|
Herkesler gibi benim de uykumun kaçtığı geceler olur. Uykunuz
kaçtığında, elde uzaktan kumanda, Tv. kanalları arasında
gezindiğiniz oluyordur sizin de …
Bu gezinti sırasında kimileyin sizi kendine çeken, içine alan,
“uykusuz kaldığıma değdi” dedirtecek bir program yakalar ona
kilitlenirsiniz… Yarım kalmış bir kitabı okumaya dalarsınız
kimileyin… Dergilere, gazetelere, sitelere yazma çabası içinde
iseniz, henüz bitiremediğiniz, bağlayamadığınız bir yazınızı
bitirme şansı yakalayabildiğiniz de olur… Kim bilir, kimileyin de
sayıları artık az olmayan Kafkas sitelerini dolaşıyorsunuzdur..
İşte böyle uykumun kaçtığı bir gece, artık sabaha karşı. Kafkas
sitelerini dolaşıyorum. Uğradığım Nart Ajans’ta, “Bedel Ödemek”
başlığı ile CircassianCanada sitesinde, “Dağarcık” adlı köşede
yayımlanmış yazımı görünce seviniyorum. Sevinilmez mi? Çünkü kişi
genelde, düşüncelerini paylaşabilmek için yazmaz mı? En azından
yazdıklarını yayımlamasının amacı düşünceleri daha çok kişi ile
paylaşmak değil mi?
Yazılarımı, düzenli yazmaya çalıştığım CC sitesi dışında bir
sitede görmek beni gerçekten sevindirmişti… Ve düşüncelerimizi
daha çok kişi ile paylaşmamızı sağlayan, sitelerin emekçilerine
içimden bir kez daha teşekkür ettim.
Yazıya yorumlar da eklenmişti doğal olarak. Üzücüdür ki, daha
önceki birçok eleştiriden alıştığımız gibi yorumların çoğunluğu,
kendileri ile farklı görüşte olduğumuz, kendilerine aykırı gelen
şeyler söylediğimiz, Anavatan Adıghelerinin bağımsızlık
düşlemediklerini dile getirdiğimiz için, “ruhumuzu sattığımız”
görüşünde olanlardan gelmişti. Anavatanı bugüne getirenlere
rağmen, Bağımsız Birleşik Kafkasya’yı nasıl, hangi dünya
güçlerinin desteği ile, kurabilecekleri, destekleyen güçlerin
hangi amaçla bu desteği verecekleri, Rusya Federasyonu’na karşın
bağımsızlığın şansı, günümüzde bağımsızlığın anlamı, bir devletin,
hele nüfusu az halklara kurdurulan bir devletin, gerçekten
bağımsız olup olamayacağı, bağımsızlık denen olgunun bir küresel
gücün etki alanından çıkıp bir başka küresel gücün etki alanına
girmek olduğu… öyleyse bunun, ne için ve ne pahasına yapılması
gerektiği irdelenmemişti hiç. Zaten nedense konu hiç böyle
irdelenmiyordu.
Evet güzel(!) sıfatlarını genç arkadaşlar da esirgememişti benden.
Ne kadar üzücüdür ki bu genç arkadaşlar da benzer düşüncedeki
ağabeyleri gibi bağımsızlığın, mahalle bakkalından, ucuz bir
çikolata gibi kolayca alınabileceğini sanıyorlardı anlaşılan. Ne
Amerika, ne Rusya havasındaki Jıneps Gazetesi de bağımsızlık,
birlik, demokrasi ve özgürlüğü dillerine dolamış olmalarına
karşın, bağımsızlık, birlik, demokrasi ve özgürlüğü, hangi ülke
yada halklar için güya amaçladıklarını nedense, bir türlü dile
getirmiyorlardı. Bağımsızlık’tan amaçları Kafkasya
Cumhuriyetlerinin bağımsızlığı, birlikten amaçları, dilleri
yönetimleri, konumları farklı Kafkas cumhuriyetlerinin birliği ise
eğer, Jıneps grubunun, çok ciddi eleştiriler yönelttikleri
emperyal çizgi ile aynı paydada buluştuklarını, anlamamaları da
anlaşılır gibi değildi.
Oysa şu son yıllarda Ortadoğu’da yaşananlar o kadar öğretici,
Kuzey Irak’ta Kürt Devleti’ni hangi gücün kurmakta olduğu o kadar
açıktı ki… Devletlerin nasıl kurulduğunu da Sayın Mahir Kaynak,
CC’deki köşeme de taşıdığım yazısında, anlamak isteyenler için o
kadar anlaşılır bir şekilde dile getirmişti ki:
“Devlet kurmak
Devletleri halkın yada bir kadronun kurduğuna inanılır. Oysa bugün
dünyada var olan iki yüze yakın bağımsız devletin pek azı bu
şekilde kurulmuştur. En son bağımsızlık örneği olan SSCB’nin
dağılmasından sonra ortaya çıkan devletlerin hemen hiçbirinin
bağımsızlığında ne halkının ne oralarda var olan kadroların rolü
yoktur. Bir sabah uyandıklarında bağımsız olduklarını
görmüşlerdir.
Üstelik bağımsız devlet olmanın herhangi bir ön şartı da yoktur.
Birbirinin fotokopisi gibi olan Araplar sayısız devletlere
bölünmüştür. Birbirine hiç benzemeyen Yugoslav halkı, bir dönem,
üniter bir devlet olarak varolmuştur. Devletlerin büyük
çoğunluğu, siyasi şartlar ve ihtiyaçlara göre, büyük güçler
tarafından yaratılır.
Bugün Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmak peşinde olduğu
söyleniyor. Bu çapta ve vasıfta bir halk, kendi başına devlet
kuramaz. Bunu Kürtleri küçümsediğim için söylemiyorum ve birkaç
yüz bin kişilik bağımsız devletlerin olduğunu da biliyorum.
Bu durumda konunun iki tarafı da, yani hem Kürtler hem de Türkiye
ciddi bir yanlışlığın içindeler. Kürtler dünyadaki şartların
uygunluğunu irdelemeden bir maceraya atılıyor, Türkiye de aynı
nedenle Kürtleri ayrılıkçılıkla itham ediyor.
Vardığım sonuçlar yanlış olabilir ama metodumun geçersiz olduğunu
düşünmüyorum ve bir devletin kurulmasının halkların ve onları
temsil edenlerin niyetleriyle değil, dünyadaki siyasal şartların
böyle bir yapıyı gerektirip gerektirmediğine bakılarak
anlaşılacağını söylüyorum.
Ülkemizde terör başladığında hemen bir bölücü hareket olduğuna
karar verildi. Ben bunun hem dünya şartları açısından, hem de
harekete katılanların gücü açısından mümkün görmüyordum. Bir Kürt
devletinin Kuzey Irak’ta kurulacağını 1990 yılında söyledim ve bu
söz değil yazılı bir beyanat olarak yayınlandı. Ülkemizdeki terör
hareketlerinin bağımsızlıkla sonuçlanamayacağını söylemem onları
savunma olarak algılandı. Oysa silahlı bir isyan da suçtu ve
idamla cezalandırılırdı. Hareketi silahlı bir isyan hareketi
olarak nitelemek onları kurtarır mıydı yoksa bölücü olurlarsa iki
kere mi idam edilirlerdi? Ayrılıkçı bir hareketin halkın tüm
sınıflarını kapsayacağı, sınıf temeline dayalı bir siyasal
hareketin bölücü olamayacağı düşünülmedi. Hareketi bölücü olarak
nitelemenin ve bu yönde sürekli yayın yapmanın uyuyan etnik
farklılığı gün yüzüne çıkaracağını, başkalarının yapmak istediğini
kolaylaştıracağını düşünüyordum. Oysa olayın siyasi ve sınıfsal
boyutunu öne çıkarmak ve tartışmayı bu çerçeveye sokmak etnik
söylemlerin dozunu önemli ölçüde hafifletecekti.
Kürt hareketi hem Avrupa ülkelerinin hem de ABD’nin yakından
ilgilendiği bir alandı ve bunların siyasi hedeflerinin ne olduğunu
saptamak gerekiyordu. Biz kolay yolu seçtik ve bunların ülkeyi
bölmek istediğine karar verdik. Oysa ben farklı iki proje
görüyordum. AB, Kürtlerin Türkiye’den ayrılmasından yanaydı ve
bunların o zamanki Irak devletinin içinde yer almasını istiyordu.
Böylece AB üyesi olacak Türkiye’nin birlik içindeki gücü ve etkisi
sınırlandırılacak, Irak’ı da kontrol altına alacaklarını
düşündükleri için, bölgenin su ve enerji kaynaklarını, Türkiye
gibi güçlü bir ülkenin aracılığı olmadan, doğrudan kontrol
edeceklerdi. ABD farklı bir politika izliyordu. Türkiye’nin tek
uluslu bir devlet olması yerine çok uluslu bir yapıya kavuşmasını
ve bölgedeki etkinliğinin artmasını istiyor ve Türkiye’yi ekonomik
ve siyasi açıdan kontrol ederek bölgedeki etkinliğini pekiştirmeyi
düşünüyordu. Şöyle bir benzetme yapmıştım: Türkiye’yi boyalı bir
su gibi düşünün. Eğer suyun miktarı artar ama boya aynı kalırsa
renginiz açılır. Boya gücünüzdür ve ABD’nin politikasını buna
benzetebilirsiniz.
Kürtler farklı olmanın devlet kurmaya yetmeyeceğini görmeli,
olayın siyasi boyutlarını düşünerek büyük bir gücün ortağı mı
olmanın yoksa küçük ve kullanılan bir yapı mı oluşturmanın daha
doğru olacağına karar vermelidir. Türkiye, siyasi projeyi
değerlendirmeden, politika üretmekten vazgeçmelidir.
Star Gazetesi 17.09.2006”
Tüm bu gerçeklere, dünya dengelerini biliyor görünmelerine karşın,
“Jıneps grubunun bu aymazlığı, söylemlerinin içini
doldurmayışları, kendi sorunlarımızı, derinlemesine bilmiyor
olmalarından mı kaynaklanıyor acaba” diye düşünmezlik edemiyorum.
Diğer yandan da dünya kurulalı beri, egemen güçlerin, halkları
için çok güzel şeyleri düşleyenleri, halklarını gerçekten çok
sevenleri de, halklarının çıkarına ters düşen eylemleri yaptırmak
için kullanabildikleri gerçeğini göremeyişlerini de
anlamlandırmakta zorlanıyorum.
Yine de Jıneps Grubunun, daha önceleri, hemen her bildirisine
eklediği, hem de Rusya Federasyonu’na yönelik “Abhazya’ya
uygulanan ambargo kalksın” sloganından son zamanlarda vazgeçmiş
olması, kendi özelimizi anlamaya başladıklarının bir göstergesi
gibi algılanamaz mı? Vize vermeyerek, gemilerin yanaşmasına izin
vermeyerek, uçak kaldırmayarak uyguladıkları ambargoya karşın,
ambargoyu uygulayan ülke vatandaşlarının, Abhazya’ya gidişlerini,
çift girişli vize uygulaması ile sağlayan Rusya Federasyonu’nu,
Abhazya’ya ambargo uyguluyor olmakla suçlamanın saçmalığını
anlayabildiklerini ummak iyimserlik mi olur?..
Batum’a iç hat seferi başlatan THY’ı, Soçi’yi de aynı kapsama
almak isterse, Rusya Federasyonu’nun, karşı çıkmak bir yana
destekleyebileceğini anlamış olmazlar mı? Yada Abhazya Devlet
Başkanı Sayın Bagapş’ın engellenen Türkiye ziyaretine karşın,
engelleyenlerin kimler olduğu bilinirken, “Abhazya’ya uygulanan
ambargo kalsın” akıllıca bir söylem olur mu? Yada bu söylemi
sürdürmek, Çok eskilerde ambargo kararı almış olan Bağımsız
Devletler Topluluğu’nun en güçlü büyük üyesi Rusya
Federasyonu’nun, Abhazya’ya ambargo uygulamak bir yana,
Abhazya’nın en güçlü dayanağı olduğunu bilmemek, yada bile, bile
yanlışı söylemek anlamına gelmez mi? Günümüzde atılacak her
adımın, Abhazya’nın bağımsızlığının tanınmasına, yönelik olması
gerekmez mi?
Özetle Jıneps grubu da artık rüştünü ispat etmeli, bağımsızlık,
birlik, demokrasi ve özgürlük, kavramlarının içi
doldurulmalı,. bağımsızlık, birlik, demokrasi ve özgürlüğü hangi
ülke ve halklar için amaçladıkları açıklanmalıdır. Bu yapıldığında
ancak amaçlarının, dünya güçlerinin politikaları ile ne kadar
uyumlu dolayısı ile de ne kadar gerçekçi olduğu
tartışılabilecektir. Çünkü siyasette soyut kavramların yeri
yoktur.
Örneğin eğer, bağımsızlıktan amaçları, Kafkasya Cumhuriyetleri’nin
bağımsızlığı ise, bu amacın, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Atatürk’ün
belirlediği ve hemen her gün yinelenen “Yurtta sulh, cihanda sulh”
politikası ile bağdaşmadığı ortaya çıkacaktır. Ülkede ve dünyada
barışı amaçlamış Türkiye Cumhuriyeti, güçlü komşusunun “iç
işlerine karışmak” olarak algılayacağı kesin, bu tür çalışmalara
izin verecek midir? Bu düşü görenler düşlerinden uyanmasınlar diye
Türkiye Cumhuriyeti’nin, güçlü komşusu ile ilişkilerini bozacak
çalışmaları destekler mi? Türkiye Cumhuriyeti, devlet kulağa hoş
gelen soyut kavramlar, yada çok sevdiği Çerkes kökenli
vatandaşlarını gücendirmemek uğruna, bir komşu devletle
ilişkilerini bozmayı göze alır mı? Yada Çerkes kökenli Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlarının, Türkiye Cumhuriyeti’ni böylesi bir
ikilemle karşı karşıya bırakacak söylemlerde bulunmaları doğru mu?
Acıdır ki, herkeslerin düş kurmakta özgür olduğunu, ancak dile
getirilen “düş”ün birilerine, politikamıza zarar verdiği ölçüde
düş olmaktan çıktığını ne kadar anlatmaya çalışsak da,
somutlaştırıldığı ölçüde gerçekçilikten uzaklaşacağını bildikleri
söylemlerinin içini doldurmayacak, eleştiri diye güzel(!)
sıfatlarını sıralayacaklardır..
Burada izninizle kendimi yinelemek gibi olacaksa da Sayın Mahir
Kaynak’ın 19.05.2007 günkü Star Gazetesi’nde çıkan, daha önce de
sizle paylaştığım yazısının bir bölümünü anımsatayım. Hani
Jınepsçiler de Ne Amerika Ne Rusya diyorlar ya…
“…En muhteşem mitingler yaşam biçimimiz üzerindeydi ve
sloganların arasına yerleştirilen ‘Ne AB ne ABD, tam bağımsız
Türkiye’ ifadesinin somut karşılığını kimse bilmiyordu. Yani böyle
bir konumun nasıl mümkün olacağı, bunun gerçekleşmesinin yolunun
ne olduğu hakkında tek söz bile söylenmiyor, buna yönelik bir
projesi olan bir tek kişi bile bulunmuyordu. Siyaset, güzel söz
söyleyen ve her fikri savunmayı bilen münazaracıların (Bizce
sanal kahramanların) işi haline geldi. “
Yine siyasete dolandım. Halbuki anılara dolanmak için klavye
başına oturmuştum. Nart Ajans web sitesindeki yazıya gelen
yorumlardan yola çıkmıştık değil mi. İşte bunlardan biri yukarıda
değindiğim ve artık kanıksadıklarımdan çok farklıydı. Gerçi o da
özünde söylenenleri, değil söyleyeni hedef almış diğerleri ile
aynı yöntemi benimsemişti. Dile getirdiği olay da genç
arkadaşımızın anlattığından çok farklıydı ve beni epeyce gerilere
götürmüş, anılara dolamıştı…
Genç arkadaş benimle ilgili olarak sadece Ankara Derneği’nde
anlattığım bir taksi ücreti ödeme öyküsünü anımsıyordu, onu
yazmıştı. Olayı anlatmadan bir taksicinin benden taksi parasını
almış olduğuna şaşırmış olmamı, beni küçümser bir eda ile
anlatmıştı… Acı, acı gülümsedim. Olayları birebir yaşayanlarımızın
anılarımızı mutlaka kağıda dökmemiz gerekliliğine bir kez daha
inandım. Anlatılmaz, yazılmaz ise, böylesi ön yargılıların, yada
en azından dinlediğini anlayamayan, kavrayamayanların anlatımları
ile olayların çarpık olarak belgeleneceği korkusunu bir kez daha
yaşadım. Daha önce de bir yazımda dile getirmiştim. “Anıdır, her
anı gibi özneldir” de denebilecektir. Ama aynı olayın birkaç
anlatımını karşılaştıranlar gerçeklere de ulaşabilecektir. Onun
için anılar mutlaka ama mutlaka yazılmalıdır.
Taksi parası olayı mı?...
Anılara dolandım… “Ne güzel şeyler yapabilmişiz geçmişte” demekten
de kendimi alamadım. Yıl 1994 Sevgili Sülü, Rahmetli Süleyman
Yançatoral’ın ve dönemin Ankara Radyosu Müdür Yardımcısı Sevgili
Faruk Ermemiş’in büyük çabaları ile 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk
Bayramı’na Adıghey’den bir çocuk grubunun katılmasını sağlamıştık.
O günleri bizlerle paylaşma şansını yakalayanlar anımsayacaktır.
Bizim çocuklar biraz iriceydi. Kendilerini ağırlayan gerçekten
çocuk yaştakilerle yan yana geldiklerinde görünüm biraz da tuhaf
oluyordu ama bu, ev sahibi çocuklarla konukların birbirini
sevmelerine engel olmamıştı. Bizim çocukların bısımleri,
Bahçelievler İlkokulu öğrencileri idi. Birbirinin dilini bilmemek
de ev sahiplerinin Türk, konukların Çerkes olması da çocukların
birbirini, anne babaların çocuklarımızı sevmesine engel olmamıştı.
Dernekte verilen ve ev sahibi anne-babalarla çocuklar ve TRT
yetkililerinin da konuk edildiği çaya, katılan herkesler bir duygu
seli, bir sevgi seli anaforuna kapılmıştık.
Evet 23 Nisan Atatürk’ün Türk çocuklarına, Türkiye Cumhuriyeti’nin
tüm dünyaya armağan ettiği, barışı, sevgiyi besleyen, benzeri de
olmayan en güzel bayram olmalı. Ertesi yıl da Kaberdey’den bir
grup çağrılmıştı ama nedense bu güzel uygulama
gelenekselleştirilemedi. Son yıllarda gündeme bile alınmıyor. Her
23 Nisan şenliğine bir çocuk grubumuzun davetini sağlamak daha
önemli olmalı, etkileyemeyecekleri devlet politikalarını sanal
ortamda eleştirmekten.
Bir çok arkadaşımız bu günleri kameraları ile tespit etmişti. Bu
örnek çalışmalar neden unutulur gider.. Neden bu güzel
çalışmalardan çeşitli vesileler ile söz edilmez, yenileri
gerçekleştirilmez… Ankara’daki dernek yöneticileri ile her
karşılaştığımızda gündeme getirdiğimiz eleştirdiğimiz konulardan
biri de bu. Neden güzelim dernek merkezinin bir odası, video-DVD
odası olarak ayrılmaz. Anavatan Tv.lerince kendilerine armağan
edilmiş, neredeyse on yıldır bir köşede bekletilen, en az elli
saatlik çeşitli konulardaki programlar neden ilgi duyanlara
sunulmaz… Anlamak gerçekten çok güç…Kimileyin “acaba kasıt mı var”
dedirtecek kadar anlaşılması güç…
Sözünü ettiğim günlerde, TC yetkililerinin RF’na bağlı cumhuriyet
yetkililerini resmen davet etmesi mümkün değldi. Sovyetler Birliği
dağılmış, taşlar henüz yerli yerine oturmamıştı. Cumhuriyet
yetkililerinin resmi davetinin Rusya Federasyonunu
gücendirebileceğinden çekiniliyordu. Türkiye için asıl olan
geçmişte de olduğu gibi günümüzde de Rusya ile ilişkileri idi.
Cumhuriyetlerin politikalarının Rusya Federasyonu politikaları ile
paralel olduğu, Cumhuriyetlerle geliştirilecek ilişkilerin,
Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki iyi
ilişkilerin pekişmesine katkıda bulunacağı, heri iki büyük ülke
yönetimlerince anlaşıldığı ölçüde ancak, kuşkular dağılacak, resmi
davetler de olabilecekti. Ancak yöneticilerimizin resmen davet
edilmeleri mümkün olmamakla birlikte yapılabilecek şeyler de
olmalıydı.
Ben de Adıghéy Cumhuriyeti Başkanı Sayın Carım Aslan’ın Danışma
Kurulu üyelerinden biriydim. Davet edilen çocuk grubu ile birlikte
yetkililerden bir delegasyon oluşturulmasını önerdim. Kabul edildi
ve böylece, Başkan Yardımcısı ve Dış İşleri Bakanı Hacıbeykue
Ruslan, Ekonomiden sorumlu Karabat Aslan, Radyo Tv Kurumu Başkanı
Ç’eraşe Aslanbeç, ve benim de bulunduğum delegasyon, Çocuk grubu
ile birlikte Türkiye’ye gelmiş oldu. Ankara’da delegasyona, Rusya
Federasyonu Dış İşleri Bakanlığı görevlisi olarak Ankara’da
bulunan Becane Murat da katılmıştı. Birçok bakan ve kurum
yetkilisi ile görüşmeler yapan, protokoller imzalayan delegasyon,
dönemin TC. Dış İşeri Bakanı Sayın Hikmet Çetin tarafından da
kabul edilmiş ve bu görüşme TRT’den birinci haber olarak
verilmişti.
Türkiye’ye son gelişimde, bu ziyaretimiz sırasında hiç yanımızdan
ayrılmayan ve olayları kamerası ile tespit eden Sevgili Bislan
Hurmi, hazırladığı iki DVD diski armağan etmişti bana. Yaş kemale
erince anılar daha bir canlanıyor olmalı. Hele, ekrandan yansıyan
görüntülerle olayları yeniden yaşama şansı bulduğunuzda. Sevgili
Bislan’a bu güzel armağanı için teşekkür ediyorum.
Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi yetkilileri ile görüşüldüğü ve ne
gibi anlaşmalar yapılabildiğinin ayrıntısını daha sonraki bir
yazıya bırakıp, taksi parası konusuna dönmezsem, yazılarımdan
uzunluğundan yakınanların ellerinden nasıl kurtulurum.
Delegasyonumuz konuk yöneticilerle birlikte Ankara Otelinde
kalıyordu. O gün erkenden Sanayi ve Ticaret bakanı ile görüşecek
ve bir ikili protokol imzalayacaktık. Süleyman bizlere arabasını
bırakmıştı. Ancak Ankara bir hayli büyümüş değişmişti. Benim
kullandığım araba ile gitmeye kalkarsak, randevumuza yetişememe
ihtimali bir hayli büyüktü. Taksi ile gitmeyi daha uygun bulduk ve
Otel önündeki taksilerden biri ile yola çıktık. Elimizde masaya
konabilecek cinsten küçük Adıghe Bayrağı… Adıghece konuşuyor Sayın
Bakan ile neler konuşmamızın daha iyi olacağını yeniden gözden
geçiriyorduk.
Taksi şoförü iri yarı bir genç, Elimizdeki bayrak dikkatini çekmiş
ne olduğunu sormuştu. Konukların Adıghey’den geldiğini, elimizdeki
bayrağın tarihi Adıghe bayrağı olduğunu, artık Adıghey Cumhuriyeti
bayrağı olduğunu, sağımdaki beyin Adıghey Cumhuriyeti Başkan
yardımcısı olduğunu… anlattım. Delikanlı, yarı arkaya dönük,
bayrağı elimizden kaptığı gibi öpüp koklamaya, ağlamaya başlamasın
mı.. O da Adıghe imiş. Adıghe bayrağını ilk defa görüyormuş… Bir
Adıghe yetkilisi ile tanışmış olması kendisi için büyük bir
şansmış.. Şoförümüz çok duygulanmış olmalıydı … O hali bizleri de
etkilemişti..
Bir duygu karmaşası içine düşmüştük.. Her birimizin ayrı, ayrı
yaşadığı bir duygu karmaşası.. Göz yaşlarımız yanaklarımızda
kendisine yol açmıştı bile … Derin düşünceler… sessizlik… Derken
Sanayi Bakanlığı’nın önüne gelmişiz. Şoförümüzün, “Geldik abi,
Bakanlık burası” sözü ile kendimize geldik. Bu denli ilgilenen, bu
denli duygulanan, bu denli ağlayan, bu denli ağlatan bir Adıgheye,
utana, sıkıla ama gerektiği için “Borcumuz ne kadar” diye
sormuştum. Adıghe delikanlısının hiç tereddüt geçirmeden verdiği
“Altmış bin lira abi” yanıtı, sihri bozmuş, bizleri daldığımız
düşlerden uyandırmıştı… Halbuki düşler ne güzeldi…
Dernekteki bir sohbette bu olayı dile getirmiş, Çerkes
delikanlısının iki davranışı arasındaki çelişkinin altını
çizmiştim. Taksi ücreti ödediğimize değil, konuğumuzun daldığı
tatlı düşten uyandırılmış olmasına üzüldüğümü dile getirmiştim…
Adı geçen yazıyı yazarken de doğrusu bu olayı örneklemek hiç
aklıma gelmemişti.
Halbuki sadece bu küçük olay bile, “Bedel Ödemek” adlı yazımda
dile getirdiğim gibi, bedeli, hep anavatan kesiminin ödediği,
diasporanın bedel ödemediği, ödemeye de niyetli olmadığı gerçeğini
doğrulamıyor muydu?
Bu duygularla, olayı yeterince anlamadıysa bile beni anılara
doladığı için genç arkadaşıma teşekkür ediyorum. Evet anılar
mutlaka yazılmalı, Mutlaka gerekli… Kimileyin de güzel oluyor
anılara dolanmak … Ama elbetteki asıl olanın yürümek, yürümek
olduğu da unutulmamalı. Bu bölümdeki yazıların başlığını :“Anılara
Dolanık Yürümek” olarak seçişimiz hiç durmamak gerektiğine olan
inancımızdan.
“…ve soluk alabildiğim sürece de yürüyeceğim değerli arkadaşlar.
Çünkü biliyorsunuz yıllarca öncesinden halkıma sözüm var.
“(…)
Sözün kısası güzelim;
Seni sarsmamalı
En sağlam bildiklerinin yıkılışı
Yıldırmamalı seni
En yılmaz bildiklerinin yılgınlığı
Yürümeli, yürümelisin
İnancın doğrultusunda sağlam adımlarla
Taaa ki…
Ereğine varıncaya dek
Ya da ölünceye…” |