|
Saat 22 14. Hemen
her akşam olduğu gibi bilgisayarımın başındayım. Uzun zamandır
evde yalnızım. Sağlık sorunu nedeniyle eşim Ankara’da.
Sitelerimizde dolaşmak, yazmak eleştirmek, bana ilişkin
eleştirileri okumak… Yalnızlığımı yenme çabasından öte bir yaşam
biçimi oldu benim için.
“Anlaşılmak mutluluktur” Belki herkeslerden daha çok, yazanlar
tatmak ister bu mutluluğu. Gerçekten ne büyük mutluluktur
istediklerinizi anlatabilmiş olmak ve yanıtlanmak benzer yürek
atışları ile. Anavatana dönüş yaptığımdan beri yazıştım eski
arkadaşlarımla, dosyalar dolduracak kadar çok, çoğu da yanıtsız
kalan yazı birikti. Bütün bu yıllar eski arkadaşlarıma, birlikte
belirlediğimiz “dönüş ilkelerini” yeniden benimsetmek
mücadelesi ile geçti. Çok yumuşak başlayan eleştirilerim zamanla
sertleşti. Yakın çevrede adım “üslup bilmeze” çıkarıldı. Evet
zaman, zaman çok keskin yazdığım, konuştuğum da olur. Bunun da
farkındayım. Ancak tuhafıma giden, bunda arkadaşların kendi
paylarının da olabileceğini hiç düşünmemeleri… Eleştiriler nasıl
sertleşmesin, yazılanlar yanıtsız bırakılıyorsa, yapılması
gerekenler yapılmamışsa, yapılmıyorsa, en önemlisi “Dönüş
İlkeleri” hepten unutulmuş, paradigma kaybedilmiş, politika
çarpıtılmış ise…
Ancak anlık mutluluklar da yaşamıyor değilim. Örneğin 2006 yılı
Ocak ayı başları. Kaf-Fed merkezinde, dernekteyiz.
Dil Komisyonu toplantısı.
Komisyonda olmadığım halde incelik gösterdiler, ben de katıldım
toplantıya. Çoğu eski kadrodan. Mutluluk heyecan… Nereden nereye…
Adıghece yazılı metinleri, kitapları sakladığımız yılları
anımsamamak, yakılmak zorunda kalınan kitaplar, belgeler için
yeniden üzülmemek ne mümkün. Evet Türkiye Cumhuriyeti AB yolunda.
Genç arkadaşların hazırlamış olduğu Anadil Projesi desteğe
layık görüldü. Cep harçlıklarımızla, teksirle alfabe çoğalttığımız
günler geride kaldı. Bu projeyi en iyi şekilde gerçekleştirme
çabası yoğun… Mutluluğu asıl büyüten program çerçevesinde eğitim
görecek, kursu bitirecek on beş adayın Abazaca ve yirmi beş adayın
da Adıghce ders verebileceği belgelerinin verilecek olması. Daha
önemlisi bunun T.C. Milli Eğitim Bakanlığı’nca geçerli sayılacak
olması. Bu belgeleri alan arkadaşların daha sonra açacağı kursla
belki de arzu edilen yoğunlukta olamayabilecek. Ancak bu
çalışmanın önemini küçültmez. Bir çok yazımda belirtirim, asıl
eksiğimizin çağın gereklerine göre hareket edememek olduğunu ama
işte çağın olanaklarını kovalayan genç kadro, projesini de çağın
gereği gibi hazırladı ki desteğe layık görüldü. Emeği geçen tüm
arkadaşları gönülden kutluyorum.
''Nerden nereye'' deyimini sadece TC yönetimi, Türkiye’deki
demokrasinin genişlemesi, anadillerin özgürleşmesi anlamında
kullandığımı sanmayın. Gençliğimizde anadilimizi okuyup yazma
konusunda karşımıza engel çıkartanlar, kendi büyüklerimiz, dernek
yönetim kurullarında da yer alan yaşlılarımızdı.
Yıl 1968. Dönemin gençlerine dernekçilik, dernek disiplini
vb. konularda çok emeği geçmiş sevgili Yaşar Bağ
ağabeyimizin destekleri ile Ankara Kuzey Kafkasya Derneği Gençlik
Kolu’nu kurduk. Dernek Yönetim ve Onur Kurulu ile Gençlik Kolu
toplantı halindeyiz. Önümüzdeki çalışma döneminde yapılabilecek
şeyleri konuşuyoruz. Belirli saygı çerçevesinde. Başkanımız
Cemil Yıldız, gençlik kolunun ilkelerini iletti yönetim
kurulumuza. Sonra da çalışma programımızı. Bunlardan biri
anadilde okuma yazma kursları açmaktı. Tüm büyüklerimizde bir
infial. Nasıl olabilirdi. Komünist bir ülkeden gelen kitaplar
nasıl taşınabilir, nasıl okunabilir, nasıl okutulabilirdi. Buna
nasıl cesaret edebilirdik. Hem bu kitapları nasıl sağlıyorduk.
Nerden, nasıl geliyordu bu kitaplar.
Amasya’lı Ceyhan Lu ağabeyimiz söz alır bu sorular üzerine.
Tanıyanlar bilir Ceyhan ağabey çok ağır-aheste, çok yumuşak
konuşurdu. Genelde de dinlemeyi tercih eden, daha çok, üreten bir
ağabeyimizdi. O dönemde de Kafkasya Kültürel Dergi’ye emek veren
İzzet Aydemir ağabeye yardımcı olanlardı.. Evet söz alan
Ceyhan Lu, tanımlamaya çalıştığım kendine özgü konuşması ile
“Vallahi diğer arkadaşlarıma nasıl geliyor bilmiyorum ama bana TC.
postaları ile geliyor” demez mi?... Soruyu soran büyüklerimiz
dahil makaraları koyuvermiştik.
Çok, çok uzun yıllar oldu Lu Ceyhan ile görüşemediğimiz. En son
İzmir taraflarında olduğunu duymuştum ama Ceyhan ağabey özellikle
o toplantıdaki hali ile hep gözümün önünde… Bir de her okuduğumda
gözlerimin nemlenmesine engel olamadığım Kafkasya Kültürel
Dergi'deki şu anlatısı ile… Biliyorum okuduğunuzda, siz de
iliklerinize kadar duyumsayacaksınız sürülen, aldatılan
atalarımızın, çocuklarının, halkımızın nasıl tükendiğini,
köylerimizin nasıl yok olduğunu… Hem her birimiz maalesef artık
tanığı değil miyiz doğup büyüdüğümüz köylerin yok oluşuna…
Kimilerimizin köyleri belki duruyordur yerli yerinde yerleşim yeri
olarak… Peki dil, nüfus, çocuk sayısı… Kim söyleyebilir okuyacak
çocuk bulunamadığı için kaç köyümüzde ilk okulların
kapandığını?... Hangimiz tanık olmadı köylerimizin ancak
tatillerde birazcık hareketlendiğine… Dedelerimiz, nenelerimizin,
torunları ile anlaşabilmek için yarım yamalak Türkçe
konuşmalarına...
Sevgiyle andığım, bu yazımı okusun dilediğim Ceyhan Lu ağabey’in
anlatısı bunlar dışında, kim bilir daha neler düşündürtecek
sizlere…
“ÇERKES VADİSİNDE 12 ÇERKES MEZARLIĞI
Öğretmen: C. LU
Amasya’dan Göyüncük’e gidenler, Kırkağaç istasyonunu geçtikten
sora, Çekerek’in her iki yanında uzanan ırmağın suladığı, senede
en az iki defa ürün veren ; traktörlerin arı gibi vızıldadığı,
yer, yer kavaklıklar ve meyve bahçeleriyle örtülü verimli
ovacıkları görmüşlerdir. Irmağın sağında, solunda, kah vadinin
tabanında, yada yeşillikler arasında küçük, küçük köylere –ki
bunların üç tanesi 1864’den sonra Kuzey Kafkasya’dan göç eden
Çerkeslerin kurduğu Gözlek, Konuralan, Bekdemir köyleridir-
rastlanır.
Kısa tarihçesi ile ilgilenmek amacıyla bu üç köyü gezmeğe
gittiğimde, amacımı gerçekleştiremedim ama bunun yerine 12 Çerkes
mezarlığı ile karşılaştım (Bunlardan birisi de benim dedelerimin
yattığı mezarlık) Mezar taşları yıkılmış, sahipsiz, bakımsız,
zavallı bir görünüş…
Bu on iki Çerkes köyünün Kafkasya’dan ne zaman, hangi yolla, ne
gibi çileler çektikten sonra buralara düşmüşlerdi? Daha önce
acaba diğer kader arkadaşları gibi kim bilir nerelerde
konakladılar? Bu on iki mezarlık buraya kadar erişebilenlerin
mezarları. Ya buralara erişemeden yollarda dökülenler. Yaşlı
ihtiyarlar, kartal bakışlı yiğitler, selvi boylu, nazlı Çerkes
kızları, henüz yeşermeğe fırsat bulamadan, tırpanla biçilmişçesine
toprağa serilen zavallı sabi yavrucaklar.e mezar taşlarına bakarak
haklarında öğrenmek istediklerimdi bunlar. Ama mezar taşları
benimle konuşmadı, sorularıma cevap vermediler. Sanki onların
uğradığı bu elim felaketin sorumlusu ben imişim gibi, bazı mezar
taşları başlarını toprağa gömmüşlerdi. Fakat yine de içlerinde
anlayışlı olanlar vardı. bir şeyler, hatta bir çok şeyler
anlattılar bana. Ben pek azını anlayabildim anlattıklarının: “Biz”
dediler, “şu topraklarda yatanlar, Çerkes muhacirleriyiz. Rus
Çarları ülkemize göz dikmişlerdi, yurdumuza sahip olmak için
savaştılar bizimle. Savaştık, savaştık, tam üç yüz yıl boyunca
savaştık vatanımızı, hürriyetimizi korumak için. Ama düşmanımız
büyüktü, çok güçlüydü. Tüketemedik öldürmekle, sonunda biz
tükendik. Düşman ülkemizi aldı. Biz de “vatanımızı kaybettikse de
imanımızı kaybetmedik a” dedik. terk ettik vatanı, geldik
halifenin ülkesine, İslam diyarına.”
“Biz tepeleri, gökleri delen Kafkas’ın çocuklarıydık. Kartal
yuvalarında büyümüştük Hamurumuz, Kafkas’ın toprağıyla
yoğrulmuştu. Kafkas vadilerinin buzlu sularıyla sertleşmiş,
çelikleşmiştik. Boynumuz kalın, bileklerimiz kuvvetliydi. Ne yazık
ki Çekerek vadisinin çürük suyu, bataklıklarındaki uğursuz
sivrisinekleri boynumuzu armut sapına çevirdi. Günlerce
kulübelerimizin etrafında tir, tir titreyerek, güneşlenip
yattıktan sonra bir daha kalkmamak üzere buraya, ebedi yerimize
göç ettik. İşte delikanlı bu on iki Çerkes köyünün tarihçesi”
Bu on iki Çerkes köyünün kurulduğu yıllardaki nüfusu ile isimleri
aşağıdadır:
|
Kılcak (Penexes) |
80 hane |
Abdzax |
|
Kabaktepe |
30 |
Abdzax |
|
Sergiz |
500 |
Kheberdey biraz da Abdzax |
|
İskilip |
60 |
Abdzax |
|
Kutluköy |
80 |
Kheberdey |
|
Bekdemir |
80 |
Abdzax |
|
Konuralan |
55 |
Abdzax |
|
Kötüköy (Veskathabl) |
65 |
Abdzax |
|
İğdelik |
70 |
Abdzax |
|
Kavak |
45 |
Abdzax |
|
Şuayip köy |
25 |
Kheberdey |
|
Gözlek |
80 |
Abdzax |
Şu anda bu
köylerden Konuralan’da 40 hane, Gölek’de 15 hane, Bekdemir’de 10
hane Çerkes aile oturmakta ise de Gözlek ve Bekdmir’de oturanlar
bu köylerin kuruluşunda burada oturmayıp, son senelerde başka
köylerden buraya gelip yerleşen Çerkes aileleridir. Ayrıca Gözlek
köyünden 15 hane de Kötüköy’e yerleşmiştir.”
Evet yukarıdaki liste köylerin kuruluş yıllarındaki durumu…1968
yılındaki durumu da Ceyhan Ağabey tesit etmiş. Peki ya şimdi, 2006
daki durum … Bu anlatıyı okuyan, halkını seven, dili kültürü
yaşasın isteyen er insanın sizce de yüreği sızlamaz, gözü
nemlenmez mi? Ya siz yürek burkulmasına engel olabildiniz mi?
Diyasporada var olunamayacağını iliklerinize kadar duyumsamadınız
mı?
Maykop dönüşü bir aya yakın CC!deki posta kutusuna bakamamıştım.
Bir hafta kadar önce açtığımda çok uzun süre önce yazılmış birkaç
ileti buldum kutuda. Bunlardan birini Sayın Aytek Kubat
göndermişti. CC’deki 28.01.2006 tarihli dağarcık’da, haftalık
yazımda, sözünü ettiğim, eleştirdiğim Ankara Derneğindeki
bayramlaşma merkezli yazıda değindiğim hemen her konuya değinen,
ince bir yazı. Sayın Kubat ile ilk kez bu bayramlaşmada
karşılaşmıştık, genel konuşmalar, çerçevesinde, görüş belirtmeler
dışında, özel bir sohbetimiz de olmamıştı. İzninizle, xabze dışına
çıktığım için de utanarak ile yazının kimi bölümleri vereyim:
Sayın Hatam Necdet bey
Öncelikle selam ve sevgilerimle sizi kucaklıyorum. Uzun süre bir
arıza nedeniyle bilgisayar’ım devre dışıydı, bu nedenle internet
bağlantım kesilmişti. Sizin kendinize özgü üslubunuzla kaleme
aldığınız nazik, kırıcılıktan uzak ama etkili yazılarınızı
okumaktan mahrum kalmıştım. Şimdi uzun bir süre sonra sizi
okumaktan büyük bir keyif aldığımı dile getirmek isterim.
Hemen her tartışmada, yazışmada eski arkadaşlarımdan, çoğun özünde
haklı olmama karşın üslubumun yanlış olduğu, kırıcı olduğu
konusunda o kadar çok eleştirildim, eleştiriliyorum ki sayın
Kubat’ın bu sözleri benim için gerçekten mutluluk kaynağı oldu.
Anlaşılma mutluluğunu yaşattı. Kimi eski arkadaşlarımla,
tartışmalarımızı gerçekten kırıcı boyutlara götüren asıl nedenin
benim kırıcı üslubumdan çok özle ilgili olduğu, üzücüdür ki kimi
arkadaşlarımın paradigmalarının değişmiş olduğu görüşümü
pekiştirdi. Bu arkadaşlarıma, yazılarım için kendilerinden farklı
düşünenlerin de olduğunu görmeleri isteğim, xabzeye aykırı
davranmama neden oldu, lütfen affedin…
“Bayramlaşma” yazımdaki eleştirilerime katılan Sayın Kubat,
xabzeye uygun nasıl bayramlaşılması, genelde bir toplulukta
xabze’ye uygun nasıl selamlaşılmasını o kadar güzel anlattı ki
sadece bende kalmasına gönlüm razı olmadı:
(…)
Bu tür olayları telefon mesajlarıyla yer ve zaman belirterek ilan
etmekle organize etmiş sayılamayız. Sizinde değindiğiniz gibi;
Konukları karşılama, müzik benzeri bir çok şeyi düşünmek ve yılda
iki defa gerçekleşen böyle günleri çok iyi değerlendirmemiz gerek.
Salona girenlerin büyük bir çoğunluğunun bırakın “Xabze”yi
protokol kaidelerini bile bilmediklerine, bilenlerin de o
karambolde suyun akışına kendilerini bıraktıklarına şahit olduk.
Sizi rahatsız eden hususlar, beni de, belki bir çok kişiyi de
rahatsız etti.
Böyle bir salona giren kişinin kapıya en uzak oturan kişiye
bakması onun davranışlarına göre kendi rolünü oynaması gerektiğini
yine bu tür toplantılarda bilenlerin bilemeyenlerin kulağına
üflemesi, ayrıca iki ayda bir çıkan dergimizde kısa-kısa
anlatılması gerekmektedir.
Başlamışken yarıda bırakmayayım. Oturan yaşlının davranışları
neler olabilir?
1) Salona giren kişi 7 yaşında olsa bile ayağa kalkmak
esastır. Ancak Thamade o andaki sohbeti veya konuşmayı kesmemek
için oturduğu yerden başını öne eğerek gelen kişiyi selamlar.
2) Ayağa kalkıp kendisini selamlar ve el işaretiyle
oturmasını veya kendisine bir yer bulmasını işaret eder.
3) Ayağa kalkıp bir adım öne çıkar.
4) Ayağa kalkıp oturduğu yerin önünü açarak birkaç adım
ilerler.
Salonda bulunan
diğer kişiler de yaşlının davranışına paralel hareket ederler.
(genelde thamadelerin sağ tarafında bayanlar sol tarafında baylar
yaş durumuna göre oturmalı veya ayakta durmalıdırlar.) salona
giren kişi erkekse kendisinden daha genç olanlar bulundukları
yerden bir sola, bayan ise hemcinsleri yine yaş durumuna göre bir
sağa kayarak kendisine yer açarlar.
Salona giren kişi Thamadenin 1 ve 2 nolu davranışlarından
selamının alındığını anlar ve sessizce kendisi için açılan yere
geçer. 3 nolu davranış Thamadenin kendisiyle tokalaşmak istediğini
belirtir. Salona giren kişi seri adımlarla kendisine yaklaşıp
elini alır. Thamadenin sağında oturan elini uzatırsa onunla ve
Thamadenin solundaki ile de tokalaştıktan sonra geri, geri
yürüyerek kendine açılan yere gider. Kaideyi bilen bir dördüncü
kişi elini uzatmaz.
4 nolu davranış Gelen kişinin saygıdeğer bir büyük olduğunu
gösterir. Gelen yaşlı da üç kişi ile tokalaştıktan sonra yüksek
sesle salondakileri selamlayıp kendisine gösterilen yere oturur.
Bu tür yerlerde maddi güç, makam ve mevki’e değil aklıselim
yaşlıya itibar edilir.
Büyüklerimden özür dileyerek şunu dile getirmek isterim ki;
Kafkasya’da misafirhaneler (Adıghece haççeş) en üst seviye sosyal
ilimler akademisi görevini görüyorlardı. O kültürü almamış
olanların yaşları, etiketleri ne olursa olsun topluma yarar
sağlamıyorlar. Söz konusu bayramlaşmamızda bir ağabeyimiz sözüm
ona modern bir örnek sergiledi; Öncelikle bayanların oturduğu
köşeye yöneldi. Elbetteki geleneklerimizde bayanların öncelik
taşıdığı yerler var ama kanaatimce o yer burası değildi”.
Sayın Kubat’ın, adı geçen yazımda yaptığım isim yanlışlığı için
beni yazdıklarını da, kırıcı olmayan, hep göz önünde bulundurmaya
çalışacağım bir ince eleştiri örneği; “İnternet’teki yazınızdan
konuşmam esnasında bir hata yaptığımı zannediyorum. Galiba Musa
Kunduk Paşa diyeceğime oğlu Bekir Sami Kunduk’un adını vermişim.
Buda sizi tarih olarak yanıltmış olmalı. Eğer böyle bir hata
yapmış isem özür dilerim.”
“Muhacirin Hicrandır Ömrünün Yarısı”. Bilmem ki bir kitabın adı
kendini nasıl bu kadar güzel tanımlayabilir. Hele okumayı bir
bitireyim, yolculuk sırasında beni dolayacağı anıları da sizinle
paylaşmaya çalışacağım ve soluk alabildiğim sürece de yürüyeceğim.
Çünkü biliyorsunuz halkıma sözüm var.
(…)
Sözün kısası
güzelim;
Seni sarsmamalı
En sağlam bildiklerinin yıkılışı
Yıldırmamalı seni
En yılmaz bildiklerinin yılgınlığı
Yürümeli, yürümelisin
İnancın doğrultusunda sağlam adımlarla
Taaa ki…
Ereğine varıncaya dek
ya da ölünceye…” |