duyuldu, ardından oda kapısında
bir ayak sesi belirdi.
- Gelin, yattın mı, diye sordu.
- Hayır, henüz yatmadım, diyerek Ayşet ayağa kalktı ve sessizce. Dış’eşıv
bu, dedikten sonra kapıyı açtı.
- Bibolet içeride mi? Atı harman yerinde kendisini göremedim de.
- Yok, içeride değil, dedi Ayşet gülümseyerek. Bunun üzerine
Yusıf’ın meraklandığını, ”Nerede öyleyse o, yoksa atla başkası mı
geldi” diye Yusıf’ın mırıldandığını gören Ayşet, hemen
eklemede bulundu. İçeride! Sana şaka yaptım, hadi buyur, gir
içeri, dedi.
Yusıf içeri girdi.
Devam
edecek...
Notlar
1) Hacej (Хьаджэжъ)-
Yaşlı, kocamış hacı demek olup, duruma göre övgü ya da tam karşıtı
küçümseme anlamında da kullanılır. Burada kızgınlık ifade
etmektedir. -HCY
2) Ç’apşe (к1апщэ)-Kırığı olan yaralılar, eskiden uyutulmaz
ve kırıkları kaynayıncaya kadar uyanık tutulurlardı. Bunun için
düzenlenen tören ve eğlenceye “ç’apşe” denirdi. Hasta ve yaralı
yanına gelen kişi, içeride asılı duran bir uğur demirini, Hekimler
Piri Tlepş’ten yardım ve şifa dileyerek üç defa, demir çubukla
dövdükten sonra hastanın yanına varırdı. -HCY
3) Dışeşıv (Дышъэшыу; Altın Atlı)-Gelinler gelin gittikleri
ailenin adını, o evdeki kişilerin adlarını ağızlarına almaz, övgü
ifade eden takma adlar kullanırlardı. Dışeşıv da Ayşet’in
Yusıf karşılığı kullandığı takma bir ad idi. -HCY
4) Bibolet, burada eskiyi ifade eden takma adları şakayla
karışık eleştirmektedir. Dışenef (дышъэнэф)-Altın ışığı,
”tığebzıy” de “güneş ışığı”, ”güneş huzmesi” demektir. -HCY
5) Ambramıjö (Амбрамыжъо-Ambra taşı)- Adige mitolojisinde
suç işleyen birinin boynuna ceza olarak ağır bir delikli taş
geçirilmiş, bu taşı boynunda taşıyarak yaşamak zorunda
bırakılmıştı. Bu deyim, bugün de altından kalkılması zor ve
uğursuz bir yük karşılığı olarak Adigeler arasında
kullanılmaktadır. -HCY |