|
Elektronik ortam, internet, e-mail,
siteler.
Müthiş bir gelişme, iletişimi, yayıncılığı, varlıklıların
tekelinden
kurtarıp, kendi halinde olanlara da sunan olağanüstü bir gelişme.
Uzakları
yakın eden, bir anda kıtadan, kıtaya dolaşmamızı sağlayan, eylem
birliği
sonucunu verebilecek, karşılıklı fikir alışverişine, tartışmaya
olanak
sağlayan inanılmaz bir gelişme. Hele bir amacınız var ve bu amaca
ulaşmak
istiyorsanız.
Bilgisayarımın başına her geciktiğimde, sitelere göz atmaya
başladığımda,
bu güzellikleri ucundan yakalayabilmiş olmanın sevincine dolanık,
bu
gelişmeleri gençliğimizde yakalayamamış olmanın burukluğuna da
yaşarım.
"Gençler bilebilse, yaşlılar yapabilse" denir. Denir ya bence
gençlerimiz,
çağımızın, isteyen gençlerin çok kısa sürede çok şey
öğrenebileceği,
bilebileceği, hep olagelen yapabilme yetenekleri ile birleştirerek
çok şey
başarabilecekleri bir çağ olduğunun bilincinde olmalı... Ne mutlu
bunu
anlayan, kavrayan ve bu gelişmelerden yararlanma şansı
yakalayabilen
gençlere. Elbette soru çengeli de takılıyor kafama: Çağın bu
olağanüstü
olanaklarından amacımız doğrultusunda yeterince yararlanabiliyor
muyuz?
Üzülerek ''keşke'' diyorum.
Sorumlusu kendim olmasam da içimi burkan başka geç kalmışlıklarım
da var benim. Gençliğimizde, bildiklerimiz, önemsediklerimiz,
başarabileceklerimiz ölçüsünde maddi olanakları yakalayamayışımız,
maddi
olanakları bir araya getirebildiğimiz yıllarda ise düşlediğimiz
güzel
şeylere, çok istesek de ayıracak zamanımızın kalmayışı. Zamanı
olanlara
düşlenen güzel şeylerin önemini anlatamayışımız. Örneğin çok ciddi
olarak
derlemeler yapmayı düşünmüştük. O günleri birlikte yaşadığımız
arkadaşların dışında kalanlar zor inanacaklar ama anavatana dönüş
politikasını yeniden gündeme getirip, yaygınlaştıran Ankara
Derneği'nin,
sözünü ettiğim yıllarda bir teybi bile yoktu. Halk oyunları
ekibimizin
Ürdün davetinde, derneğimize hediye edilen bir teyp için yedi gün,
yedi
gece düğün yapmıştık. Derlemeleri yapamadık. Çalışan fikir
üretenin
çalışmaları ile parası olanın parasını bir araya getiremedik.
Biraz
paralanıp, çalışma yapacaklara ses alma cihazı alabilecek
olduğumuzda
köylere gidecek, bunları yapacak kişi bulamadık.
Şimdi arabalarımızın dernek önünde park sıkıntısı çekmeleri de
sizi
yanıltmasın, hep öyle geldi sanmayın sakın. Yetmişli yıllarda,
dernek
önünde park eden araba tek tüktü. Yine o yıllarda derneğimizin
gösteri
gecelerinde, Halk Dansları Ekibi'mizin afişlerini duvarlara
kendimiz
yapıştırır, biletleri kendimiz satar, kapılarda bilet kontrolünü
de bizler
yapardık. (Daha sonraki kuşaklardan gösteri afişlemesi nedeni ile
karakollara çağrılanlar da oldu.) Atatürk Spor Salonu'nu doldurmak
olaydı o
günlerde, doldururduk. Derneğimiz gençleri bunu başarırdı. Üstelik
yedi
bini geçkin yeri numaralardık. Elde afişler, tutkal kovaları kent
baştan
başa dolaşılırdı. Dolmuşlar almaz, taksiye paramız yetmezdi.
Rahmetli
Elbruz Gaytaoğlu dünyada sözü edilir bir dans grubu yetiştirmişti.
Heveslendiği halde, yeteneği yetmediği için dansçıların arasına
giremeyenler de yer alırdı afiş asan, bilet satan, kontrol eden,
yer
gösteren ve yerinde halkın alkışlamasına ön ayak olanlar arasında.
Giremediği ekibin başarısı için elden geleni esirgemezdi.
Dansçıların
başarısı için değil, derneğin başarısı için, dernek görüşlerinin
yayılması
için, anavatanla daha sağlıklı ilişki kurmak için çalıştıklarının
bilincindeydi çünkü o yılların gençliği.
Halkı için bir şeyler yapmak düşüncesinde olan genç arkadaşlar,
sözünü
ettiğim yılları, Çerkeslerin altmış sekiz kuşağını inceleseler,
üretimlerini okuyup tartışsalar, içselleştirseler ne güzel olurdu
diyorum. Bu çalışmayı yaptıklarında, şimdilerde çok ateşli olarak
tartışılan birçok konunun, konuşulduğunu, tartışıldığını, derlenip
kenara
konulduğunu görürler diye umuyorum. Gerekçeleri de yeterli
bulurlar büyük
olasılıkla. Kendileri gibi o dönem gençlerinin de atasözlerini
önemsediklerini yayınlarda bunlara yer verdiklerini, bugün
tartışılan bir
çok konuyu küçük bir karikatürle anlatabildiklerini. Sürünün ilk
gününden
beri var olan Anavatana Dönüş düşüncesinin, Çerkes Teavun
Cemiyeti kuşağı ile belirginleştiğini, sözünü ettiğim kuşağın bunu
en uzak köşelere
ulaştırabildiğini, anavatanı etkileyebildiklerinin de ayrımında
olurlar.
Umulur ki; o zaman, hedef olmadığından, amaç olmadığından,
politika
olmadığından yakınan genç arkadaşlar bu okuduklarından,
yaşananları
öğrendikten sonra bu yakınmaları ulu orta dillendirmekten de
vazgeçerler.
Peki, sözünü ettiğim yıllarda da yayının önemini kavramış,
derneğin ilk
bültenini yayımlama mutluluğunu yaşamış olanlar, bugünkü gençlere,
çağdaş olanaklara imrenmez mi? Olanakların boşa harcanıyor
oluşuna üzülmez mi?
Üretimden çok, işin laf ebeliği yönünü sevdiğimizden otuz yıl önce
yakınan
birinin, günümüz laf ebeliğini taşıması daha zor değil mi? Otuz
yıl önceki
yakınmalarımızı okuyanlar da günümüz lafebeliği karşısındaki
duyarlılığımızı daha hoş görmez mi?
Böyle bir duygu fırtınası içinde savrularak karıştırıyorum
"Nartların Sesi" bültenini. İlk sayısını nasıl hazırladığımızı
yeniden yaşıyorum.
Hemen her akşam gibi dernekteydik yine. Kalabalık dağılmış birkaç
kişi
kalmıştık. Gençlik kolu başkanı idim.
O dönem gençlerinin şimdikinden çok farklı olduğunu söylemiştim
sanıyorum. Günümüz çoğunluk gençleri, huzuru, bizleri suçlamakta
buluyorlar. Bizler kendilerine çizgi çizmemişiz, politika
belirlememişiz, yol göstermemişiz. Bunları yapsaydık eğer halk
için büyük özveride bulunacaklardı. Çok güzel çalışmalar
yapacaklardı. Kim bilir?..
Halbuki sözünü ettiğim dergileri karıştırsalar, dönemin gençleri
ile
konuşsalar, Abaza İbrahim arkadaşımızın Anavatana mektup yazdığı
suçlaması ve dernekten ihraç istemi ile yönetim kuruluna verilmiş
olduğunu da öğreneceklerdi. Evet yanlış okumadınız tek suçu
anavatandaki akrabaları
ile yazışmak. İstem: Dernekten ihraç. Olayı engelleyebildiğimizi
de
öğrenecek, ancak engelleyebilme gerekçemize daha çok
şaşıracaklardı. Bu
yazışmanın en doğal hakkımız olduğunu, her Çerkes'in bunu yapması
gerektiğini anlatamayacağımızdan emin olduğumuz için, bu haklı
gerekçeler
üzerine kurmamıştık savunmamızı. Böyle bir gerekçe ile bir üyenin
dernekten atılmasının, derneğimizin siyasetle uğraştığının kanıtı
olacağını, bunun da derneğimizin kapatılması sonucunu
verebileceğini ileri
sürerek Çerkes büyüklerini korkutmuş, arkadaşımızın üye olarak
kalmasını
sağlamıştık. Bu olayı, bizleri bizden sonraki kuşakların daha
büyük sıkıntılarını bilir olduklarında, inanıyorum ki
üretilenlere, yapılabilenlere verilen değer de farklı olacaktı.
İşte, yine anılara dolanmış gidiyorum. Oysa bugün bültenimizin ilk
sayısından söz edecektim. Evet kalabalık dağılmış birkaç kişi
kalmıştık
dernekte. Kütüphanedeyiz İmsel Özdemir Özbay, Llışe Eray,
Pxhunterışşe
Mesude, Tokmak Muzaffer, Yediç Çelemet ile birlikte. "Birlik"
adında bir
duvar gazetesi çıkartıyoruz. Ancak bülten gerekliliğini
konuşuyoruz ne
zamandır. Konu sürekli gündemde eyleme geçemiyoruz bir türlü. O
gece kesin karar veriyor sabahlıyor ve ilk sayısını hazırlıyoruz.
"Birlik" adını
öneriyorum ben. Eray kabul etmiyor ve ''Nartların Sesi''nde ısrar
ediyor.
Kabul görüyor. Logoyu ben yazıyorum. Eray Sawsırıkhue'yi, Nart
Destanları'nın kapağından, ünlü ressamımız Meretıkhue Devlet'in
yapıtından kopyalıyor. Çelemet, Muzaffer'in şiir çevirisi ile
Mesude'nin Dığuıj Khurmen'den çevirdiği "Pşıne" yi resimliyor.
Daha o zamanlardan Nartologumuz sevgili Özdemir Nart kahramanı
Setenay'ı ve aktüalite bölümünü yazıyor ve Ekim 1972 Kuzey
Kafkasya Kültür Derneği Gençlik Kolu Bülteni çıkıyor.
Ben o zaman da biraz sağlamcıydım her halde ki, üzerine "hazır
oldukça
çıkar" ya da "gerektikçe çıkar" ibarelerinden birini yazmakta
ısrar ediyorum ama arkadaşlar aylık olmasında direniyorlar ve
kazanıyorlar.
Dernek başkanımız, kendisi ve ailesi bizden çok çeken sevgili
Kemal Cankat
derneğe beş kuruş harcatmadan ofset teksir ile bültenin basımını
sağlıyor.
Ofset teksir mumlu kağıtla basılanlara göre mizampajı kendimizin
yapması,
sayfalara da fotoğraf koyma olanağı veriyordu. Evet sonradan
Nartların
Sesi gazetesine dönecek sevimli bültenimizin ilk sayısı böyle
çıkmıştı.
Takip eden yazı da, ilk sayının ilk sayfasındaki yazım:
BAŞLARKEN
Düşünmek, planlamak, bir işi yapabilmek için gereklidir de yeterli
değildir elbet. Uzun süre düşündük, gerekli olduğuna, yararlı
olacağına inandığımız bir bülten çıkartmak için.
Gecikmemizi, "olunca en iyisi olsun" isteğimize yorumluyor ve toz
kondurmuyorduk kendimize. Oysa bir girişimin, özellikle yayın
konusundaki
amatörce bir girişimin ilk elde en iyi olamayacağı su götürmez bir
gerçekti ve herkes gibi bizce de biliniyordu. Gecikmemizin
tembelliğimizden ileri geldiğini, ortaya somut bir şeyler koymak
çabasından çok, işin laf ebeliği yönünü sevdiğimiz gerçeğini
itiraf edebildiğimiz gün, okuduğunuz bülten geldi önünüze.
Bununla amaçlanan; sizlere, Derneğimize-Derneklerimize ilişkin
bilgiler
sunmak yanında toplumun, Kuzey Kafkasya Kültürü'ne elden
geldiğince
yakınlaşmasını sağlamaktır. Amaçlardan ikincisini, kadroları
belirli yayın
organları ölçüsünde gerçekleştiremeyeceğimiz ortada. ne var ki
görev,
bültenin geniş bir çevreye ulaştırılması, sizlerin bizlere katkısı
oranında başarılmış olacaktır.
Toplumun bu düzeydeki bülteni yetersiz göreceği günlerin yakın
olması
dileği ile.
HATAM N.
Evet günümüzde de laf ebelikleri sürüyor. Ancak sevindirici olan
şimdilerde "Yeni Dalga" da yürüyor. Yeni birliktelikler başak
veriyor, tünelin ucu da zaten görünüyor. Ben de Yeni Dalga'nın
verdiği umutla besleniyor, yürüyüşümü sürdürüyorum anılara dolanık,
sağlam adımlarla.
|