|
NALÇİK OLAYLARI
Tarihte
Kafkasya
1958
sayfa:12
General İsmail Berkok
Kafkasya’nın bundan sonra oynayacağı roller:
Bugün ve yarın için Kafkasya’nın hem ehemmiyeti (önemi) artmış,
hem değişmiştir. Kafkasya’nın ehemmiyetinde görülen bu değişmenin
iyi anlaşılması için bazı bilgilere temas etmek lazımdır.
Malumdur ki, sürat ve hareket dünyada her muvaffakiyetin esasını
teşkil etmiş, emperyalist milletler de bundan büyük ölçüde
faydalanmışlardır. Tarihin ilk emperyalizm devirlerinde sürat ve
hareketin temini için attan istifade edilmişti. Binanaleyh atı çok
olan ve seven, ata iyi binen milletler cihangir olmuşlardı. Fakat
son devirlerde sürat ve hareketi temin attan demiryoluna, bugün de
demiryolundan motora intikal etmiştir. Motor ise petrole
muhtaçtır, şu halde motor imalinde ve petrol istihsalinde kim
üstün vaziyette ise yarınki dünyada o hakim olacaktır.
Bu esas, bugün Kafkasya’yı elde bulunduran Rusya’nın siyasi
emelleri ile birlikte mütalaa edilirse Kafkasya’nın ehemmiyeti
derhal ortaya çıkar.
Sovyet Rusya’nın siyasi emeli sıcak memleketlere yayılmak ve açık
denizlere çıkmak, bu suretle kendisine cihangirlik temin etmeye
müsait bir vaziyet almaktır. Rusya eğer Basra Körfezi’ne inerse
böyle müsait bir vaziyet kazanmış olacaktır. Kafkasya Rusya’yı
Basra’ya indirecek en kısa yolun başındadır. Bundan başka Kafkasya
bizzat petrol kaynağı olduğu gibi Kafkas-Basra Körfezi mihverinin
etrafındaki memleketler bilhassa Basra Körfezi havzası da birçok
kaynakları ihtiva etmektedir. Bu suretle Kafkasya’nın ehemmiyeti
geçmişe nazaran çok artmaktadır ve denilebilir ki yarınki dünya
mücadeleleri ağırlık merkezleriyle Kafkasya-Basra Körfezi mihveri
etrafında tekevvün ve cereyan edecektir.
Bu itibarla Kafkasya dünya çapında bir ehemmiyet ve mahiyet
kazanmaktadır ve bu vaziyet devam edecektir. Kafkasya ile komşu ve
ilgili milletler Kafkasya’yı işte böyle tanımalı ve görmelidir.
Hakikati bilmek daima muvaffakiyetin temelini teşkil etmiştir.
Perspektif Programı Dış Politika Forumu
Maveraünnehir’de
Jeo-politik Oyun 27.10. 2005
Turan Kışlakçı
Orta Asya ve Kafkaslar İslam tarihi literatüründe Maveraünnehir
olarak geçer. Seyhun ve Ceyhun nehirleri, Hazar Denizi, Aral gölü,
Şaş ve Fergana vadileri, Buhara, Semerkant, Horasan, Belh ve Herat
gibi kadim İslam şehirleri bu topraklar içinde yer alır.
Ortadoğu (Arap Yarımadası) gibi Maveraünnehir’de çatışmaların ve
siyasi oyunların dinmemesinin en büyük nedeni de Ortadoğu ile aynı
kaderi paylaşması. Birincisi, bölge halkının hemen hemen hepsinin
müslüman olması. İkincisi, bölgenin Ortadoğu’dan sonra en büyük
petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olması. Üçüncüsü ise
bölgenin Jeo-stratejik öneme haiz olması.
(…)
Bugün Çeçenistan’daki, Dağıstan’daki, Abhazya’daki, Karabağ
bölgesi’ndeki ve Gürcistan’daki tüm çatışmaların odak noktasını bu
rekabet oluşturmaktadır. Bütün bu çatışmaların merkezindeki Hazar
doğal gaz ve petrolünü Karadeniz’e bağlayan stratejik arazi
kuşaklarının kontrolü vardı ve hâlâ aynı şey bugün içinde
geçerlidir. Rusya ve İran gibi diğer bölgesel güçler ya da AB gibi
küresel rakipleri elemek kadar, Hazar ve Kafkasların da Ortadoğu
gibi kaynayan bir kazan haline gelmesinin engellemek ve petrolün
Batı piyasalarına güvenli ulaşımını güvenceye almak ABD için ciddi
bir sorundur.
(…)
Bölgede ABD’nin yanı sıra AB güçleri (özellikle Almanya ve
Fransa), Rusya, Çin ve İran arasında rekabet yaşanmaktadır. Bu
rekabet Ortadoğu ve çevresi ile aynı ölçüde hassas bir konumdadır.
ABD Savunma Bakanlığı’nın 1995 tarihli bir raporunda “bizim
Ortadoğu’da en büyük ulusal güvenlik çıkarımız, Basra Körfezi’nden
dünya pazarlarına, istikrarlı fiyatlarla ve pürüzsüz bir biçimde
petrol akışının sürdürülmesidir” deniliyor. Yıllar boyu, AB de
benzer kaygılarını ifade etti. AB komisyonu tarafından hazırlanan
2000 tarihli bir yasa tasarısında şunları okuyoruz: “Petrol
ekonomi için ekmek kadar yaşamsaldır.” Aynı şekilde, Çin ekonomisi
bütünüyle petrol ve gaza bağımlıdır ve enerji ne kadar ucuz
olursa, 1.3 milyarlık nüfusu için ekonomik büyümeyi sürdürme
ihtimali o kadar büyüktür. Bölgenin baş aktörleri Rusya ve İran
için ise petrol ve gazın önemini anlatmaya gerek yok.
* * *
Nalçik
olayları…
Evet Kuzey Kafkasya daha bir karıştırılıyor, birileri de ellerini
ovuşturuyor… Diaspora Türkçe internet sitelerinde, platformlarda
analizler, yargılamalar, suçlamalar… Bağımsız Kafkasya önerileri
gırla… Elli kadar yıl önce merhum General İsmail Berkok’un
görebildiğini, günümüzde perspektif’te yer aldığı şekli ile
politikadan azıcık nasibini almış herkesin anladığının anlamamakta
direnilmesi acı.
Hele direnişçi Çeçenlerin, bağımsızlık davaları için
desteklendiklerinin sanılması…
Sadece, sözü edilen bu iletilere yetinirseniz Kuzey Kafkasya’daki
tüm halkların Rusya Federasyonu’na karşı ayaklandığını, federasyon
güvenlik güçlerinin Nalçik’i ablukaya alışını da bu ayaklanmayı
bastırma girişimi olduğunu sanırsınız yada Kuzey Kafkasya’nın
yeniden yapılanmasının tartışmaya açıldığını, herkeslerden bu
konuda görüş istendiğini…
Bu arkadaşların yazılarındaki tonlamaya aldanırsanız, vatan uğruna
her türlü özveriyi göze alacakları, anavatanı için canını vermeye
hazır olduklarını da düşünebilirsiniz… En azından anavatan
bekçilerinin sanal ortamda, bilmedikleri bir dille kendilerine
önerilenleri yol gösterici olarak seçebileceklerine de inanmanız
mümkün.
Birleşik Kafkasya’nın, Kuzey Kafkasya bağımsızlığının da
diasporanın bir süper marketten belki de nesli artık tükenmekte
olan bir mahalle bakkalından çok ucuza satın alıp anavatandaki
kardeşlerine hediye edecekleri bir paket çikolata olduğu
izlenimini edinebilirsiniz… Bu yazılarda, bağımsızlık amaçlamanın,
dünya var olduğundan bu yana savaş anlamına geldiğini, ölüm
getirdiğini, öksüz bıraktığını, sivilleri yad ellere savurduğunu,
yad ellere savrulanların ele, pek de cömert olmayan hemşerilerin
eline bakmak zorunda bıraktığını, açlığı, yokluğu hiç
sezemezsiniz.
Ancak bu kadar okur yazarın, politika bilirin, vatan millet için
ölüm dahil her türlü özveriyi göze alacaklarını söyleyenlerin,
yazdığı platformlarda bin kişiyi bulmayan sığınmacının yıllar
geçtiği halde oturma izinleri ve bu iznin birlikte getireceği
haklarının olmadığını da okursunuz. Geçim sıkıntısı içinde
olduklarını da öğrenir, üzülürsünüz.
Anlayışınız çok kıt değilse eğer, sayıları milyonlara varan,
kendileri çoktan birleşmiş Türkiye’deki sürgünümsüler için
Birleşik Bağımsız Kuzey Kafkasya’yı kurmanın çok az sayıdaki
sığınmacının sorunlarını çözmekten daha kolay olduğunu da
anlarsınız…
Ama bu konuda biraz eski olanlardansanız söylemleri pek değişmeyen
bu koronun üyelerinin, çoğunlukla sürekli değiştiğini geçici
olduklarını bilirsiniz. Bilirsiniz de anlatamazsınız…
Türkiye’de ulusal-kültürel değerlerin nasıl yaşatılabileceğini bir
türlü gündemlerine aldıramazsınız. Kuzey Kafkasya’nın
bağımsızlığını, Birleşik Kafkasya’yı savunanların çoğunluğu daha
dün, Türkiye’de “halka rağmen halk için” diyenleri saçma
bulduklarını unutmuş, anavatana rağmen bağımsızlık gibi daha
büyük bir saçmalık peşine düşmüşlerdir.
Bir de; yerlerini yenilere bırakan koro üyelerinin bu günlerde
neler yaptıklarını hep merak ederim. Örneğin, 1993 yılında
Ankara’daki Kuzey Kafkasya Kültür Derneği adına festivale katılan
genç arkadaşları… Anımsayacaklardır, kendilerini, Abhazya’dan
Adigey’e, ulusal konularda harcanmak üzere topladığımız ve Kültür
Bakanlığı kasasına yatırdığımız para ile gelmelerini sağlamıştık.
Daha önce uyardığımız için de rahattık ama arkadaşlarımız
kararlıydı ki, sahne aldıkları stadyumda gerçekleştirilen
programlardan sonra Türkçe olarak ‘’Bağımsız Abhazya, Birleşik
Kafkasya’’ diye sloganlar atmışlardı. Evet merak ederim bu
gençleri, o günkü yöneticilerini… Doksan üçten bu yana bağımsız
Abhazya adına neler yaptıklarını. Kafkasya’yı birleştirmek için ne
gibi özverilerde bulunduklarını. Denizin karşı kıyısında bir
çocuğunuz olsun kampanyasına katılıp katılmadıklarını, şimdilerde
okul öğrencilerine yardım kampanyasına katkılarını. Anadillerini
öğrenip öğrenmediklerini, okur yazar olup olmadıklarını,
anavatanla ilişkilerini, anavatana yerleşip amaçları uğruna
mücadele ediyor olup olmadıklarını, anavatanı ziyaret edip
etmediklerini... Dernek çalışmalarına katılıp katılmadıklarını. En
azından pişmanlık duyup duymadıklarını hep merak ederim.
“Biz unumuzu eledik eleğimizi astık” düşüncesi ile köşelerine
çekilmişlerdir belki de... Belki de içlerinden, “biz de bir
zamanlar böyle ateşliydik” diyor kıs, kıs gülüyorlardır günümüz
“Birleşik Kafkasya”cılarına…
Ne güzel olurdu genç arkadaşlardan birileri şöyle bir çalışmayı iş
edinse. Dergileri tarasa. Platformlara atılan mesajları incelese…
Sonra da bu yazıları yazanların, yazılarını yazmaktan öte neler
yaptıklarını derlese. Yazılanlarla yapılanların, birbiri ile ne
kadar paralel olduğunu bir irdelese.
Yıllarca öncesine gidiyorum…
Her kuşaktan bu söylemlerde bulunan birileri hep oldu. Toplumumuza
da zarar verdiler yeterince. Vatan bekçiliği yapanları, dili
koruyup geliştirenleri, şarkılarımızı derleyenleri yenileri
yazanları geçmişte “komünizm uşaklığı”nı yakıştırdılar. Anavatan
bekçilerini günümüzde Rus uşaklığı ile, ruhunu Ruslara
satmışlıkla niteliyorlar. Daha ilginç olanı alabildiğine özgür(!)
diasporanın, “uşakların” “ruhunu satmışların”, ürettiği değerlerle
yetinmek zorunda kalmaları.
Ben, ulusal sorunu düşünmeye başladığım ilk günlerden beri hep
kendi yapabileceğine öncelik verenlerdenim. Amaç uğruna belirli
bir dönem yazı yazmaktan öte bir şey yapamayanları olanları,
yapmayacakları da hep yadırgaya geldim. Bu davranışların kendi
yapabileceklerini yapmaktan kaçış olduğunun hep bilincinde oldum.
Yetmişli yıllar.. Ankara Kuzey Kafkasya Derneği Gençlik Kolu
Başkanı’yım. O yıllarda, okuduklarında Circassian Canada’nın
Gupsege, ve Jerdiyagey sağlık grubu üyelerini heyecanlandıracak,
mutlu edecek çalışmalar yapmıştık Ankara gençleri olarak. Gençlik
Kolu Sosyal Çalışmalar komisyonu öncülüğündeki bir çalışmamız var
ki; anımsadıkça hala coşku duyar mutlu olurum. Oturup, derneğe pek
gelip gidemeyen, Ankara’ya yeni taşınmış, gecekondu bölgelerinde
yerleşik Çerkes ailelerle nasıl sağlıklı ilişkiler
kurabileceğimizi düşünmüştük. Onlara kendimizi, derneğimizi,
amaçlarımızı nasıl anlatabilirdik? Çoğu aldığı kredi ile bursla
geçinmek zorunda olan üniversite öğrencileri olarak bu konuda
neler yapabilirdik? Sonunda bulduk, ne yapabileceğimizi…
Çocuklarına, Çerkes kardeşlerimize matematik, yabancı dil vb.
dersler verebilir sınıf geçmelerini sağlayabilirdik. Her Pazar
öğleden sonraları derslere gitmeye başladık.
Burada bu güzel çalışmanın örgütleyicilerinden Kanşat Fahri’yi
anmalıyım. Dikmen, Akdere, Yukarı Ayrancı… Her bölgedeki evimizi
eliyle koymuş gibi bilirdi. Aynı sınıflardaki öğrencilerin
toplandığı uygun bir evde verirdik dersleri. Aileler de biz
öğrenci öğretmenleri çaysız, haluıjsız bırakmazlardı… Bölgelere
gidişte, dönüşte doyulmaz sohbetler, geleceğe ilişkin tartışmalar
olurdu. Şimdilerde düşünüyorum da öğretmenler de çoğu
dönüşçülerden oluşurdu. Tülin Özdemir, Eray Yüksel,
Özdemir Özbay, Sait Çapar, İsmet Busun,
rahmetli Süleyman Yançatoral… Anımsayamadıklarım beni
affetsinler…
Hele birinci yılın sonunda dernek bahçesinde ailelerle birlikte
gerçekleştirdiğimiz piknik nasıl da coşku doluydu. Nasıl da
mutluyduk. İstanbul’dan arkadaşlarımız da gelmişti. Nasıl da
imrenerek pikniğimize katılmışlar, nasıl da heyecanlanmışlardı.
Kurslarımız üç yıl başarı ile gitmişti. Ders vermek zorunda
olduğumuzu bölgelerin sayısı artmış, kimi arkadaşlarımız da mezun
olup Ankara’dan ayrılmışlardı. Dördüncü yılın başında yeni
öğretmenlere gereksinme duyulmuştu. Gençlik kolu başkanı olarak
adresini bildiğimiz üniversite öğrencilerini toplantıya
çağırmıştık. O yıllarda pek alışılmamış bir yöntemle yazılı olarak
ve belirli bir gündemle. Gündemimizin tek bir maddesi vardı.
Kurslar için öğretmen bulmak. Kırka yakın üniversite öğrencisi
katılmıştı.
Toplantı başlar. Aslında toplantıya katılanlardan on üniversite
öğrencisi, uğruna can vermeye, kan akıtmaya hazır olduğu ulusal
dava için haftada yarım günü, ayırabileceğini söylese, daha
başlarken bitecek toplantı tam üç buçuk saat sürmüştü. Evet
güleceksiniz, evet inanılması güç ama inanın toplantı tüm
uyarılarımıza, araya girişlerimize karşın tam üç buçuk saat sürdü.
Hiç gündemimizde olmadığı halde vatan mı kurtarılmadı, gizli
örgütler, Marksist Leninist örgütler kurma önerileri mi gelmedi.
En son neye mi karar verildi? Türkiye’de başlık parasının
kaldırılmasına… Üstlendikleri bu ulvi görev yanında derneğin
kendilerinden istediği kurs eğitmenliğinin ne önemi olabilirdi ya
da anadili öğrenmenin, okur yazar olmanın, çeviri yapmanın,
bulunulan ülkelerle anavatan arasındaki kültürel alışverişe
katkıda bulunmanın, kültür köprüsü, barış köprüsü olma çabalarının
ne önemi olabilirdi…
Daha sonra askerlik görevi.
Sıhhıye okulunda tanıştığım Uzunyaylalı bir doktor, tipik bir
Kabardey… İlk tanışma, çok yakınlaşma ulusal kültürel konulardaki
duyarlılığına sevinme… Derken, kendisindeki güzellikleri
çocuklarına aktaramayacağı bir evliliğin eşiğinde olduğunu öğrenme
ve derin üzüntü. Bu ve benzeri yaşadığım daha bir çok olay bana
Yamçı’nın 7-16 birleşik sayısında Psemıt adı ile yayımladığım
aşağıdaki yazıyı yazdırmıştı:
BÖLÜK PÖRÇÜK
Psemıt
Bulunduğun bir ülke var bu ülkenin koşulları da... Yerine
getirilmesi gereken kimi zorunlulukları da...
Bu zorunluluklardan birini yerine getirmekte olan bir
topluluktaydın, uymaya çalışıyordun konmuş belirli kurallara.
Günlerden birinde gözüne çarpmıştı topluluktan birinin
davranışları, yapısı, özellikle de konuşması, şivesi. Okuma
odasında aynı masadaydınız. Tanışmamıştınız henüz. O kadar -tipik
bir- Çerkes ki... Çerkes olup olmadığını sormadan “hangi köyden”
olduğunu sormuştun Kabardeyce.
Şaşkınlık.
Sevinç dolu gözlerle bakmıştı sana. İlerlettiniz arkadaşlığı
sonra.
Çok güzel kullanıyordu dilini. Epeyce ortak tanıdık bulmuştunuz.
Yakınacak, üzülecek ortak konular da... Çerkes’in geleneklerinin
yok olması, dilini unutması, kendine yabancılaşması vb...
Bütün bunlar ve benzer konular için o kadar içtenlikle yakınmış ve
üzülmüştü ki, bu kez sen şaşırmıştın birkaç gün sonra, bir yabancı
ile nişanlı olduğunu öğrendiğinde. “Nasıl yapabilirsin” diye
sormuştun için burkularak. “Hani özümlenmek. kendine yabancılaşmak
istemiyordun. Çerkes olarak varlığını sürdürmek en büyük tutkundu.
Günümüz koşullarında, dilinin yazılmadığı, okunmadığı, kültürünün
sömürüldüğü bir ortamda ayakta kalmak için en sağlam tutamaklardan
biri Çerkes’in, Çerkes’le evlenmesi değil miydi?..”
Evet buydu en sağlam tutamak noktalarından biri ama bütün
istemlerine karşın umudu yoktu gelecekten. Ulusunun geleceği için
gerçekten olumlu denebilecek çaba gösterenlerin sayısı çok azdı.
Bu kadar az kişi ile de bir şey yapılamazdı.
Doyurucu değildi yanıtları ama idealine, istemlerine ters düşen
bir insan olduğu için böyle konuşmak zorundaydı. İnsan ruhu,
kendini eleştirmekten, kusurlu görmekten sürekli olarak
çekindiğinden bu gerekçeleri bulacaktı. Özellikle toplumun
suçlandırmalarından, alaylarından korktuğu için. Ruhun
parçalanmamak için geliştirdiği bir savunma mekanizmasıydı bu.
Psikiyatride “akla uydurma-rasyonalizasyon” deniyordu buna. Ters
davranışta bulunan kişi. Ancak bu mekanizma sayesinde kendisini
gerçekte olduğundan daha içten, daha onurlu, daha güçlü ve daha
saygın birisi sanacaktır.
Bu akla uydurma kimileyin o kadar ileri gidecektir ki sayın Prof.
Dr. Rasim Adasal’ın dediği gibi ortaya çıkmış olan fikrin ana
kaynaklarını kişinin kendisinin bile bulabilmesi olanaksızdır.
Sence kimilerinin ulus yararına çabalarda bulunmak amacı ile
gerçekleştiremeyecekleri gün gibi açık olan kimi kararlara
varmalarının temelinde yatan yine bu ruhsal savunma
mekanizmasıdır.
Öyle ya, gerçekleştirilmesi olanağı yüzde yüz olan bir karar alıp
gerçekleştirmemek... Bundan daha onur kırıcı bir şey olabilir mi
kendini öncü sayan bir grubun üyeleri için. Kararlaştırılan,
yapılabileceği kesin bir iş yapmamak da, yapamadığını itiraf etmek
de önce kendi gözünde, sonra toplum gözünde saygınlığını
yitirmesine neden olmayacak mıdır? Onurun, saygınlığın kurtuluşu,
ulus yararının kuramsal tartışmalarda olduğuna kendini
inandırmasındadır. Ve kendilerini bu inanca o kadar
kaptıracaklardır ki, temelinde belki birazcık korku, tembellik ya
da azıcık eğlencesinden fedakarlık etmediğinin yattığının, hiçbir
zaman farkına varamayacaktır.
Bunları düşündürmüştü sana yok olmak istemediğini söyleyen ve yok
olmaya imza atan arkadaşının durumu.”
Bilmem siz, 1977’de bu yazıyı yazanın, yapılacaklarda kendi
yapabileceğine öncelik verenlerden birinin yerinde olsaydınız,
yukarıdaki alıntıları pek göz önüne almayan sanal gündem
karşısında neler düşünürdünüz?
Ben her şeye karşın, birlikte üretelim, birlikte yürüyelim derim.
Ya siz? |