|
Senin adın ne bakayım? Jacqueline mi, Lucienne mi, Margot mu?
Lucien kıpkırmızı oldu
ve Benim adım Lucien, dedi. Küçük bir kız mıydı, değil miydi artık
pek bilmiyordu.
Birçok kimse onu küçükhanım diye öpmüştü. Herkes onu ince
kanatlarıyla, uzun mavi
elbisesiyle, küçük çıplak kolları ve lüle lüle kumral saçlarıyla
pek sevimli buluyordu.
İnsanların birdenbire onun artık küçük bir oğlan çocuk olmadığına
karar vereceklerinden
korkuyordu. Boşu boşuna karşı koydu; kimse onu dinlemezdi, ancak
uyurken elbisesini
çıkarmasına izin verilirdi, sabahleyin uyanınca da elbiseyi
ayakucunda bulurdu ve çişini
yapmak istediği zaman da, gündüz Nenette'in yaptığı gibi
entarisini kaldırması ve topuklarının
üstüne çömelmesi gerekirdi. Herkes ona Benim küçük güzel kızım,
derdi. Belki de böyledir,
ben küçük bir kızımdır.
Kendini içinden ne kadar yumuşak hissediyordu, sesi de
dudaklarından tatlı ve ince
çıkıyordu; belki bu birazcık tiksindiriciydi; yumuşak hareketlerle
herkese çiçek de sunardı;
kollarını dolayarak kucaklaşmak isterdi. Lucien düşündü: böyle bir
şey gerçekten olamaz.
Böyle bir şey gerçekten olmayınca pek seviyordu, ama Mardi Gras
günü daha fazla eğlenmişti. Ona Pierrot kılığı giydirmişlerdi,
Riri'yle birlikte bağıra çağıra koşup zıplamıştı ve
masaların altına saklanmışlardı. Annesi ona saplı gözlüğüyle
hafifçe vurdu. Küçük oğlumla
iftihar ediyorum. Gösterişli ve güzel kadındı, bütün bu hanımların
en tombulu, en irisiydi.
Beyaz bir örtüyle kaplı uzun büfenin önünden geçtiği zaman bir
kupa şampanya içmekte olan
babası, Lucien'i Koca adam! diyerek yerden kaldırdı. Lucien'in
ağlamak ve I-ıh, demek
isteği duydu içinden. Portakal şerbeti istedi, çünkü şerbet
buzluydu ve içmesi yasaklanmıştı.
Ama küçücük bir bardağa iki parmak koyarak verdiler. Şerbetin
yapış yapış bir tadı vardı ve o
kadar da buzlu değildi: Lucien, çok hasta olduğu zaman içtiği
hintyağlı portakal şerbetlerini
düşünmeye koyuldu. Hıçkıra hıçkıra ağladı ve otomobilin içinde
babasıyla annesinin arasına
oturmuş olmayı pek avundurucu buldu. Anne, Lucien'i kendine doğru
çekip bastırıyordu,
sıcaktı ve güzel kokuyordu, her şeyi ipektendi. Zaman zaman,
otomobilin içi tebeşir gibi
beyaz oluyor, Lucien gözlerini kırpıştırıyor, annesinin
elbisesinin göğüs kısmındaki
menekşeler gölgeden çıkıyor ve Lucien birden onların kokusunu
içine çekiyordu.
Yine de birazcık hıçkırıyordu, ama kendini nemli ve pırıltılı
hissediyordu, biraz da yapış
yapış, portakal şerbeti gibi. Küçük banyoluğunun içinde suyla
oynamayı severdi ve annesi
kauçuk süngerle onu yıkasaydı. Bebekliğinde olduğu gibi, anne ve
babasının odasında
yatmasına izin verildi. Güldü ve küçük yatağının yaylarını
gıcırdattı, babası da Bu çocuk pek
afacan, dedi. Biraz portakal çiçeği suyu içti ve babasını üzerinde
yalnız gömlekle gördü.
Ertesi gün, Lucien bazı şeyleri unutmuş olduğundan emindi. Gördüğü
düşü çok iyi
hatırlıyordu: Annesi ve babası melek elbisesi giymişlerdi, Lucien
çırılçıplak oturağına
oturmuştu, trampet çalıyordu, baba ve anne onun çevresinde
uçuşuyorlardı; bu bir
karabasandı. Ama, düş görmeden önce bazı şeyler olmuştu, Lucien
uyanmak zorunda
kalmıştı. Hatırlamaya çalışınca, akşamleyin yakılan gece lambasına
tıpatıp benzeyen mavi
küçük bir lambayla aydınlatılmış karanlık uzun bir tünel
görünüyordu, anne ve babasının
odasında. Bu karanlık ve mavi gecenin içinde gerçekten bir şey
olup bitmişti -beyaz bir şey.
Annesinin ayakları yanında yere oturdu ve trampetini aldı. Annesi
Niçin bana gözlerini
dikmiş bakıyorsun, şekerim? dedi. Lucien gözlerini indirdi ve Bum,
bum, tararabum! diye
bağırarak trampetine vurdu. Ama kadın başını çevirince ona inceden
inceye bakmaya
koyuldu, sanki ilk kez görüyordu onu. Kumaştan yapılma gülüyle bir
entari. Lucien entariyi
iyi biliyordu, yüzü de. Bununla birlikte artık benzer değillerdi.
Birdenbire böyle olduğunu
sandı; olup biteni biraz olsun daha da düşünseydi aradığını
buluverecekti. Tünel kül rengi
solgun bir günışığıyla aydınlandı ve bazı şeylerin de kıpırdadığı
görülüyordu. Lucien korktu
ve bir çığlık attı: tünel kayboldu. Neyin var yavrucuğum? dedi
annesi. Yanına diz çökmüştü
ve kaygılı bir hali vardı. Kendi kendime eğleniyorum, dedi Lucien.
Anne güzel kokuyordu,
kendine dokunmayacağından korktu, ona tuhaf gözüküyordu, baba da
öyle. Onların odasında
bir daha uyumamaya karar verdi.
Sonraki günler anne hiçbir şeyin farkına varmadı. Lucien her zaman
etekliklerinin içindeydi,
her zaman olduğu gibi, gerçek küçük bir erkek gibi kadınla
gevezelik ediyordu. Kendine
Kırmızı Şapkalı Kız'ı anlatmasını istedi ve anne onu dizlerinin
üstüne oturttu. Kurttan ve
Kırmızı Şapkalı Kız'ın büyükannesinden söz etti, bir parmağı
havada, gülümseyerek ve ağır
ağır. Lucien ona bakıyor, E sonra? diyordu ve bazı bazı boynundaki
saç lülelerine
dokunuyordu, ama onu dinlemiyordu, gerçek annesi olup olmadığını
kendi kendine
soruyordu.
Hikayesini bitirince ona Anne, bana küçük bir kız olduğun zamanı
anlat, dedi. Anne de
anlattı. Ama belki de yalan söylüyordu. Belki de eskiden küçük bir
oğlan çocuktu ve ona
entariler giydirmişlerdi -Lucien'e olduğu gibi, geçen akşam- bir
kıza benzemek için böyle
giyinip durmuştu. Tereyağ gibi yumuşak güzel tombul kollarını
ipekli kumaşın altından uslu
uslu elledi. Annenin entarisi çıkartılsa ne olurdu, babanın
pantolonları giydirilse? Belki
annede hemencecik bir kara bıyık çıkardı. Bütün gücüyle annesinin
kollarını sıktı, anne kendi
gözünde korkunç bir hayvana dönüşüveriyor gibi bir izlenime
kapıldı -ya da panayır
yerindeki gibi sakallı bir kadın olurdu belki de.
Kadın ağzını kocaman açarak güldü, Lucien kırmızı dilini ve
boğazının dibini gördü. Pisti,
içine tükürmek istedi. Ha ha ha! diyordu annesi, nasıl da
sıkıyorsun, yavrucuğum! Çok
kuvvetli sık beni. Beni sevdiğin kadar kuvvetli. Lucien gümüş
yüzüklerle dolu güzel
ellerinden birini aldı ve onu öpücüklere boğdu. Ama ertesi gün,
anne, Lucien'in yanında
otururken ve oturağının üstünde onu elleriyle tutarken ve ona Et,
Lucien, et şekerim, n'olursun, derken Lucien birden çişini tuttu
ve ona, biraz nefes nefese, sordu: Ama sen
benim sahici annem misin, sahici? Kadın ona, Küçük aptal, dedi ve
şimdi çişinin olup
olmadığını sordu. O günden sonra Lucien annesinin güldürü
oynadığına inandı ve ona
büyüdüğü zaman evleneceğini hiç söylemedi. Ama bu güldürünün ne
olduğunu pek
bilmiyordu.
Tüneli gördüğü gece hırsızlar anne ve babasını yataklarından
almaya gelmiş olabilirler ve
onların yerine bu ikisini koymuş olabilirlerdi. Ya da bunlar
sahici annesi ve babasıydılar da
gündüz bir rol oynuyorlardı, gece de başka oluyorlardı. Lucien
sıçrayarak uyandığı ve Noel
gecesi, onları şömineye oyuncakları koyarken gördüğü zaman oldukça
şaşırdı. Ertesi gün
Noel babadan söz ettiler ve Lucien de onlara inanır gibi yaptı. Bu
onların rolünün içindeydi
diye düşünüyordu. Oyuncakları çalmış olmaları gerekiyordu. Şubat
ayında, kızıla yakalandı
ve çok eğlendi.
İyileşince yetim oyunu oynamayı adet edindi. Kestane ağacının
altına, çimenliğin orta yerine
oturuyordu, ellerini toprakla dolduruyor ve düşünüyordu: Bir yetim
olurdum, adım Louis
olurdu. Altı günden beri yemek yememiş olurdum. Hizmetçi kadın
Germanie, öğle yemeği
için ona seslendi ve masada oyununa devam etti. Anne ve baba
hiçbir şeyin farkında
değillerdi.
Onu bir yankesici yapmak isteyen hırsızlar tarafından alıp
götürülmüştü. Öğle yemeğini
yiyince kaçardı, gider onlara haber verirdi. Az yemek yedi, az su
içti, Koyuncu Meleğin
Hanı'nda karnı acıkmış bir adamın ilk yemeğinin hafif olması
gerektiğini okumuştu.
Bu çok eğlenceliydi, çünkü herkes oyun oynuyordu. Baba ve anne,
baba ve anne olma oyunu
oynuyordu. Anne pek üzgün olma oyunu oynuyordu, çünkü yavrucuğu
pek az yemek yemişti,
baba gazete okumak ve zaman zaman Lucien'in önünde Badabum, koca
adam! diyerek
parmağını oynatma oyunu oynuyordu. Lucien de oynuyordu, ama sonunu
nasıl getireceğini
artık pek iyi bilmiyordu. Yetim mi? Yoksa Lucien mi olmak?
Sürahiye baktı. Suyun dibinde
oynaşan kırmızı küçük bir ışık vardı ve kara kıllarıyla, büyük ve
ışıklı sürahinin içindeki
babasının eli olduğuna insan yemin ederdi. Lucien'de birdenbire
sürahinin de sürahi olma
oyunu oynadığı izlenimi uyandı. Sonunda yemeklere pek az dokundu
ve öyle acıktı ki
öğleden sonra bir düzine erik çalmak zorunda kaldı; az kalsın
midesini bozuyordu. Lucien
olma oyununu oynamanın canına yettiğini düşündü.
Gelgelelim kendini bu işten alıkoyamıyordu ve her zaman oyun
oynuyormuş gibisine
geliyordu. Pek çirkin ve pek ciddi olan Bay Bouffardier gibi olmak
isterdi. Akşam yemeğine
geldiği zaman Bay Bouffardier Saygılarımı sunarım, hanımefendi,
diyerek annesinin elinin
üstüne eğiliyordu, Lucien salonun orta yerine dikiliyordu, adama
hayranlıkla bakıyordu. Ama
Lucien'in başından geçen hiçbir şey ciddiyet taşımıyordu. Düştüğü
ve bir yeri şiştiği zaman,
çoğu kez ağlamayı bırakıyor ve kendi kendine soruyordu: Ben
gerçekten kaka mıyım?
Böylece kendini daha da hüzünlü hissediyordu ve gözyaşları yeniden
bir güzel akmaya
başlıyordu. Saygılarımı sunarım hanımefendi, diyerek elini öptüğü
zaman annesi Bu hoş
bir şey değil, sevgilim, büyüklerle alay etmemelisin, diyerek onun
saçlarını karıştırdı.
Kendini iyice cesareti kırılmış hissetti. Ayın ilk ve üçüncü
cuması dışında kendini önemli
bulmuyordu. O günler birçok hanım annesini görmeye geliyordu;
içlerinden biri ya da ikisi
yasta oluyordu. Lucien yas tutan kadınları seviyordu, özellikle
ayakları büyük olursa.
Genellikle büyüklerle eğleniyordu, çünkü onlar pek
saygıdeğerdirler -ve insan, küçük oğlan
çocuklarının altlarına kaçırdıkları gibi o kadınların da
yataklarını kirlettiğini düşünmeye
kalkışamaz- çünkü iyi giyinmişlerdir, giysileri koyu renklidir,
elbisenin altında da ne
olduğunu, insan, kafasın da canlandıramaz. Hep bir arada oldukları
zaman her şeyi yerler,
konuşurlar, gülüşleri bile oturaklıdır, ayindeki gibidir.
Lucien'i adam yerine koyuyorlardı. Bayan Couffın, Lucien'i
dizlerinin üstüne alıyordu,
Gördüğüm en cici çocuk, diyerek baldırlarını elliyordu. Ardından
hoşlandığı şeyleri
soruyordu, onu öpüyordu, büyüyünce ne yapacağını soruyordu. Lucien
bazı bazı Jeanne d'Arc
gibi büyük bir general olacağını, Almanlardan Alsace-Lorraine'i
geri alacağını söylüyordu,
bazı da misyoner olmak istediğini söylüyordu. Her konuştuğunda
söylediklerine inanıyordu.
Bayan Besse, hafif bıyıklı, iri, kuvvetli bir kadındı. Lucien'i
arkaüstü yatırıyor, Küçük bebeğim, diyerek onu gıdıklıyordu.
Lucien hoşnuttu, rahatça gülüyordu ve gıdıklandıkça
kıvranıyordu. Küçük bir bebek olduğunu, büyükler için sevimli
küçük bir bebek olduğunu
düşünüyordu ve Bayan Besse'in onu soymasından, yıkamasından, onu
kauçuk bir bebek
gibi küçük bir beşiğin içine uykuya yatırmasından hoşlanacağını
düşünüyordu. Bazı kereler
de Ne diyor, benim bebeğim? diyordu ve birdenbire Lucien'in
karnına basıyordu. O zaman,
Lucien mekanik bir bebek taklidi yapıyordu, boğuk bir sesle Üeee,
diyordu ve ikisi birden
gülüyorlardı.
Her cumartesi eve öğle yemeğine gelen Papaz Efendi, Lucien'e,
annesini sevip sevmediğini
sordu. Lucien güzel annesine bayılıyordu ve babası da ne kadar
kuvvetli, ne kadar iyiydi.
Herkesi güldüren gururlu ve kararlı bir tavır takınıp Papaz
Efendinin gözlerinin içine bakarak
Evet, diye karşılık verdi. Papaz Efendinin bir ağaççileği gibi
kafası vardı: kırmızı ve
pürtüklü; her bir pürtüğün üstünde de bir kıl. Papaz Efendi bunun
iyi olduğunu ve daima
annesini çok sevmesi gerektiğini Lucien'e söyledi ve sonra
Lucien'in, Tanrı Babayı mı, yoksa
annesini mi yeğ tuttuğunu sordu. Lucien, birden sorunun içinden
çıkamadı ve saç lülelerini
oynatmaya, Bum, tararabum, diyerek havaya tekmeler atmaya koyuldu
ve büyükler sanki o
orada yokmuş gibi yeniden konuşmalarına daldılar. Bahçeye koştu,
arka kapıdan dışarı sıvıştı;
küçük kamış sopasını almıştı. Doğal olarak Lucien bahçeden dışarı
çıkamazdı, yasaktı.
Çoklukla Lucien uslu küçük bir çocuktu, ama bugün söz dinlemek
istememişti. Büyük
ısırganotu yığınına güvensizce baktı, buranın yasaklanmış bir yer
olduğu açıkça görülüyordu.
Duvar kararmıştı, ısırganotları zararlı kötü bitkilerdendi, bir
köpek ısırganların tam dibine
becermişti, burası bitki, köpek pisliği ve sıcak şarap kokuyordu.
Lucien Ben annemi
seviyorum, ben annemi seviyorum! diye bağırarak kamışıyla
ısırganları kamçıladı. Beyaz su
salarak sarkan kırılmış ısırganlara bakıyordu, aklaşan, tüylü
boyunları kırılarak
tarazlanmışlardı, bağıran yalnız küçük bir ses duyuluyordu: Ben
annemi seviyorum,
ben annemi seviyorum! Vızıldayan iri bir mavi sinek vardı. Bu bir
kaka sineğiydi. Lucien
sinekten korkuyordu. Güçlü, çürümüş ve dingin bir yasak koku burun
deliklerini dolduruyordu.
Tekrarladı: Ben annemi seviyorum, ama sesi kendine bir tuhaf
geldi, tüyler ürpertici bir
korku duydu ve bir çırpıda salona kadar koştu.
O gün, Lucien annesini sevmediğini anladı. Kendini suçlu
hissetmiyordu, ama inceliğini arttırdı, çünkü bütün yaşayışı
boyunca anne ve babasını sever
gözükmek zorunda olduğunu
düşünüyordu, böyle olmazsa kötü küçük bir oğlan olurdu insan.
Bayan Fleurier, Lucien'i
gitgide tatlı buluyordu, o yaz savaş da vardı, baba çarpışmaya
gitti, anne, üzüntülü de olsa
mutluydu. Lucien pek dikkatli olmuştu; bir yığın üzüntüsü olan
anne, öğleden sonra bahçede
açılır kapanır iskemlesine uzanıp dinlenirken, Lucien ona bir
yastık aramak için koşuyor,
yastığı başının altına koyuyor, ya da bacaklarına bir örtü
seriyordu ve anne gülerek karşı
koyuyor.
Ama sıcaktan patlarım, yavrucuğum, ne kadar da naziksin! diyordu.
Lucien Anne sen
benimsin, diyerek, soluk soluğa, coşkuyla öpüyordu anneyi ve gidip
kestane ağacının altına
oturuyordu.
Kestane ağacı! dedi ve bekledi. Ama hiçbir şey olmadı. Anne
verandanın altında
uzanmıştı, her yanı örten ağır bir sessizliğin dibinde küçücüktü.
Burası sıcak ot kokuyordu,
insan ayağı basmamış, ormanda bir araştırıcı olma oyunu
oynanabilirdi, ama Lucien'in canı
oyun oynamak istemiyordu artık. Hava, duvarın kırmızı çatısının
üstünde titreşiyordu,
güneş toprakta ve Lucien'in elleri üstünde yakıcı lekeler
oluşturuyordu. Kestane ağacı! Bu
çarpıcıydı: Lucien, annesine, Güzel anne benimsin, dediği zaman
anne gülüyordu.
Garmaine'e `Salak' dediği zaman Germaine ağlamıştı ve onu anneye
şikayet etmişti. Ama
`Kestane ağacı' dediği zaman hiçbir şey olmuyordu. Dişlerinin
arasından fısıldadı: `Pis ağaç'
ve emin değildi, ama ağaç kıpırdamadığından, daha kuvvetli tekrar
etti: Pis ağaç, pis kestane
ağacı! Bekle de gör, birazcık bekle! ve ağaca tekme attı. Fakat
ağaç hareketsiz kaldı,
hareketsiz -odundan yapılma olduğundandı. Akşamleyin yemekte,
Lucien, annesine: Biliyor
musun anne, ağaçlar evet ağaçlar, odundandır, dedi, annesinin pek
sevdiği şaşkın yüz
ifadesiyle karşılaştı. Bayan Fleurier öğle postasından mektup
almamıştı. Kuru kuru Budala
olma, dedi: Lucien küçük bir sakar oldu.
Nasıl yapıldıklarını anlamak için bütün
oyuncaklarını kırıyordu. Babanın eski bir usturasıyla
bir koltuğun koluna çentikler yaptı, düşünce kırılıp
kırılmayacağını ve içinde bir şey olup
olmadığını anlamak için salondaki heykelciği itip düşürdü;
gezinirken elindeki kamışla
çiçeklerin ve bitkilerin kellelerini uçuruyordu; her keresinde
derin bir hayal kırıklığına
uğruyordu; nesneler saçmalıktı; sahiden yoktular. Anne çoklukla
çiçekleri ya da ağaçları
göstererek, Bunun adı ne? diye soruyordu ona. Lucien başını
sallıyor ve karşılık veriyordu:
Hiçbir şey değil o, adı yok. Bütün bunlar dikkat etmek için
katlanılan zahmete değmiyordu.
Bir çekirgenin ayaklarını koparmak çok daha eğlenceliydi, çünkü
bir topaç gibi
parmaklarınızın arasında titreşiyordu ve karnının üstüne ayakla
basılınca ondan sarı bir krem
çıkıyordu. Bununla birlikte çekirgeler bağırmıyordu. Kendilerine
eziyet edilince bağıran
hayvanlardan birine acı vermek pek istemişti, sözgelişi bir tavuk,
ama onlara yaklaşmaya
cesaret edemiyordu.
Bay Fleurier mart ayında geri döndü, çünkü o bir yöneticiydi,
herhangi biri gibi siperde
duracağına fabrikasının başında durmasının daha yararlı olacağını
söylemişti general. Baba,
Lucien'i çok değişmiş buldu, küçük koca adamı artık tanıyamaz
olduğunu söyledi. Lucien bir
çeşit uyuşukluk içine düşmüştü, aptalca yanıtlar veriyordu, hemen
her zaman bir parmağı
burnundaydı ya da parmaklarına üflüyor ve onları koklamaya
başlıyordu, kakasını yapması
için yalvarıp yakarmak gerekiyordu. Şimdi ayak yoluna yalnız
başına gidiyordu, yalnızca
kapıyı aralık bırakması gerekiyordu ve zaman zaman anne ya da
Germaine ona cesaret
vermeye geliyorlardı. Saatlerce oturakta oturuyordu ve bir
keresinde öyle canı sıkıldı ki
uyuyakaldı. Hekim çabuk büyüdüğünü ve kuvvet ilacına ihtiyaç
duyduğunu söyledi. Anne,
Lucien'i yeni oyunlarla yetiştirmek istedi, ama o yeteri kadar
böyle oyunlar oynadığını ve
sonuç olarak bütün oyunların aynı değerde olduğunu söyledi; hepsi
aynı şeydi.
Her zaman yüzünü asıyordu: Bu da bir oyundu, ama daha çok
eğlenceliydi. Anneye eziyet
edilir, insan kendini kederli ve hınçlı hissederdi, kapalı bir
ağız ve dumanlı bakışlarla biraz
sağır olunurdu, içteyse, tıpkı gece yatakta örtülerin altında ve
kendi kokusunu duyar gibi ılık
ve rahat olunurdu, insan dünyada bir başınaydı. Lucien asık
yüzlülüğünden artık
kurtulamıyordu. Babası ona, Yüzünü asıyorsun, demek için alaycı
sesini kullandığı zaman
Lucien hıçkırarak yerlerde yuvarlanıyordu. Annesinin konukları
geldiğinde salona oldukça sık
gidiyordu, ama saç lülelerini kestiklerinden bu yana büyükler
onunla az ilgileniyorlardı
ya da ilgilenseler bile bu, ona ahlak dersi vermek ve eğitici
öyküler anlatmak içindi. Yeğeni
Riri, güzel annesiyle, yani Berthe Halayla bombardıman yüzünden
Ferolles'e geldiği zaman
Lucien çok sevindi; ona oyun oynamayı öğretmeyi denedi. Ama
Riri'nin kafasına
Boches'lardan tiksinmeyi sokmuşlardı; Lucien'den altı ay büyük
olmasına karşılık ağzı daha
süt kokuyordu. Yüzünde çiller vardı ve çoğu zaman söylenenleri iyi
anlamıyordu. Yine de
Lucien ona bir uyurgezer olduğu sırrını verdi. Bazı insanlar
geceleyin kalkar, konuşur ve
uyurken gezer.
Lucien bunu Küçük Araştırıcı adlı kitapta okumuştu ve geceleyin
yürüyen, konuşan ve
annesini babasını gerçekten seven sahici bir Lucien olması
gerektiğini düşünmüştü.
Yalnız, sabah olunca, her şeyi unutuyordu ve Lucien olmuş gibi
gözükme işine yeniden
başlıyordu. Başlangıçta Lucien bu öykünün ancak yarısına
inanıyordu, ama bir gün
ısırganotlarının oraya gittiler. Riri Lucien'e pipisini gösterdi,
ona, Bak ne kadar büyük, ben
büyük bir oğlanım. İyice büyüyünce bir erkek olacağım ve
siperlerde Boches'lara karşı
dövüşmeye gideceğim, dedi. Lucien, Riri'yi çok tuhaf buldu, deli
gibi güldü. Seninkini
göster, dedi Riri. Karşılaştırdılar, Lucien'inki daha küçüktü, ama
Riri hile yapıyordu,
kendininkini uzatmak için çekiyordu.
Daha büyük olan benimki, dedi Riri. Evet, ama ben bir uyurgezerim,
dedi Lucien, sakin
sakin, Riri, uyurgezerin ne olduğunu bilmiyordu ve Lucien bunu ona
anlatmak zorunda
kaldı. Bitirince düşündü: Sahi mi benim uyurgezer olduğum? ve
korkunç bir ağlamak isteği
duydu. Aynı yatakta yattıklarından ertesi gece Riri'nin uyanık
kalmasını, Lucien kalktığı
zaman onu iyice gözlemesini ve Lucien'in söyleyeceği şeyleri iyice
aklında tutmasını
kararlaştırdılar. Bir zaman sonra beni uyandıracaksın, dedi Lucien;
bakalım yaptıklarımı
hatırlayabilecek miyim? Akşam, uyuyamayan Lucien, tiz horlamalar
duydu ve Riri'yi
uyandırmak zorunda kaldı. Zanzibar! dedi Riri. Uyan, Riri,
kalkacağım zaman beni
gözlemelisin. Bırak uyuyayım, dedi Riri, ağır bir sesle.
Lucien onu sarstı ve gömleğinin altından bir çimdik attı; Riri
debelenmeye başladı ve gözleri
açık, yüzünde tuhaf bir gülüşle uyandı. Lucien babasının ona
alması gereken bir bisikleti
düşündü, bir lokomotifin sesini duydu ve sonra, birdenbire
hizmetçi kadın içeri girdi ve
perdeleri çekti, saat sabahın sekiziydi. Lucien geceleyin ne
yapmış olduğunu hiç bilmedi. Bunu
yüce Tanrı Baba biliyordu, çünkü Tanrı Baba her şeyi görüyordu.
Lucien dua minderine diz
çöküyordu ve ayinden çıkarken annesi ona aferin desin diye uslu
olmaya çabalıyordu, ama
Tanrı Babadan nefret ediyordu. Tanrı Baba Lucien'le ilgili her
şeyi biliyordu da Lucien
kendisiyle ilgili pek çok şeyi bilmiyordu. Lucien'in annesini,
babasını sevmediğini, uslu gibi
gözüktüğünü, geceleyin yatakta pipisini ellediğini biliyordu.
Neyse ki Tanrı Baba bütün
bunları hatırında tutamıyordu, çünkü yeryüzünde bir yığın küçük
oğlan çocuk vardı. Lucien,
`Arpalık' diye alnına vurduğu zaman Tanrı Baba bütün gördüklerini
hemen unutuyordu.
Lucien, Tanrı Babayı, annesini sevdiğine inandırmak için de çok
çalıştı. Zaman zaman
kafasının içinde Anneciğimi nasıl da seviyorum! diyordu. Her zaman
bir türlü pek
inanmayan bir köşecik kalıyordu kafasında, Tanrı Baba da bu
köşeciği görüyordu tabii. Böyle
olunca kazanan O oluyordu. Fakat insan bazı kere söylenenlerin
içine bütünüyle
dalabiliyordu. Çarçabuk söyleniyordu: Oh! Ben annemi seviyorum.
Tane tane söylüyordu
ve annenin yüzü görülüyordu ve insan kendini baştan aşağı
duygulanmış hissediyordu,
Tanrı Babanın size baktığını belli belirsiz düşünüyordunuz ve
sonra bunu bile düşünmemenin
ardından şefkatle büsbütün yumuşacık olunuyordu ve sonra
kulaklarınızda oynaşıp duran
kelimeler oluyordu; anne, anne, ANNE. Bu ancak bir an sürerdi,
kuşkusuz, tıpkı Lucien'in iki
ayağı üstünde bir iskemleyi dengede tutmaya çalıştığı zamanki
gibi. Ama tam o sırada,
`Pacoto' denirse Tanrı Baba kandırılmış oluyordu: Yalnızca İyi'yi
görmüştü ve bu gördüğü de
sonsuza dek Belleği'nde kalmıştı. Ama Lucien bu oyundan yoruldu,
çünkü güç harcamak
gerekiyordu ve sonra sonuç olarak da Tanrı Babanın kazandığı ya da
yitirdiği hiç
bilinemiyordu.
Lucien artık Tanrıyla uğraşmadı. İlk ayinine gittiğinde Papaz
Efendi onu çok uslu ve din
dersinin en iyi öğrencisi olduğunu söyledi. Lucien çabuk anlıyordu
ve iyi bir belleği vardı,
fakat kafasının içi sislerle doluydu. Pazar günü bir aydınlanma
oldu. Lucien babayla birlikte
Paris sokağında gezinirken sisler de dağılıyordu. Güzelim denizci
elbisesini giymişti ve
babayı ve Lucien'i selamlayan babasının işçileriyle
karşılaşıyordu. Baba onlara yaklaşıyor
onlar da, Günaydın, Bay Fleurier, diyorlardı; Günaydın, küçük bey,
de diyorlardı. Lucien
işçileri seviyordu, çünkü bunlar büyüktüler, ama ötekiler gibi
değil. Önce ona bey,
diyorlardı. Sonra başlarında kasketleri vardı ve çile çekmiş ve
çatlamış bir görünüşü olan küt
tırnaklı iri elleri vardı.
Güvenilir ve saygıdeğerdiler. Baba Bouligaud'un bıyığının
çekilmemesi gerekirdi, babası
paylardı Lucien'i. Ama baba Bouligaud, babasıyla konuşmak için
kasketini çıkarırdı başından,
babası ve Lucien şapkalarını çıkarmıyorlardı başlarından ve babası
neşeli ve pürüzlü ağır bir
sesle konuşuyordu: Evet baba Bouligaud, senin oğlanı bekliyoruz,
ne zaman alacak iznini?
Ayın sonunda, Bay Fleurier, sağolun Bay Fleurier. Baya
Bouligaud'nun mutlu bir görünüşü
vardı ve Bay Bouffardier gibi `Afacan' diyerek Lucien'in sırtına
vurmazdı. Lucien Bay
Bouffardier'den tiksiniyordu, çünkü pek çirkindi. Ama baba
Bouligaud'yu görünce içi rahat
ediyordu ve iyi olmak istiyordu canı.
Bir keresinde gezmeden döndüklerinde, baba, Lucien'i dizlerine
aldı ve bir yöneticinin ne
olduğunu ona açıkladı. Lucien, fabrikadayken babasının işçilerle
nasıl konuştuğunu öğrenmek
istedi, baba bu işi nasıl yapması gerektiğini gösterdi ona ve sesi
iyice değişmişti.
-Ben de yönetici olacak mıyım? diye sordu Lucien.
-Elbette koca adam, seni bunun için yetiştirdim.
-Peki ben kime emir vereceğim?
-Bak, ben öleceğim, sen benim fabrikamın sahibi olacaksın ve benim
işçilerime emir
vereceksin.
-Ama işçiler de ölecek.
-Öyle, onların çocuklarına emir vereceksin, sözünü dinletmeyi,
kendini sevdirmeyi bilmen
gerekecek.
-Ee, peki kendimi nasıl sevdireceğim, baba? Baba biraz düşündü ve
karşılık verdi: Önce,
hepsini adlarıyla tanıman gerekir. Lucien iyice heyecanlandı ve
ustabaşı Morel'in oğlu
babasının iki parmağını kestiğini haber vermek için eve geldiği
zaman Lucien çocuğun
gözlerinin içine bakarak ona Morel diyerek çocukla akıllı uslu ve
tatlı tatlı konuştu. Anne
böylesine iyi ve böylesine duygulu bir oğlu olduğu için gurur
duyduğunu söyledi. Bundan
sonra ateşkes anlaşması oldu, baba her akşam yüksek sesle gazete
okuyordu, herkes
Ruslardan söz ediyordu, Alman hükümetinden, savaş tazminatlarından
söz ediyordu ve baba,
Lucien'e harita üstünde ülkeler gösteriyordu.
Lucien hayatının en can sıkıcı yılını geçirdi, savaş olduğu
zamanları daha çok seviyordu.
Şimdiyse herkeste bir aylaklık vardı ve Bayan Coffın'in gözlerinde
görülen ışıltılar sönmüştü.
1919 yılının ekiminde Bayan Fleurier onu gündüzlü olarak
Saint-Joseph Okulunun derslerine
götürdü.
Papaz Gerromet'nin odası çok sıcaktı. Lucien, Papaz Efendinin
koltuğunun yanında
ayaktaydı, ellerini arkasında bağlamıştı ve çok sıkılıyordu. Annem
şimdi alıp başını
gitmeyecek mi? Ama Bayan Fleurier şimdilik gitmeyi düşünmüyordu.
Yeşil bir koltuğun
iyice ucuna oturuyor ve iri göğüslerini Papaz Efendiye
doğrultuyordu; çok hızlı konuşuyordu
ve kızıp da kızgınlığını göstermek istemediği zamanlardaki gibi
sesi ahenkliydi. Papaz Efendi
ağır ağır konuşuyordu, başkalarından daha çok uzatıyor gibiydi
ağzında sözcükleri, ağzından
çıkarmadan ince onları akide şekeri gibi emiyor dense yeriydi.
Lucien'in çok efendi ve
çalışkan bir çocuk olduğunu, ama korkunç derecede kayıtsız
olduğunu anneye anlatıyordu.
Bayan Fleurier hayal kırıklığına uğradığını, çünkü
yer değişikliğinin çocuğa iyi geleceğini
düşündüğünü söyledi. Hiç olmazsa teneffüslerde oynayıp
oynamadığını sordu. Ne yazık ki,
hanımfendi, diye karşılık verdi; muhterem peder, oyunlar da onu
pek ilgilendirir
gözükmüyor. Bazı bazı gürültücü oluyor ve hatta yaramazlık ediyor,
ama çarçabuk bıkıyor.
Sanırım ki bu çocukta sebat yok. Lucien düşündü: Sözü edilen
benim. Tıpkı savaşın,
Alman hükümetinin ya da Bay Poincare'nin konuşma konusu yapıldığı
gibi bu iki büyük
kendinden söz ediyorlardı. Ciddi bir görünüşleri vardı ve durumu
üzerine düşünüyorlardı.
Ancak bu düşünce de hoşuna gitmedi. Kulakları annesinin ahenkli
sözcükleri, Papaz
Efendinin emilmiş ve yapışkan sözcükleriyle doluydu, içinden
ağlamak geliyordu. Neyse
ki zil çaldı, onu da bıraktılar. Ama, coğrafya dersinde pek
sinirleri bozuldu ve Papaz
Jacquin'den tuvalete gitmek için izin istedi, çünkü hareket etmeye
ihtiyacı vardı.
Önce tuvaletin serinliği, sessizliği ve güzel kokusu onu
yatıştırdı. Adet yerini bulsun diye
çömeldi, ama bir şey yoktu; başını kaldırdı, kapıyı baştan başa
donatan yazıları okumaya
koyuldu. Mavi kalemle `Barataud bir tahtakurusudur' diye
yazmışlardı. Lucien güldü:
Doğruydu; Barataud bir tahtakurusuydu, minicikti ve biraz
büyüyeceği söyleniyordu, ama
hemen hemen hiç büyümüyordu, çünkü babası ufacıktı, neredeyse bir
cüceydi. Lucien kendi
kendine Barataud'nun bu yazıyı okuyup okumamış olduğunu sordu ve
okumamıştır diye
düşündü, yoksa yazı silinmiş olurdu. Barataud parmağını emip
ıslatacak ve harfleri yitip
gidinceye dek silip duracaktı.
Lucien, Barataud'nun saat dörtte tuvalete geleceğini ve küçük
kadife donunu indireceğini ve
`Barataud bir tahtakurusudur' yazısını okuyacağını düşünerek biraz
neşelendi. Belki de bu
kadar küçük olduğunu hiç düşünmemişti. Lucien yarın sabahtan
itibaren teneffüste ona
tahtakurusu demeyi karşılaştırdı. Ayağa kalktı ve sağdaki duvar
üstünde bir başka yazı gördü,
aynı mavi kalemle yazılmıştı: Lucien Fleurier koca bir sırıktır.
Yazıyı özenle sildi ve
sınıfa döndü. Doğru, dedi arkadaşlarına bakarak, bunların hepsi
benden çok küçük.
Kendini rahatsız hissetti. Koca sırık. Iles tahtasından yapılma
küçük çalışma masasına
oturmuştu. Germaine mutfaktaydı, annesi daha eve dönmemişti.
Yazılışını düzeltmek için
beyaz bir kağıdın üstüne `koca sırık' yazdı. Ama sözcükler pek
alışılmış gibi gözüktü, hiçbir
etki yapmadılar. Germaine, Germaine'ciğim! diye seslendi
-Ne istiyorsunuz? diye sordu Germaine.
-Germaine, şu kağıda `Lucien Fleurier koca bir sırıktır,' diye
yazmanı istiyorum.
-Deli misiniz Bay Lucien? Lucien kollarını Germaine'in boynuna
doladı. Germaine,
Germaine'ciğim, n'olursunuz.
Germaine gülmeye başladı ve parmaklarını önlüğüne kuruladı. Kadın
yazarken Lucien ona
bakmadı, ama sonra, yazıyı odasına götürdü, uzun uzun seyretti.
Germaine'in yazısı kargacık
burgacıktı, Lucien kulağına `Koca sırık' diyen kuru bir ses
geldiğini sanıyordu. Düşündü:
Ben büyüğüm. Utançtan ezildi:
Barataud nasıl küçükse öyle büyük olmak. -Ve ötekiler arkasından
alay ediyorlardı. Sanki
bir yazgıya bağlanmış gibiydi: Şimdiye kadar arkadaşlarını
yukarıdan aşağıya doğru görmek
ona doğal geliyordu. Ama şimdi, hayatının geri kalanı için
birdenbire büyük olmaya mahkum
edilmiş buluyordu kendini. Akşamleyin, insan bütün gücüyle istese
yeniden küçülebilir
mi, diye babasına sordu. Bay Fleurier, hayır dedi: Bütün
Fleurier'ler büyük ve güçlüydüler ve
Lucien de daha büyüyecekti. Lucien umutsuzluğa kapıldı. Annesi onu
yatırınca kalktı, aynada
kendine bakmaya gitti: Ben büyüğüm. Ama boşuna bakıyordu, bu
görünmüyordu, ne büyük
ne küçük gibi görünüyordu. Gömleğini biraz kaldırdı ve bacaklarını
gördü, o zaman Costil'in
Hebrard'a: Bak bak, sırığın uzun bacaklarına bak, dediğini düşündü
ve bu ona büsbütün
tuhaf geldi. Hava soğuktu, Lucien ürperdi ve biri ona. Sırığın
tüyleri diken diken olmuş,
dedi. Lucien gömleğinin eteğini daha yukarı kaldırdı, bütün göbeği
ve bütün takım taklavatı
göründü. Sonra yatağına koştu ve içine daldı yatağın.
Elini gömleğinin altına soktuğu zaman Costil'in onu gördüğünü ve
Bakın, koca sırık ne
yapıyor! dediğini düşündü. Kıpırdandı ve yatağında soluyarak
döndü: Koca sırık! Koca
sırık! ta ki parmaklarının arasında küçük mayhoş bir kaşıntı
yaratıncaya kadar. Sonraki
günler, sınıfın en arka sırasında oturmak için Papaz Efendiden
izin almaya niyetlendi. Bunun
nedeni, arkasında oturan ve ensesine bakabilen Boisset,
Winckelmarın ve Costil'di.
Lucien, ensesinin varlığını hissediyor, ama onu
görmüyordu ve genellikle unutuyordu. Ama
Papaz Efendiye elinden geldiğince yanıt vermeye çabaladığı ve Don
Diegue tiradını ezbere
okuduğu sırada, ötekiler arkasındaydılar ve ensesine bakıyorlardı.
Ne kadar zayıf,
boynu ip gibi, diye düşünerek onunla alay edebiliyorlardı. Lucien,
sesini yükseltmek ve Don
Diegue'in meydan okuyuşunu anlatmak için kendini zorluyordu.
Sesiyle istediğini yapıyordu,
ama ensesi hep olduğu yerde, durgun ve kaskatıydı, dinlenen biri
gibi. Basset de ensesini
görüyordu. Yer değiştirmeyi göze alamadı. Arka sıra tembel
öğrencilere ayrılmıştı, ama
ensesi ve kürek kemikleri durmadan onu kaşındırıyordu. Durmadan da
kaşınmak zorundaydı.
Lucien yeni bir oyun buldu: Sabahları büyük bir adam gibi kendi
başına banyoda yıkanırken
birinin anahtar deliğinden baktığını hayal ediyordu: bazan
Costil'in, bazan Baba
Bouligaud'nun, bazan Germaine'in. Böylece, her yanını görsünler
diye her yana dönüyordu.
Bazen arkasını kapıya dönüyor, iyice çıkıntılı ve gülünç olsun
diye yüzükoyun duruyordu.
Bay Bouffardier lavman yapmak için sezdirmeden ona yaklaşıyordu.
Bir gün banyodayken
sürtünme sesleri duydu. Bu içerideki dolabın cilasını parlatan
Gertrude'dü. Kalbi durur gibi
oldu, yavaşça kapıyı açıp çıktı; donu topuklarına kadar inikti ve
gömleği böğürlerine kadar
kıvrılmıştı. Dengesini bozmadan ilerlemek için küçük küçük
sıçramalar yapması gerekiyordu.
Germaine ona hiç tepki göstermeden bir göz attı. Çuval yarışı mı
yapıyorsunuz? diye
sordu. Lucien, öfkeyle pantolonunu çekti ve yatağına girmek için
koştu. Bayan Fleurier
şikayetçiydi, kocasına sık sık: Küçükken ne kadar edepliydi, bak
bozuldu, tehlikeli bu!
diyordu. Bay Fleurier Lucien'e şöyle bir bakıyordu ve Çağı, diye
karşılık veriyordu. Lucien
bedenini ne yapacağını bilmiyordu, hangi işe girişse, hiç fikrini
sormadan, bu bedeni de her
köşede kendini göstermeye koyuluyor gibisine geliyordu. Lucien
görünmez adam olmayı
düşündü ve bundan hoşlandı.
Öcünü almak, ötekilerin bundan habersizken nasıl olduklarını
görmek için anahtar
deliklerinden bakmayı adet edindi. Yıkanırken annesini gördü.
Banyoda oturmuştu, uyur
gibiydi, bedenini ve hatta yüzünü tamamıyla unutmuştu, kimsenin
onu görmediğini
düşünüyordu. Yalnız bu kendi kendine bırakılmış bedenin üstünde
bir sünger gidip geliyordu;
tembel hareketleri vardı ve işi yarı yolda bırakıverecekmiş gibi
geliyordu insana. Anne bir
sabun parçasıyla bir bezi köpürttü ve eli bacaklarının arasında
kayboldu. Yüzü dinlenikti,
hemen hemen hüzünlüydü, başka şeyleri düşünüyordu kesinlikle,
Lucien'in
eğitimini ya da Bay Poincare'yi. Ama o sırada da, bu kırmızı büyük
yığındı, bu iri beden
banyonun fayansı üstünde oturup duruyordu. Bir başka defa Lucien
terliklerini çıkardı ve
çatı aralığına kadar tırmandı. Germaine'i gördü. Ayaklarına kadar
inen uzun yeşil bir gömleği
vardı, küçük yuvarlak bir aynanın karşısında saçlarını tarıyordu,
kendi görüntüsüne uyuşuk
uyuşuk gülüyordu. Lucien'i bir gülmedir aldı ve çarçabuk aşağıya
inmek zorunda kaldı.
Bundan sonra salonun büyük aynası karşısında gülümsüyor ve yüzünü
buruşturuyordu,
bir süre sonra berbat bir korkuya yakalandı. Lucien, sonunda
uyuyakaldı, ama ona ormanda
uyuyan güzel diyen Bayan Coffın'den başka kimse bunun farkında
değildi; ne yutabildiği, ne
tükürebildiği koca bir hava kabarcığı ağzının hep yarı açık
kalmasına neden oluyordu: Bu
onun esnemesiydi. Yalnız olduğu zaman dilini ve ağzının içini
yavaşça okşayarak bu kabarcık
irileşiyordu. Ağzı koskocaman açılıyor, yanağına yaşlar
dökülüyordu. Bunlar çok hoş
zamanlardı.
Tuvaletlerde pek eskisi kadar eğlenemiyordu, buna karşılık
aksırmayı çok seviyordu, bu onu
uyandırıyordu, bir an keyifle çevresine bakıyor, sonra yeniden
uyuklamaya başlıyordu. Çeşitli
biçimlerde uyumayı öğrendi: Kışın ocağın önüne oturuyor ve başını
ateşe doğru uzatıyordu;
kırmızılaşıp iyice kızarınca başı bir anda boşalıyordu; o buna
kafayla uyumak, diyordu.
Pazar sabahı, tam karşıtı, ayaklarıyla uyuyordu: Banyosuna
giriyordu, yavaşça eğiliyordu ve
uyku, bacakları ve böğürleri boyunca çalkalanarak yukarı doğru
çıkıyordu. Bembeyaz ve
suyun dibinde şişkince gözüken, kaynayan bir tavuğu andıran,
uyumuş bedenin üstünde küçük
kumral bir baş, içi templum, templi, templo, deprem, putkırıcılar
gibi bilgece sözcüklerle
dolu bir baş, üstünlük taslıyordu.
Sınıfta uyku beyazdı, ışıklarla delinmişti: Üçe karşı ne yapsın
istiyorsunuz? Birincisi.
Lucien Fleurier. Halk sınıfı nedir: hiç. Birinci Lucien Fleurier,
ikinci Winckelmarın.
Pellereau cebirde birinciydi. Tek yumurtalığı vardı, öteki
çıkmamıştı. Görmek için iki kuruş,
dokunmak için on kuruş vermek gerekiyordu. Lucien on kuruş verdi,
duraksadı, elini uzattı ve dokunmadan gitti, ama sonra
pişmanlıkları öylesine can alıcıydı ki bu yüzden bazan bir
saatten fazla uykusuz kaldığı oluyordu. Tarihten iyiydi de,
jeolojiden kötüydü; birinci:
Winckelmarın, ikinci: Fleurier. Pazar günü, Costil ve
Winckelmarın'la birlikte bisikletle
dolaşmaya gittiler. Sıcağın altında kavrulmuş çayırlar boyunca
bisikletler yumuşak tozun
üstünde kayıyordu.
Lucien'in bacakları canlı ve kaslıydı, ama yolun uyku veren kokusu
başına vuruyordu,
gidonun üstüne eğilmişti, gözleri kızarıyor yarı yarıya
kapanıyordu. Üç kez başarı ödülü
almıştı sonunda. Ona Fabiola ya da Yer Altı Kiliseleri,
Hıristiyanlığın Dehası ve Lavigerie
Kardinalinin Hayatı adlı kitaplar verildi.
Yaz tatili sonunda Costil, onlara De Profundis Morpionibus ve
Metz'in Topçusu'nu öğretti.
Lucien, daha iyisini yapmaya karar verdi ve babasının tıbbi
Larousse'undaki `Döl Yatağı'
bölümünü inceledi, sonra da kadınların yapısı üzerine onlara
açıklamalar yaptı. Tahtaya bir
şekil de çizdi, Costil bunun uydurma olduğunu ileri sürdü. Ama
bundan sonra boru sözü
edildi mi gülmekten kırılıyorlardı. Lucien bütün Fransa'da kendi
kadar kadın organları
üzerinde bilgisi olan bir ikinci sınıf ve hatta son sınıf
öğrencisinin bulunamayacağını
sevinerek düşünüyordu. Fleurier'ler Paris'e yerleşince bu pek
parlak bir şey oldu. Lucien,
sinemalar, otomobiller ve yollar yüzünden artık uyuyamıyordu.
Bir Voisin'i bir Packard'tan, bir Hispano-Suiza'yı bir Rolls'dan
ayırdetmeyi öğrendi. Fırsat
düştükçe basık arabalardan söz ediyordu. Bir yıldan fazla bir
süredir uzun pantolon giyiyordu.
Bakaloryasının ilk bölümünde gösterdiği başarıyı ödüllendirmek
için babası onu İngiltere'ye
gönderdi; Lucien suyla kabarmış çayırları ve beyaz yalıyarları
gördü. John Latimer'le birlikte
boks yaptı ve overarm-stroke'u öğrendi, ama güzel bir sabah,
sersem sersem uyandı, yeniden
eski huyu depreşmişti; dalgın dalgın Paris'e döndü. Condorcet
Lisesinin Matematik-Başlangıç
sınıfında otuz yedi öğrenci vardı. Bu öğrencilerden sekizi
kendilerinin gözü-açıklar olduğunu
ve ötekilerin de çaylaklar olduklarını söylüyorlardı.
Gözüaçıklar, onu 1 Kasıma kadar hor gördüler, ama Toussaint günü
Lucien hepsinin en gözü
açığı olan Garry'yle gezmeye gitti, insan yapısı bilgisinin pek
değerli olduğunu kanıtlayınca
Garry şaştı kaldı. Lucien gözü açıklar topluluğuna girmedi, çünkü
annesi babası gece dışarı
çıkmasına izin vermiyorlardı. Ama onlarla güçlü mü güçlü bir
ilişki kurdu. Perşembe günü
Berthe Hala, Riri'yle birlikte Raynouard Sokağına öğle yemeğine
geliyordu. Kadın irileşmiş
ve hüzünlenmişti; zamanını iç çekerek geçiriyordu. Ama teni nazik
ve bembeyaz kalmıştı
yine. Pierre onu çırılçıplak görmek isterdi. Gece yatağında bunu
düşünüyordu: Bu bir kış
günü olabilirdi; Boulogne Ormanında, onu çıplak, kolları göğsünün
üstüne kavuşmuş;
üşümekten tüyleri diken diken olmuş bulurlardı.
Miyop birinin Bu da ne? diyerek kamış bastonunun ucuyla ona
dokunduğunu hayal
ediyordu. Lucien, yeğeni Riri'yle iyi anlaşamıyordu: Riri biraz
fazla nazik, sevimli bir genç
adam olmuştu. Lakanal'de felsefe okuyordu, matematikten de zerre
kadar anlamıyordu.
Lucien, Riri'nin, yedi yıl geçse de, büyüğünü altına yaptığını ve
o zaman bir ördek gibi
bacaklarını aça aça yürüdüğünü ve annesine Yok hayır yapmadım
anneciğim, yemin
ederim, diyerek saf saf baktığını düşünmekten kendini alamıyordu.
Lucien, Riri'nin eline
dokunmak konusunda bir iğrenme duyardı. Yine de onunla bir
aradayken çok nazikti ve ona
matematik derslerinde yardım ediyordu; sabrını taşırmamak için
büyük bir güç harcaması
gerekiyordu, çünkü Riri pek kafası çalışan bir çocuk değildi. Ama
hiç öfkelenmiyordu,
çok sakin ve ağırbaşlı bir sesle konuşuyordu. Bayan Fleurier,
Lucien'i pek incelikli buluyordu,
ama Berthe Hala ona hiçbir gönül borcu duymuyordu. Lucien, Riri'ye
ders vermek isteyince,
kadın kızarıyordu, Ama olmaz, pek naziksin Lucien'ciğim, fakat
koca çocuk. İsterse yapar:
Başkalarına güvenmeye alıştırmamak gerek, diyerek sandalyesinde
kıpırdanıyordu. Bir
akşam, Bayan Fleurier, birdenbire Lucien'e Sen sanıyorsun ki Riri
senin ona yaptıklarının
farkında, öyle mi? Kendini yanılgıdan kurtar çocuğum. O senin
yuttuğunu ileri sürüyor,
Berthe Halan bunu söyledi bana, dedi. İyilikçi bir görünüşü ve
ahenkli bir sesi vardı. Lucien,
annesinin öfkeden deliye döndüğünü anladı. Şöyle ya da böyle bir
biçimde aldatıldığını
anlıyordu, verecek bir yanıt bulamadı. Ertesi gün ve daha ertesi
gün çok çalıştı ve olup biteni
aklından çıkardı.
Pazar sabahı birdenbire kalemini bıraktı ve kendi
kendine sordu: Yutuyor muyum? Saat on
birdi, Lucien masasının başına oturmuş, duvar kağıtlarının
üzerindeki kırmızı adamlarına
bakıyordu, sol yanağının üstünde ilk nisan güneşinin tozlu ve kuru
sıcaklığını duyuyordu, sağ
yanağında da radyatörün yoğun sıcaklığını. Yutuyor muyum? Bunun
karşılığını vermek
güçtü. Lucien önce Riri'yle olan son tartışmasını düşündü, kendi
durumunu yargılamaya
çalıştı. Riri'ye doğru eğilmişti ve ona Çakıyor musun? Çakmıyorsan
bunu bırakalım
demekten çekinme, aslan Riri, diyerek gülümsemişti. Biraz daha
sonra ince bir hesapta bir
yanlış yapmıştı ve neşeyle Al benden de bu kadar, demişti. Bu Bay
Fleurier'den aldığı ve
onun hoşlandığı bir deyimdi. Yapacak başka da bir şeyi yoktu. Ama
böyle dediğim sırada
yutuyor muydum acaba? Arayıp dururken birdenbire beyaz, yuvarlak,
bir bulut parçası kadar
yumuşak bir şeyler canlandı kafasında.
Bu geçen günkü düşüncesiydi. Çakıyor musun? demişti. Bu vardı
kafasında, ama bu,
açıklamaya yetmiyordu. Lucien bu bulut parçasına bakmak için
umutsuzca çabaladı ve birden
bulutun dışına düştüğünü hissetti, önce başı, içi buğuyla
dopdoluydu, kendi de buğulaşıyordu,
çamaşır kokan ıslak ve beyaz bir sıcaklıktan başka bir şey
değildi. Bu buğuyu çekip atmak
istedi, kaçmak istedi ondan, ama buğu onunla birlikte geliyordu.
Düşündü: Bu benim,
Lucien Fleurier, odamdayım, bir fızik problemi çözüyorum, bugün
pazar. Ama düşünceleri
sisler içinde eriyip gidiyordu, beyaz üstüne beyazdı. Kendini
sarstı, duvar kağıtları üstündeki
adamları bir bir ayırdetmeye koyuldu, iki kadın çoban, iki erkek
çoban ve Aşk. Sonra birden
kendi kendine: Ben... dedi ve hafifçe bir tetik düştü: uzun
dalgınlığından uyanmıştı.
Bu hoş değildi: çobanlar geriye sıçramışlardı, sanki bir dürbünün
tersinden onlara bakar
gibiydi Lucien. Ona çok tatlı gelen, kendi sırları içinde kendini
şehvetle kaybettiği bu
sersemliğin yerine, ona Ben kimim? diye soran pek uyanık küçük bir
şaşkınlık vardı ortada.Ben kimim? Masaya bakıyorum, deftere bakıyorum. Adım Lucien
Fleurier, ama bu bir addan
başka bir şey değil. Yutuyorum. Yutmuyorum. Bilmiyorum, bir anlamı
yok bunun.
Ben iyi bir öğrenciyim. Hayır. Görünüşte öyle: İyi bir öğrenci
çalışmayı sever. İyi notlar alıyorum, ama çalışmayı sevmiyorum. Artık bundan
nefret etmiyorum,
aklımı kaçırıyorum. Her şey beni çıldırtıyor. Hiçbir zaman bir
yönetici olamayacağım.
Sıkıntıyla düşündü: Peki, ama ne olacağım? Bir an geçti, yanağı
kaşındı, sol gözünü kırptı,
çünkü güneş gözüne giriyordu: Ben neyim, ben? Kendi üstüne
kıvrılmış, belirsiz, bu bulut
vardı. Ben! Uzağa baktı, kelime kafasının içinde çınlıyordu, sonra
köşeleri uzakta, sis içinde
yitip giden bir piramidin karanlık tepesi gibi bir şey
seçebiliyordu belki. Lucien ürperdi ve
elleri titriyordu: Bu ortada, diye düşündü, bu ortada! Bundan
eminim ben var değilim.
Sonraki aylar, Lucien çoklukla kendinden geçmeyi denedi, ama
başaramadı. Her gece düzenli
olarak dokuz saat uyuyordu, geri kalan zamanda capcanlıydı ve
gitgide daha şaşkındı:
Annesi babası hiç bu kadar iyi olmadığını söylüyorlardı. Kafasına
kendinde yönetici olma
niteliği bulunmadığı düşüncesi gelince kendini romantik buluyordu
ve ayışığı altında saatlerce
yürümek istiyordu canı. Ama annesi babası akşamları çıkmasına izin
vermiyorlardı.
Genellikle yatağına uzanıyor; ateşine bakıyordu: derece 37.5 ve
37.6'yı gösteriyordu.
Lucien, acı bir zevkle anne babasının onu iyi bulduklarını
düşünüyordu. Ben var değilim.
Gözlerini kapatıyor, kendini salıveriyordu: Varlık bir
yanılsamadır, madem ki varolmadığımı
biliyorum, kulaklarımı tıkamaktan, hiçbir şey düşünmemekten başka
yapacak bir şeyim yok
ve ben hiçleşmeliyim. Ama yanılsama dayatıyordu. Hiç olmazsa öteki
insanlara karşı,
bir sırra sahip olmanın pek kötücül üstünlüğü vardı onda: Garry,
sözgelişi, Lucien'den daha
fazla var olmuyordu. Ama hayranlarının arasında onu gürültüyle
hırıldarken görmek
yetiyordu: Kendi öz varlığına demir gibi kaskatı inandığı
hemencecik anlaşılıyordu. Bay
Fleurier de artık var değildi -ne Riri, ne kimse vardı- dünya
oyuncusuz bir güldürüydü.
`Ahlak ve Bilim' üzerine yazdığı bir ödevden 15 alan Lucien,
Yokluğun İncelenmesi diye bir
yazı yazmayı düşündü; bunu okuyunca insanların tıpkı alacakaranlık
vampirleri gibi birbiri ardı sıra kendi kendilerini yok edeceklerini hayal ediyordu.
İncelemesini yazmadan önce,
felsefe öğretmeni Şebek'in görüşünü almak istedi. Afedersiniz
efendim, dedi bir dersin sonunda, bizim varolmadığımız
savunulabilir mi? Maymun hayır, dedi. Düşünüyorum,
dedi, öyleyse varım. Madem ki varlığınızdan kuşkuya
kapılıyorsunuz, öyleyse varsınız.
Lucien ikna olmamıştı, ama yapıtını yazmaktan vazgeçti. Temmuzda,
gürültüsüzce
matematik bakaloryasını kazandı ve anne babasıyla birlikte
Ferolles'e gitti. Şaşkınlık bir türlü
peşini bırakmıyordu: Aksırmak isteği gibi bir şeydi bu.
Baba Bouligaud ölmüştü ve Bay Fleurier'nin işçilerinin düşünceleri
çok değişmişti. Şimdi
yüksek üret alıyorlar ve karıları ipek çoraplar giyiyorlardı.
Bayan Bouffardier, olup
bitenleri şaşkınlıkla Bayan Fleurier'ye anlatıyordu: Hizmetçim dün
kasapta küçük Ansiaum'u
gördüğünü söyledi bana. Hani şu kocanızın iyi işçilerinden birinin
kızı, annesi ölünce onunla
meşgul olmuştuk. Beaupertuis'nin bir tesviyecisiyle evlendi.
Güzel, yirmi franklık bir tavuk
ısmarlamış! Bir kibir, bir kibir! Hiçbir şeyi beğenmiyorlar! Bizim
nemiz varsa kendilerinin de
olsun istiyorlar. Şimdi, pazar günü, Lucien babasıyla küçük bir
gezinti yaparken işçiler onları
gördükleri zaman kasketlerine şöyle bir dokunarak selam
veriyorlardı ve hatta selam
vermemek için başka taraflardan geçenler vardı.
Bir gün, Lucien onu tanımamış gibi gözüken Bouligaud babanın
oğluyla karşılaştı. Lucien
biraz heyecanlandı, bir yönetici olduğunu göstermenin tam
sırasıydı. Jules Bouligaud'ya
sertçe baktı ve ona doğru ilerledi, elleri arkasındaydı. Ama
Bouligaud'da utanmış bir hal
yoktu. Boş gözlerle Lucien'e baktı ve ıslık çalarak geçti gitti.
Beni tanımadı, dedi kendi
kendine Lucien. Ama iyiden iyiye düş kırıklığına uğramıştı.
Sonraki günler, dünyanın bundan böyle var olmadığını düşündü.
Bayan Fleurier'nin küçük
tabancası, konsolunun sol çekmecesinde duruyordu. Kocası bunu ona
1914'te cepheye
gitmeden önce armağan etmişti. Lucien onu eline aldı, uzun süre
parmaklarının arasında
evirdi çevirdi: Bu, kabzası sedef kakmalı, namlusu altından olan
küçük bir mücevherdi. İnsan,
insanlara var olmadıklarını inandırmak için bir felsefe
incelemesine güvenemezdi. Bunun bir
eylem olması gerekiyordu, gerçekten öylesine umutsuz bir eylem ki
görüntüleri silsin
götürsündü ve dünyanın hiçliğini günışığında göstersindi.
Bir patlama, kan içinde genç bir beden halının üstünde, bir kağıda
yazılmış sözcükler:
Kendimi öldürüyorum, çünkü var değilim. Ve siz de, insan
kardeşlerim, hiçsiniz! İnsanlar
sabahleyin gazetelerini okuyacaklardı ve göreceklerdi: Bir genç
kendini öldürdü. Her biri
kendini fena halde karmakarışık hissedecekti ve kendi kendilerine
soracaklardı: Ya ben? Ben
var mıyım? Tarihte, Werther'in intihar haberinden beri ötekiler
arasında, buna benzer intihar
salgınları olduğu bilinirdi. Lucien fikir kurbanının yunancada
`tanık' anlamına geldiğini
düşündü.
Bir yönetici yaratmak için çok hevesliydi, ama bir fikir kurbanı
yaratmak için değildi.
Kısacası, sık sık annesinin odasına girdi; tabancaya bakıyor ve
can çekişir gibi oluyordu.
Kabzayı parmaklarının arasında kuvvetle sıkarak altın namluyu
ısırdığı da oluyordu. Geri
kalan zamanda neşeliydi, çünkü gerçek yöneticilerin intihar
kışkırtısını tanımış olduklarını
düşünüyordu. Sözgelişi, Napoleon Lucien, umutsuzluğun sonuna
vardığını kendinden
gizlemeye çalışıyordu, ama tavlanmış bir ruhla bu bunalımdan
çıkacağını umuyordu ve ilgiyle
Sainte-Helene Anıları'nı okudu. Bununla birlikte bir kesinliğe
varmak gerekiyordu: Lucien 30
Ekimi kararsızlığının son günü olarak saptadı. Son günler çok
üzücü oldular: bunalım
kurtarıcıydı, ama Lucien öyle bir gerilimle zorluyordu ki kendini,
günün birinde camdan
yapılma bir şey gibi kırılacağından korkuyordu.
Artık tabancaya dokunmaya cesaret etmiyordu; çekmeceyi açmakla
yetiniyordu, annesinin
kombinezonlarını birazcık kaldırıyor, uzun uzun kendi başına pembe
ipeğin içinde gömülü
oturan bu küçük soğuk, inatçı devi seyrediyordu. Bununla birlikte
yaşamayı kabul ettiğinden
canlı bir hayal kırıklığı duydu ve kendini işe yaramaz olarak
gördü. Ama okullar açılınca bir
yığın kaygıyla doldu içi: anne babası onu yüksek okul için
hazırlık derslerini izlesin diye
Saint-Louis Lisesine gönderdiler. Armasıyla birlikte kırmızı zıhı
olan güzel bir kasketi vardı ve şarkı söylüyordu:
Makineleri yürüten pistondur.
Vagonları yürüten pistondur...
`Piston'un bu yeni saygınlığı, Lucien'in içini gururla
dolduruyordu; sonra sınıfı da ötekilere
benzemiyordu. Bir geleneği ve bir tören düzeni vardı; bu bir
güçtü. Sözgelişi, Fransızca
derslerinde zil çalmadan bir çeyrek saat önce bir sesin: Bir
Harbiyeli nedir? diye sorması
adetti, herkes yavaşça: Bir aptaldır! diye karşılık veriyordu.
Bunun üstüne ses yeniden: Bir
tarımcı nedir? diye soruyordu, bu kez daha kuvvetli: Bir aptaldır!
diye karşılık veriyorlardı.
O zaman, hemen hemen gözleri hiç görmeyen ve kara bir gözlük takan
Bay Bethune bıkkınlıkla: Rica ederim, baylar! diyordu. Birkaç dakikalık kesin
bir sessizlik oluyordu ve öğrenciler birbirlerine anlamlı gülümsemelerle bakıyorlardı, sonra
biri bağırıyordu: Bir
piston nedir? ve hepsi birden bağırıyorlardı: Koskocaman biridir!
Bu zamanlarda Lucien
kendini kışkırtılmış hissediyordu.
Akşam, bütün olup bitenleri bir bir anne babasına anlatıyordu.
Bütün sınıf dalga geçmeye
başladı, ya da bütün sınıf Meyrinez'yi dörtlükler yapmaya karar
verdi, derken, sözcükler,
sanki alkol yudumlamış gibi, ağzını ısıtıyordu. Bununla birlikte
ilk aylar pek zor geçti.
Lucien, matematikten ve fizikten geriydi, arkadaşları da pek cana
yakın kişiler değillerdi.
Bunlar bursluydular, kötü davranan, inek ve pis öğrencilerdi. Bir
tanecik bile yok, dedi
babasına, bir tanecik bile kendime arkadaş yapacak adam yok.
Burslular, dedi dalgın
dalgın, Bay Fleurier, okumuş seçkin kişilerdir; bununla birlikte
kötü yöneticiler olurlar. Dur
durak bilmezler. Lucien `kötü yöneticiler'den söz edildiğini
duyunca yüreğinde hoş olmayan
bir sıkıntı duydu ve sonraki haftalarda kendini öldürmeyi düşündü
yeniden; ama tatildeki
heyecan değildi şimdi duyduğu.
Ocak ayında Berliac adlı bir yeni öğrenci bütün sınıfı kırdı
geçirdi: Son moda yeşil ya da
açık mor renk kemerli ceketler giyiyordu, küçük yuvarlak
yakalıydı, terzilerdeki resimlerde
görüldüğü gibi pantolonlar giyiyordu, o kadar dardılar ki insan
onları nasıl giydiğine
şaşırıyordu. Hemen matematikte sınıfın sonuncusu oldu. Deli
oluyorum, diye söylendi,
ben bir edebiyatçıyım, beni gebertmek için matematik okutuyorlar.
Bir ayın sonunda
herkesi baştan çıkarmıştı. Kaçak sigaralar dağıtıyordu; pek çok
kadınla tanıştığını söyledi
çocuklara ve kadınların ona yolladıkları mektupları gösterdi.
Bütün sınıf bunun parlak çocuk
olduğuna ve onunla iyi geçinmek gerektiğine karar verdi. Lucien
onun inceliğine ve
tavırlarına bayılıyordu, ama Berliac, Lucien'e alçakgönüllülükle
davranıyor, ona Zengin
çocuğu diyordu. Her şey bir yana, dedi Lucien günün birinde,
yoksul çocuğu olsam daha
iyi olurdu! Berliac, güldü, Sen küçük bir edepsizsin! dedi ona ve
ertesi gün ona şiirlerinden
birini okuttu: Caruso her akşam çiğ gözler yutuyordu, bunun
dışında deve gibi kanaatkardı.
Bir kadın evdekilerin gözlerinden bir demet çiçek yaptı ve sahneye
attı onu. Bu örnek
hareket karşısında başını eğdi herkes. Ama unutmayın ki otuz yedi
dakika sürdü onun
görkemli çağı: Tamı tamına ilk bravodan operanın büyük avizesinin
sönmesine kadar (sonuç
olarak kadının kocasını, birçok yarışmalarda ödül almış,
gözlerinin pembe çukurlarını iki
savaş nişanıyla kapatmış kocasını keyfince gütmesi gerekiyordu.)
Şunu iyice not ediniz:
konserve halinde fazlaca insan eti yiyenlerden aramızdakilerin
hepsi iskorpit hastalığından
telef olacaklardır. Çok güzel, dedi Lucien, sarsılmıştı. Bunları
yeni bir yolla elde
ediyorum, dedi rahatlıkla Berliac, buna otomatik yazı diyorlar!
Bundan bir süre sonra,
korkunç bir kendini öldürme isteği duydu Lucien ve Berliac'tan
akıl danışmaya karar verdi.
Ne yapmalıyım? diye sordu durumunu göz önüne serdikten sonra.
Berliac onu dikkatle
dinlemişti; parmaklarını emmek adetiydi, sonra da yüzündeki
sivilcelere tükürüğünü sürerdi,
öyle ki yüzü yağmurdan sonra bir yol gibi yer yer parlıyordu.
Dilediğin gibi yap, dedi
sonunda, bir önemi yok bunun. Bir an düşündü ve sözcüklerin üstüne
basa basa ekledi: Hiçbir şeyin asla önemi yoktur. Lucien'in biraz
canı sıkıldı, ama Berliac'ın çok sarsıldığını,
kendisini bir dahaki perşembe günü eve çağırdığı zaman anladı
Lucien. Bayan Berliac pek
sevimliydi, yüzünde et benleri ve sol yanağında şarap tortusu
renginde bir leke vardı.
Görüyorsun, dedi Berliac, asıl savaş kurbanları bizleriz.
Lucien'in düşüncesi de tam
buydu ve her ikisi de kurban edilmiş bir kuşaktan oldukları
konusunda anlaştılar.
Akşam oluyordu, Berliac ellerini ensesinin altında kenetlemiş,
yatağına yatmıştı. İngiliz
sigaraları içtiler, gramofonda plak çaldılar; Lucien, Sophie
Tucker ve Al Johnson'ın sesini
işitti. Hüzünlendiler ve Lucien, Berliac'ın kendisinin en iyi
arkadaşı olduğunu düşündü.
Berliac ona psikanalizi bilip bilmediğini sordu; sesi ciddiydi,
Lucien'e ciddiyetle bakıyordu.
On beş yaşıma kadar annemi arzuladım, diye ona itiraf etti. Lucien
kendini rahatsız hissetti,
kızarmaktan korkuyordu; sonra Bayan Berliac'ın benleri aklına
geliyor, insanın böyle bir
kadını arzulayabileceğini pek anlayamıyordu.
Bununla birlikte kadın onlara kahvaltı getirmek için içeri girince
Lucien allak bullak oldu ve
kadının giydiği sarı kazağın altından göğsünü keşfetmek için
çabaladı. Kadın çıkınca Berliac
kendinden emin birinin sesiyle: Doğal bir şey bu, sen de annenle
yatmak istemişsindir, dedi.
Sorgulamıyordu, doğruluyordu. Lucien omuz silkti: Doğal bir şey,
dedi. Ertesi gün
kaygılıydı, Berliac'ın konuşmalarını sağda solda
tekrarlayacağından korktu. Ama çabuk
rahatladı: Her şey bir yana, diye düşündü, benden daha çok kendi
kendine saygısı vardı.
Onların sırlarını gizleyen bilimsel oyun Lucien'i pek sarmıştı ve
sonraki perşembe Sainte
Genevieve kitaplığında düşler konusunda Freud'un bir yapıtını
okudu. Bu ona birçok şeyi
açıkladı.
Yollarda aylak aylak yürüyerek Demek ki buymuş,
diye kendi kendine tekrar ediyordu
Lucien, demek ki buymuş! Sonunda Psikanalize Giriş'i ve Günlük
Yaşayışın
Psikopatalojisi'ni aldı, her şey apaydınlık oldu onun için. Bu
acayip var olmamak izlenimi,
bilincinde uzun süre kalan bu boşluk, dalgınlıkları, sıkıntıları,
kendini tanımak için boşa
harcanan çabalar, ki bütün bunlar ancak bir sis perdesiyle
karşılaşıyorlardı... Kör şeytan,
diye düşündü, benim bir kompleksim var. Berliac'a çocukluğunda
uyurgezer olduğunu
düşündüğünü, nasıl nesneleri bütünüyle gerçek olarak göremediğini
anlattı: Bende, dedi;
çok gizlilerde kalmış bir kompleks var. Tam benim gibi, dedi
Berliac. Bizde aile
kompleksleri var! Gördükleri düşleri en ince ayrıntılarına
varıncaya kadar yorumlamayı adet
edindiler. Berliac her zaman öylesine hikayeler anlatıyordu ki
Lucien bazılarını onun
uydurduğunu ya da hiç olmazsa onları süslediğini sanıyordu. Ama
çok iyi anlaşıyorlardı ve en
ince konulara nesnellikle yaklaşıyorlardı.
Birbirlerine, çevrelerindekileri aldatmak için gülümseyen bir yüz
takındıklarını, ama aslında
korkunç bir biçimde altüst olduklarını itiraf ettiler. Lucien,
kaygılarından kurtulmuştu.
Psikanalizin üstüne açgözlülükle atılmıştı, çünkü kendisine uygun
düşenin bu olduğunu
anlamıştı; şimdi kendini daha sağlam hissediyordu; tasalanmaya ve
bilincinde kişiliğinin
belirgin açığa çıkışlarını durmadan aramak zorunda kalmaya artık
ihtiyacı yoktu. Gerçek
Lucien, bilinçaltında derin bir yere kaçıp gizlenmişti; onu
görmeden düşlemek gerekiyordu,
tıpkı var olmayan bir beden gibi. Lucien bütün gün komplekslerini
düşünüyor, bilincinin
sisleri altında kıpırdayan karanlık, acayip ve şiddetli dünyayı
sağlam bir güvenle düşlüyordu.
Anlıyorsun, diyordu Berliac'a, görünüşte ben uyuşuk ve kayıtsız
bir oğlanım, kimse
umurumda değil. İçte de böyle, biliyorsun, kendimi böylesine
salıvermem gerekti.
Ama bunun bir başka şey olduğunu da pekala biliyordum. Her zaman
bir başka şey
vardır, diye karşılık veriyordu Berliac. Gururla birbirlerine
gülümsüyorlardı. Lucien, Sis
Açılacağı Zaman diye ad koyduğu bir şiir yazdı ve Berliac şiiri
eşsiz buldu, ama kurallara
uygun dizeler yazmış olduğundan ötürü Lucien'e sitem etti. Hemen
şiiri ezberlediler ve
libidolarından söz etmek istedikleri zaman şöyle diyorlardı:
Yayılmış büyük çağanozlar sisin
örtüsü altında, sonra, yalnızca göz kırparak `çağanozlar'. Ama
belli bir süre sonra, Lucien,
yalnızken ve özellikle geceleri, bütün bu olup bitenleri biraz
korkutucu buldu. Annesinin
yüzüne bakmaya artık cesaret edemiyordu ve yatmaya gitmeden önce
onu öptüğü zaman
karanlık bir gücün öpüşünün yolunu saptıracağından, onu Bayan
Fleurier'nin dudaklarına
doğru iteceğinden korkuyordu, sanki bu içinde bir yanardağ taşımak
gibi bir şeydi. Keşfetmiş
olduğu karanlık ve gösterişli ruhunu zorlamamak için kendini
kendinden sakınıyordu. Şimdi
onu ne pahasına olursa olsun tanıyordu ve ondaki tehlikeli
uyanışlardan korkuyordu.
Kendimden korkuyorum, diyordu kendi kendine. Altı aydan beri kendi
başına yaptığı
çalışmalardan vazgeçmişti, çünkü canını sıkıyordu onlar ve bir
yığın çalışacak şeyi vardı, ama
o ötekilerle uğraşıyordu. Herkesin kendi eğilimiyle uğraşması
gerekiyordu, Freud'un kitapları,
alışkanlıklarıyla birdenbire aralarındaki ilişki kopmuş olduğundan
sinir hastalığına
yakalanmış bahtsız gençlerin hikayeleriyle doluydu. Biz de deli
olmak üzere miyiz? diye
soruyordu Berliac'a. Ve bazı perşembeler, kendilerini bir tuhaf hissediyorlardı. Yarı gölge,
Berliac'ın odasını sinsice doldurmuştu, paket paket afyonlu
sigaralar içmişlerdi, elleri
titriyordu. Sonra biri, tek bir söz söylemeden kalktı, sessiz
adımlarla kapıya kadar gitti,
elektrik düğmesini çevirdi. Sarı bir ışık odayı kaplıyor,
birbirlerine güvensizlikle bakıyorlardı.
Lucien, Berliac'la olan dostluklarının bir yanlışlık üstüne
kurulduğunu fark etmekte
gecikmedi; şurası kesin ki hiç kimse onun kadar Oedipus
kompleksinin coşkulu güzelliğine
karşı duyarlı değildi, ama burada, daha başka uçlara doğru
yönelmesini dilediği bir tutku
gücünün işaretini görüyordu. Berliac, bunun karşıtı, durumundan
hoşnut gibi gözüküyordu,
bu durumdan çıkmak da istemiyordu. Biz gümbürtüye gitmiş
insanlarız, diyordu gururla,
biz rate'yiz. Hiçbir işe yaramayacağız. Hiçbir işe, diye karşılık
veriyordu Lucien, yankı
gibi. Paskalya tatili dönüşünde Berliac, Dipon'da bir otelde
annesiyle aynı odada kaldıklarını
anlattı ona: Sabah erkenden kalkmıştı, annesinin daha uyuduğu
yatağa yaklaşmıştı ve
yavaşçacık örtüyü açmıştı. Geceliği sıyrılmıştı, dedi alay ederek.
Bu sözcükleri duyunca Lucien, Berliac'ı aşağılamaktan kendini
alamadı ve kendini
yapayalnız hissetti. Kompleksleri olmak iyiydi, ama zamanında
onların hesabını görmek
gerekiyordu. Bir insan nasıl sorumluluklar yüklenebilirdi, nasıl
yöneticilik yapardı içinde
çocuksu bir cinsellik varsa? Lucien birdenbire kendi kendinden
ciddi ciddi kaygılanmaya
başladı. Aklı başında bir adama danışmak isterdi, ama kime
başvuracağını bilmiyordu.
Berliac ona, psikanalizde derinleşmiş ve kendi
üzerinde büyük bir etkisi olduğu sezilen
Bergere adlı bir gerçeküstücüden sık sık söz ediyordu. Ama hiçbir
zaman onu Lucien'le
tanıştırmaya yanaşmamıştı. Lucien büyük bir hayal kırıklığına
uğramıştı, çünkü Berliac'a
kadınları elde etme konusunda da güvenmişti. Güzel bir kadına
sahip olmak, doğal olarak
düşüncelerinin akışını da değiştirdi, diye düşünüyordu. Ama
Berliac güzel kadın dostlarından
hiç söz etmiyordu.
Bazı bazı bulvarda dolaşıyorlar, kadınların peşine takılıyorlardı,
ama onlarla konuşmaya
cesaret edemiyorlardı: Neylersin, babalık, diyordu Berliac, biz
hoşa giden cinsten değiliz
demek ki. Kadınlar bizde onları ürküten birşeyler hissediyorlar.
Lucien karşılık vermiyordu.
Berliac onu sinirlendirmeye başlıyordu. Çoğu kez Lucien'in anne ve
babası için çok kötü
şakalar yapıyordu, onlara Bay ve Bayan Dumollet (Baldır) diyordu.
Lucien, bir
gerçeküstücünün genellikle kentsoyluluğu aşağıladığını çok iyi
anlıyordu, ama Berliac, ona
karşı dostça ve güvenle davranan Bayan Fleurier tarafından eve çok
kereler çağrılmıştı.
Minnettarlık bir yana, kadına karşı böyle konuşmaktan ufacık bir
kibar davranma kaygısı onu
engellemiş olacaktı. Sonra Berliac'ın ödünç aldığı parayı geri
vermemek gibi bir de kötü huyu
vardı.
Otobüste hep parasız olurdu, onun parasını vermek gerekirdi,
kahvelerde beş kere Lucien
öderse ancak bir kere öteki öderdi parayı. Lucien bunu ona günün
birinde açıkça söyledi,
böylesini anlamıyordu, arkadaşlar arasında, dışarı çıkıldı mı her
şey ortaklaşa olmalıydı.
Berliac anlamlı anlamlı baktı ve ona: Ben kuşkulanıyorum, sen bir
anal'sın, dedi, Freud'cu
ilişkilerin açıklamasını yaptı: insan dışkısı-altın ve cimriliğin
Freud'cu kuramı. Şunu
öğrenmek isterim, dedi, kaç yaşına kadar annen sildi altını? Az
kaldı araları açılıyordu.Mayıs ayının başlangıcından sonra okulu asmaya başladı Berliac.
Lucien onu dersten sonra,
Crucufıx vermutları içtikleri Petits-Champs Sokağındaki bir barda
bulmaya gidiyordu. Bir salı
öğleden sonra Lucien, Berliac'ı boş bir şişenin başında otururken
buldu. Sen misin, dedi
Berliac, dinle, benim saat beşte dişçide olmam gerek. Beni bekle,
köşe başında oturuyor,
yarım saatte bitiririm işimi. O.K., diye karşılık verdi Lucien,
bir iskemleye çökerek,
François bana beyaz vermut ver. Bu sırada bir adam girdi içeri ve
onları görünce şaşırarak
gülümsedi. Berliac kızardı ve birden kalkıverdi.
Kim olabilir? diye sordu kendi kendine Lucien. Berliac yabancının
elini sıkarken Lucien'i
gizlemeye çabalamıştı. Alçak sesle ve hızlı hızlı konuşuyordu,
öteki açık seçik karşılık verdi:
Ama hayır, küçüğüm, değil, sen bir soytarıdan başka bir şey
olmayacaksın. Aynı anda
ayaklarının ucunda yükselerek ve Berliac'ın başının üstünden
Lucien'e baktı, sakin bir güven
içindeydi. Otuz beş yaşlarında olabilirdi; solgun bir yüzü ve
muhteşem beyaz saçları vardı:
Bu muhakkak Bergere'dir, diye düşündü Lucien yüreği çarparak, ne
yakışıklı adam!Berliac, utangaç, ama etkili bir hareketle beyaz saçlı adamı
dirseğinden tuttu:
-Benimle gelin, dedi, dişçiye gidiyorum, iki adımlık yer.
-İyi, ama bir arkadaşlaydın, galiba, diye karşılık verdi öteki
gözlerini Lucien'den ayırmadan,
bizi tanıştırman gerekir.
Lucien gülümseyerek kalktı. Tuzak! diye düşündü. Yanakları ateş
gibiydi. Berliac'ın
boynu omuzlarının içine gömüldü ve Lucien bir an için onun itiraz
edeceğini sandı. Haydi
öyleyse, beni tanıt, dedi neşeli bir sesle. Ama konuşur konuşmaz
şakaklarına kan hücum etti,
yerin dibine girmek istemiş olmalıydı. Berliac yüz geri döndü ve
kimseye bakmadan
mırıldandı:
-Lucien Fleurier, liseden arkadaşım, Bay Achille Bergere.
-Beyefendi, yapıtlarınıza hayranım, dedi Lucien, zayıf bir sesle.
Bergere onun elini uzun
ince elleriyle tuttu ve onu oturmaya zorladı. Bir sessizlik oldu.
Bergere, Lucien'i yumuşak
sıcak bir bakışla sarmaladı. Hep elini tutuyordu:
-Kaygılı mısınız? diye sordu tatlılıkla.
Lucien sesini yumuşattı ve Bergere'e kararlı bir bakışla baktı:
-Kaygılıyım! diye karşılık verdi açık açık. Ona
öyle geliyordu ki bir giriş sınavıyla karşı
karşıyaydı. Berliac bir an duraksadı sonra şapkasını masanın
üstüne atarak öfkeyle
yerine oturuverdi. Lucien, Bergere'e kendi intihar etme eğilimini
anlatmak isteğiyle yanıp
tutuşuyordu. Bu, kendisiyle hiç özenip bezenilmeden ve olduğu gibi
konuşulması gereken
biriydi. Berliac nedeniyle hiçbir şey söylemeye cesaret edemedi,
Berliac'tan nefret ediyordu.
-Rakınız var mı? diye sordu garsona Bergere.
-Hayır, yoktur, dedi Berliac aceleyle, burası küçücük sevimli bir
yer, ama vermuttan başka
içecek bir şey yok.
-Şu yukarıda sürahinin içindeki sarı şey nedir? diye sordu Bergere,
yumuşaklık dolu bir
rahatlıkla.
-O beyaz Crucifix, dedi garson.
-İyi öyleyse, bana ondan ver.
Berliac iskemlesinde kıpırdanıyordu: dostlarıyla övünmek zevkiyle
Lucien'i masrafa sokmak
korkusu arasında kalmışa benziyordu. Sonunda tasalı ve gururlu bir
sesle söylendi:
-Kendini öldürmek istedi.
-Neden olmasın! dedi Bergere, bunu umarım.
Yeni bir sessizlik oldu: Lucien alçakgönüllü bir tavırla yere
indirmişti gözlerini, ama kendi
kendine Berliac'ın gidip gitmeyeceğini soruyordu. Bergere birden
saatine baktı.
-Dişçi ne oldu? diye sordu. Berliac istemeyerek kalktı.
-Benimle gel, Bergere, diye rica etti, iki adımlık yer.
-Niye canım, nasıl olsa geri döneceksin. Arkadaşının yanında
kalayım.
Berliac bir an durdu, bir bu ayağının bir ötekinin üstünde
sıçrıyordu.
-Haydi git, dedi Bergere, hükmedici bir sesle, bizi burada
bulursun. Berliac gidince Bergere
kalktı, teklifsizce Lucien'ın yanına oturdu.
Lucien ona uzun uzun intiharını, annesini arzulamış olduğunu ve
bir sadikoanal olduğunu,
aslında hiçbir şeyi sevmediğini, her şeyin ona gülünç geldiğini
anlattı. Bergere ona derin derin
bakarak tek bir söz söylemeden dinliyordu onu. Lucien anlaşılmış
olmayı tadına doyulmaz bir
şey olarak görüyordu. Bitirdiği zaman Bergere teklifsizce kolunu
onun omzuna attı ve Lucien
bir limon kolonyası ve İngiliz tütünü kokusu duydu.
-Biliyor musun Lucien, sizin durumunuza ne ad verilir?
Lucien, Bergere'e umutla baktı, umutsuz değildi.
-Ben buna, dedi Bergere, karmaşa diyorum. Karmaşa: sözcük yumuşak
ve ak, tıpkı ayışığı
gibi başlamıştı, ama o son `şa' da bir borunun bakırsı sesi vardı.
-Karmaşa... dedi Lucien.
Tıpkı Riri'ye uyurgezer olduğunu söylediği zamanki gibi kendini
kötü ve kaygılı hissetti. Bar
karanlıkçaydı, ama kapı, sokağa, ilkbaharın kumral ışıklı sisine
ardına kadar açılıyordu.
Bergere'den yayılan hoş koku içinde Lucien kırmızı şarap ve ıslak
tahta kokusundan oluşan,
karanlıkça salonun ağır kokusunu duyuyordu. Karmaşa... diye
düşündü, ne yapıp ne
etmeliyim?
Ama yeni bir hastalığın ya da bir saygınlığın
açıklanıp açıklanmadığını pek bilemiyordu.
Gözlerinin pek yakınında Bergere'in, altın bir dişin parıltısını
durmadan örten ve ortaya
çıkartan dudaklarını görüyordu.
-Karmaşa içinde olan yaratıkları severim, diyordu Bergere; sizi
olağanüstü talihli
buluyorum. Çünkü bu size sunulmuş. Bütün bu domuzları görüyor
musunuz? Kendilerine yer
edip oturmuşlar.
Onları kırmızı karıncalara vermeli, biraz tedirgin olsunlar diye.
Bilir misiniz bu akıllı
hayvancıklar ne yaparlar?
-İnsan yerler, dedi Lucien.
-Evet, insanın etini iskeletinden sıyırırlar.
-Bilirim, dedi Lucien. Arkasından ekledi: Ya ben? Benim ne yapmam
gerekir?
-Hiç, Tanrı aşkına, dedi Bergere, gülünç bir korkuyla. Özellikle
oturup kalmayın. Oturulursa
hiç olmazsa, dedi gülerek, bu bir kazığın üstüne olsun, Rimbaud'yu
okudunuz mu?
-Yooo, dedi Lucien.
-Size Illuminations'u vereceğim. Dinleyin, yeniden görüşmemiz
gerekir. Perşembe günü boşsanız saat üçe doğru bana gelin, Montparnasse'da, Campagne-Premiere
Sokağında 9
numarada oturuyorum.
Sonraki perşembe Lucien, Bergere'e gitti ve mayıs ayının hemen
hemen her günü ona
uğradı. Berliac'a haftada bir kere görüştüklerini söylemeyi uygun
bulmuşlardı, çünkü onu
üzmemek için her şeyden kaçınarak onunla ilişkilerinde açık olmak
istiyorlardı. Berliac tam
anlamıyla yer değiştirmiş gözüküyordu. Lucien'e alay ederek: Ne
muhabbet, ha? O sana
kaygı numarası çekti, sen de ona intihar; ne numara be! demişti.
Lucien karşı çıktı: Benim
intiharımdan ilk söz eden sen oldun; hatırlatırım, dedi kızararak.
O! dedi Berliac,
senin bunu söylemen gerekirdi, benim yaptığım yalnızca seni
utançtan kurtarmak içindi.
Buluşmalarını seyrekleştirdiler.
Onda hoşuma giden şey, dedi bir gün Lucien, Bergere'e, sizden
aldıklarıydı, şimdi bunu
anlıyorum. Berliac bir maymundur, dedi Bergere gülerek. Beni ona
çeken hep buydu.
Biliyor musunuz, ana tarafından büyükannesi Yahudidir? Bu birçok
şeyi açıklar.
Gerçekten, dedi Lucien. Bir süre sonra ekledi: Aslında hoş
biridir. Bergere'in
apartmanında her yan gülünç ve acayip şeylerle doluydu: boyalı
tahtadan yapılma kadın
bacakları üstünde duran kırmızı ipekli sandalyelerin minderleri,
küçük Zenci heykelleri,
demirden yapılma, üstü dikenli bir bekaret kemeri, içine küçük
kaşıklar batırılmış alçıdan
yapılma kadın göğüsleri, masanın üstünde bronzdan yapılma
koskocaman bir bit ve kağıt
uçurmaz işi gören ve Mirtra Mezarlığından aşırılmış bir keşiş
kafatası. Duvarlar gerçeküstücü
Bergere'in öldüğünü bildiren ve cenaze törenine çağıran
davetiyelerle kaplıydı. Her şeye
karşılık, apartman rahat ve akıllıca döşenmiş izlenimi veriyordu
ve Lucien oturma odasının
divanına uzanıp yatmayı seviyordu. Özellikle onu şaşırtan şey
Bergere tarafından bir rafın
üstüne yığılmış olan ıvır zıvır ve gülünç şeylerin çokluğuydu:
aksırık tozu, kaşıntı tüyü, kadın
çorabı lastiği, şeytan boku, yapay buz, yapay kesmeşeker. Bergere,
konuşurken, şeytan
bokunu eline alıyor, önemseyerek inceliyordu: Bu ıvır zıvırın
devrimci bir değeri vardır,
tedirgin ederler. Lenin'in bütün yapıtlarından daha fazla bir
yıkıcı güç vardır bunlarda.
Lucien, şaşkın ve hayran, bir çukur gözlü bu fırtınalı güzel yüze
ve bir kusursuzca taklit
edilmiş dışkıyı özenle tutan ince parmaklara bakıyordu. Bergere
ona sık sık Rimbaud'dan ve
bütün duyguların sistematik düzensizliğinden söz ediyordu.
Concorde Alanından geçerken
isteyerek ve bilinçle görebildiğiniz zaman bir Zenci kadını diz
çöküp dikilitaşı emmeye koyulmuş olarak görünce, kendinize dekoru
geberttiğinizi ve kurtulduğunu söyleyebilirsiniz.
Ona Illuminatinos'u Maldoror'un Şarkıları'nı ve Marki de Sade'ın
kitaplarını verdi. Lucien
anlamak için işi ciddi tutuyordu, ama pek çok şeyi yakalayamıyordu
ve şaşırmıştı, çünkü
Rimbaud oğlancıydı. Bunu, Bergere'e söyledi; Bergere katıla katıla
gülerek Niçin şaştın,
dostum? dedi. Lucien çok sıkılmıştı.
Kızardı ve bir dakika süresince vargücüyle Bergere'den nefret
etti; ama kendine hakim oldu,
başını kaldırdı ve alabildiğine açıkyüreklilikle: Aptallık ettim,
dedi. Bergere onun saçlarını
okşadı, duygulanmışa benziyordu: Bu şaşkınlık dolu iri gözler,
dedi, bu maral gözleri...
Evet, Lucien, aptallık ettiniz. Rimbaud'nun oğlancılığı;
duyarlığının ilk ve dahice
kargaşasıdır. Bu şiirleri ona borçluyuz. Cinsel isteğin kendine
özgü nesneleri olduğuna ve
kadınlar demek olan bu nesnelere inanmalı, çünkü onların
bacaklarının arasında bir delik
vardır, durmuş oturmuşların çirkin ve iradeli yanılgısıdır bu.
Bak! Masasından bir düzine
kadar sararmış resim çıkardı ve onları Lucien'in kucağına attı.
Lucien, dişleri dökülmüş
ağızlarıyla gülen, bacaklarını dudak gibi ayıran ve oyluklarının
arasından yosunlu bir dil gibi
bir şey gösteren korkunç orospular gördü.
Bou-Saada'da üç franklık koleksiyonum vardı, dedi. Bergere. Bu
kadınlara arkadan
yaklaşsanız bile iyi aile çocuğusunuzdur ve herkes de erkekçe
hayat yaşadığınızı söyler.
Çünkü bunlar kadındır, anlıyor musunuz? Ama yapılacak ilk iş her
şeyin cinsel zevk nesnesi
olabileceğine kendinizi inandırmanız olduğunu söyleyeceğim, bir
dikiş makinesi, bir deney
kabı, bir at ya da bir terlik gibi. Ben, dedi gülerek, sineklerle
aşk yaptım, ördeklerle yatan
bir deniz piyadesi tanıdım. Başlarını çekmeceye sokuyordu,
ayaklarından sıkıca tutuyordu
ve haydi yallah! Bergere, dalgın dalgın Lucien'in kulağını sıktı
ve sözünü bitirdi: Ördek bu
yüzden ölünce tabur da onu yiyordu.
Lucien bu konuşmalardan kafası kazan gibi çıkıyor, Bergee'in bir
dahi olduğunu
düşünüyordu, ama geceleri ter içinde, kafasının içi ürkünç ve açık
saçık görüntülerle dolu
uyanıyordu ve Bergere'in onun üstünde iyi bir etkisi olup
olmadığını soruyordu kendi
kendine: Yalnız olmak! diye ellerini ovuşturarak inliyordu, akıl
danışacak kimsesi
olmamak, doğru yolda mıyım, değil miyim bana söyleyecek birisi!
Sonuna kadar gidiyorsa,
bütün duygularının karmaşasını yaşıyorsa yolunu yitirmesine ve
boğulmasına kıl payı
kalmıyor muydu acaba? Bir gün Bergere ona uzun uzun Andre
Breton'dan söz etmişti, Lucien
uykuda gibi mırıldandı: Evet, ama nasıl, bundan sonra, nasıl
geriye dönebilirim? Bergere
şaşırdı: Geriye mi dönmek? Kim söz etti sana geriye dönmekten?
Delirsen daha iyi. Sonra,
Rimbaud'nun dediği gibi, öteki ürkütücü işçiler gelecekler.
Düşündüğüm iyidir, diye
mırıldandı Lucien kederli kederli. Bu uzun tartışmaların
Bergere'in dileğinin tam karşıtı bir
sonuç verdiğini fark etmişti: Lucien ne zaman istemeden ince bir
duyum, özgün bir izlenim
yaşamaya kalkışsa bir titremedir alıyordu onu: Başlıyor, diye
düşünüyordu: En bayağı ve en
kaba saba yaşantılardan başkasını yaşamamayı gönülden isteyecekti.
Kendini ancak
akşamleyin annesi ve babasıyla bir aradayken rahat hissediyordu:
bu onun sığınağıydı.
Briand'an, Almanların kötü niyetinden değerinden söz ediyorlardı.
Lucien onlarla tatlı tatlı
gündelik, sıradan söyleşiler yapıyordu. Bir gün, Bergere'den
ayrıldıktan sonra odasına girdiği
zaman makineleşmiş gibi kapıyı anahtarla kapadı ve sürgüyü çekti.
Yaptığı hareketin
farkına varınca kendini gülmekten alamadı, ama gece uyuyamadı:
korktuğunu anlamakta
gecikmedi.
Yine de Bergere'in dünyasıyla yok yere dostluğunu kesmedi. O beni
büyülüyor, diyordu
kendi kendine. Bergere'in aralarında kurmayı becerdiği o sıkı fıkı
ve öylesine ince arkadaşlığa
çok değer veriyordu. Bergere erkekçe, neredeyse haşin bir havayı
elden bırakmaksızın
duygulandırmak ve giderek şefkatle Lucien'e yaklaşmak gücüne
sahipti. Sözgelişi kötü
giyindiğini homur homur söylenerek kravatını yeniden bağlıyor,
Kamboçya'dan gelme
altın bir tarakla saçlarını tarıyordu. Lucien'e onun kendi
bedenini keşfettiriyor, gençliğin
coşkulu, alımlı güzelliğini ona açıklıyordu: Siz Rimbaud'sunuz,
diyordu ona, Verlaine'i görmek için Paris'e geldiği zaman sizin
büyük elleriniz vardı onda da, sağlıklı köylü delikanlısının bu
kırmızı yüzü ve kumral genç kızı andıran bir dal gibi ince bedeni
vardı. Lucien'i yakasını açıp gömleğini aralamaya
zorluyordu ve onu, pek utanmış, olarak bir aynanın önüne götürüyor
ona kırmızı yanaklarının,
beyaz boynunun güzel uyumunu seyrettiriyordu; o sırada Lucien'in
kalçalarını eliyle hafifçe
okşuyor; kederli kederli ekliyordu: İnsan yirmi yaşında kendini
öldürmeli.
Şimdi sık sık Lucien, kendine aynalarda bakar olmuştu, sallıkla
dolu genç sevimliliğinden tat
almayı öğreniyordu. Ben Rimbaud'yum, diye düşündü, akşamleyin,
yumuşak hareketlerle
giysilerini çıkartırken, çok güzel bir çiçeğin acıklı ve kısa
hayatına sahip
olacağına inanmaya başlıyordu. Bu sıralarda, buna benzer
izlenimleri uzun süreler önce
duymuş gibi geliyordu ona ve saçma bir imge canlanıyordu
kafasında: kendini uzun mavi bir
giysi ve melek kanatlarıyla, bağış toplamak için yapılan bir
satışta çiçek dağıtırken,
küçükken görüyordu. Uzun bacaklarına bakıyordu. Benim yumuşak bir
tenim olduğu doğru
mu acaba? diye düşündü dalga geçerek. Bir keresinde de
dudaklarını, kolunda bileğinden
dirsek içine kadar uzanan küçük güzel mavi damar boyunca gezdirdi.
Bir gün Bergere'in evine girince hoş olmayan bir şeyle karşılaştı:
Berliac oradaydı; elindeki
bıçakla bir toprak topağı görünüşündeki karamsı bir şeyin
kabuklarını ayırmaya uğraşıyordu.
İki genç on günden beri birbirlerini görmemişlerdi, soğuk bir
tavırla el sıkıştılar. Bu
gördüğün şey, dedi Berliac, haşhaş. İki kat esmer tütün arasına bu
pipolara koyacağız bunu,
şaşırtıcı bir sonuç veriyor.
Senin için de var, diye ekledi. Teşekkürler, dedi Lucien, istemem.
Öteki ikisi gülmeye
başladılar. Berliac şeytanca diretti: Amma aptalsın dostum,
içeceksin, hoş olmadığını ileri
süremezsin. Ben sana hayır dedim! dedi Lucien. Berliac hiç
karşılık vermedi, üstten bakan
bir edayla gülümsedi Lucien, Bergere'in de güldüğünü gördü. Hızla
yere vurdu ayağını ve:
İstemiyorum, harap olmaya niyetim yok, sizi serseme çeviren şu
dalavereleri içmeyi
salakça buluyorum, dedi. Elinde olmadan kendini koyvermişti, ama
az önce söylediklerini ve
Bergere'in onun için ne düşüneceğini aklına getirence Berliac'ı
öldüresi geldi; gözleri yaşla
doldu. Sen bir kentsoylusun, dedi Berliac, omuz silkerek, yüzer
gibi gözüküyorsun, ama
ayağını dipten çekmekten ödün patlıyor. Uyuşturucuya alışmak
niyetinde değilim, dedi
Lucien, sakin bir sesle, bir başka kölelik bu, oysa ben bağımsız
kalmak istiyorum. Kendini
bağımlamaktan korkuyorsun desene, diye sertçe karşılık verdi
Berliac. Lucien, az daha
tokatı yapıştıracakken Bergere'in emredici sesini duydu: Bırak onu
Charles, diyordu.
Berliac'a, haklı olan o. Onun bağımlanmak korkusu, o bile
karmaşadan geliyor. Divana
uzanmış olarak ikisi içtiler ve bir Armenie kağıdı kokusu doldurdu
odayı. Lucien kırmızı
ipekten bir pufun üstüne oturmuş sessizce onları seyrediyordu. Bir
süre sonra Berliac başını
arkaya attı ve gözlerini baygın bir gülüşle kırpıştırdı.
Lucien ona hınçla bakıyordu ve kendini aşağılanmış hissediyordu.
Sonunda Berliac ayağa
kalktı, odadan sallantılı bir yürüyüşle çıktı: Dudaklarında hep o
uykulu ve arzulu gülüşün
tuhaflığı vardı. Bana bir pipo ver, dedi Lucien boğuk bir sesle.
Bergere gülmeye başladı.
Uğraşma, dedi: Berliac yüzünden yapma bunu. Şimdi ne halde
bilmiyorsun, değil mi?
Deli olacağım, dedi Lucien. Ee, peki, şimdi kusuyor, bunu bil,
dedi Bergere sakin sakin.
Haşhaşın ona yapacağı tek etki bu. Gerisi bir güldürüden başka bir
şey değil, ama ona birkaç
kez içirdim, çünkü beni şaşırtmak istiyor ve bu beni eğlendiriyor.
Ertesi gün Berliac liseye
geldi, Lucien'e tepeden bakarak, Trenlere biniyorsun, dedi, ama
garda kalanları özenle
seçiyorsun. Ama karşısındaki de konuştu: Sen düzenbazsın, dedi ona
Lucien, dün
banyoda ne yaptığını bilmiyorum sanıyorsun belki, değil mi? Kustun
dostum!
Berliac solgunlaştı. Bunu sana Bergere mi söyledi? Ya kim olsun
isterdin? Güzel, diye
kekeledi Berliac, ama Bergere'in yeni dostlar önünde eski
dostlarını harcayan bir adam olduğunu sanmıyordum. Lucien biraz
kaygılanmıştı:
Bergere'e kimseye bir şey söylemeyeceğine söz vermişti. Hadi canım
sen de, dedi, seni
harcamadı o, yalnızca bana işin böyle olmadığını göstermek istedi.
Ama Berliac sırtını
döndü, Lucien'in elini sıkmadan yürüdü gitti. Lucien, Bergere'le
yeniden buluştuğu zaman pek
rahat değildi. Berliac'a ne söylediniz? diye sordu Bergere, yan
tutmayan bir tavırla. Lucien,
karşılık vermeden başını öne eğdi: Ezilmişti. Ama birden
Bergere'in elini ensesinde hissetti:
Zararı yok, dostum.
Ne olursa olsun bitmesi gerekiyordu: Komedyenler uzun süre benimle
eğlenemezler.
Lucien biraz yüreklendi: Başını kaldırdı ve güldü: Ama ben de bir
komedyenim, dedi,
gözkapaklarını indirerek. Evet, ama sen, sevimlisin, diye karşılık
verdi Bergere, onu
kendine doğru çekerek. Lucien kendini bırakıverdi, kendini bir kız
gibi uysal hissediyordu
ve gözleri yaşlıydı. Bergere onu yanağından öptü, Benim küçük
güzel serserim, dedi.
Kardeşim benim, diyerek hafifçe kulağını ısırdı. Lucien, böyle
duygulu, böyle hoşgörülü bir
ağabeye sahip olmanın çok hoş bir şey olduğunu düşünüyordu.
Bay ve Bayan Fleurier, Lucien'in bu kadar sözünü
ettiği şu Bergere'i tanımak istediler ve onu
akşam yemeğine davet ettiler. Hiç bu kadar yakışıklı bir erkek
görmemiş olan Germaine'e
varıncaya kadar herkes onu çok canayakın buldu. Bay Fleurier,
Bergere'in dayısı olan General
Nizan'ı tanıyordu, uzun uzun ondan söz etti. Bayan Fleurier de
tatilde Bente-Cote'a
gitmek için Lucien'i Bergere'e emanet edeceğinden pek hoşnuttu.
Otomobille Rouen'a kadar gittiler, Lucien, katedrali ve belediyeyi
görmek istedi, ama
Bergere kesinlikle reddetti bunu: O süprüntüleri mi? dedi,
saygısızca. Sonunda Cordeliers
Sokağında bir geneleve gidip iki saatlerini geçirdiler ve Bergere
tuhaf bir havaya girdi:
Masanın altından Lucien'i diziyle dürterken bir yandan bütün
kızlara Küçükhanım,
diyordu; sonra onlardan biriyle yukarı çıkmaya kalktı, ama beş
dakika sonra aşağı
indi. Kirişi kıralım, diye fısıldadı, yoksa çıngar çıkacak.
Çarçabuk parayı ödeyip çıktılar.
Sokakta Bergere olup biteni anlattı: Bir avuç kaşıntı tozunu
yatağa atmak için kadının
arkasını dönmesinden yararlanmış, sonra iktidarsız olduğunu
söyleyip aşağı inmiş. Lucien iki
viski içmişti, biraz kafayı bulmuştu, Metz Topçusu'nu ve De
Profundis Morpionubus'u
söyledi, Bergere'in hem ağırbaşlı, hem de haylaz olmasına hayran
oluyordu. Bir tek oda
tuttum sadece, dedi Bergere otele geldiklerinde. Ama büyük bir
banyosu var. Lucien
şaşırmadı: yolculuk boyunca Bergere'le birlikte aynı odayı
paylaşacağını şöyle bir
düşünmüştü, ama bu düşünce üstünde uzun süre durmamıştı.
Şimdi artık geri adım atamazdı; durumu biraz iğrenç buluyordu,
özellikle ayakları temiz
değildi. Valizler yukarı çıkarken, Bergere'in ona: Pek kirlisin,
örtüleri kirleteceksin,
diyeceğini ve ona kayıtsızlıkla: Temizlik konusunda pek
kentsoyluca düşüncelerin var, diye
karşılık vereceğini düşündü. Ama Bergere onu valiziyle birlikte
banyo odasına soktu: Sen
içeride hazırlan, ben odada soyunacağım, dedi. Lucien, ayaklarını
ve yarı belinden aşağısını
yıkadı. Tuvalete gitmek ihtiyacı duydu, ama cesaret edemedi ve
lavaboya işeyerek işini
bitirdi: sonra gecelik gömleğini giydi, annesinin ona verdiği
ponponlu terlikleri ayağına
geçirdi (kendininkiler delik deşik olmuştu) ve kapıyı vurdu: Hazır
mısınız? diye sordu.
Evet, evet, gir. Bergere gök mavisi bir pijamanın üstüne siyah bir
ropdöşambr giymişti. Oda
limon kolonyası kokuyordu. Tek bir yatak mı yalnızca? diye sordu
Lucien, Bergere karşılık
vermedi: Lucien'e, kuvvetli bir kahkahayla son bulan bir
şaşkınlıkla bakıyordu: Giyinip
kuşanmışsın! dedi gülerek. Yatak takkeni ne yaptın? Aa yok, çok
tuhafsın, kendi halini
görmeni isterdim. İşte iki yıldır, dedi Lucien, çok sıkılmıştı,
anneme bana pijama almasını
söylüyorum.
Bergere ona doğru yürüdü: Haydi, çıkar şunu, dedi, ötekine söz
hakkı vermeyen bir tavırla,
benimkilerden birini vereyim sana. Biraz büyük olacak, ama bundan
daha iyi gidecek sana.
Lucien, gözleri duvar kağıdının yeşil kırmızı yollarına takılmış,
odanın orta yerinde çakıldı
kaldı. Banyoya dönmek en iyisiydi, ama aptal yerine konmaktan
korktu, sert bir hareketle
gecelik entarisini başının üstünden çıkarıverdi. Bir süre
sessizlik oldu: Bergere gülerek
Lucien'e bakıyordu. Lucien birdenbire odanın orta yerinde çıplak
durduğunu, ayaklarında da
annesinin ponponlu terlikleri olduğunu anladı. Ellerine baktı -Rimbaud'nun
büyük ellerine-kasığına onları kapatmak, hiç olmazsa orasını gizlemek isterdi,
ama kendini topladı, ellerini
kahramanca arkasına koydu. Duvarlarda, eşkenar dörtgen dizilerinin
arasında uzaktan uzağa
küçük mor bir kare vardı. Doğrusu, dedi Bergere, bir bakire kadar
iffetlisin.
Aynada kendine bak Lucien, göğsüne kadar kızardın. Öteki
kılığından böylesi daha iyi.
Evet, dedi Lucien kuvvetle, ama insan çıplakken hiç de kibar
gözükmez. Bana çabuk
pijamayı ver.
Bergere ona lavanta kokan bir pijama attı ve yatağa girdiler. Ağır
bir sessizlik oldu: Durum
kötü, dedi Lucien. Kusacağım. Bergere karşılık vermedi. Lucien
geğirince ağzında viski
tadı hissetti. Benimle sevişecek, diye söylendi içinden. Limon
kolonyasının boğucu kokusu
boğazını sardığı sırada duvar kağıtlarının çizgileri dönmeye
başladı. Bu yolculuğa çıkmayı
kabul etmemem gerekirdi. Talihi yoktu; son zamanlarda belki yirmi
kere Bergere'in
kendinden ne istediğini keşfedecek gibi olmuştu, sonra her
keresinde, bilerek yapılmış gibi,
onu düşüncesinden caydıran bir olay çıkmıştı ortaya. Şimdiyse,
burada, bu adamın
yatağındaydı ve onun keyfini bekliyordu. Yastığımı alıp banyoya
yatmaya gideyim. Ama
cesaret edemedi. Bergere'in alaycı bakışını düşündü. Gülmeye
başladı: Birden orospu aklıma
geldi, dedi, kaşınıp duruyor olmalı. Bergere hiç karşılık
vermiyordu, Lucien ona göz ucuyla baktı: Masum bir tavırla, elleri
ensesinin altında, uzanmış yatıyordu. O zaman şiddetli
bir öfke sardı Lucien'i, dirseğinin üstünde doğruldu ve ona:
Ee peki ne bekliyorsunuz? Beni buraya ipliğe inci dizmeye mi
getirdiniz?
Söylediği cümleden pişman olması için çok geçti artık: Bergere ona
doğru dönmüştü; alaycı
bir bakışla onu seyrediyordu:
Melek yüzlü bir küçük orospuyla başım belada. Haydi, bebeğim, ben
sana söyletmedim
bunu; sıradan duygularını çığırından çıkarmak için bana bel
bağlayan sensin. Bir an ona
baktı, yüzleri hemen hemen birbirine değiyordu, sonra Lucien'i
kollarının arasına aldı, pijama
ceketinin altından göğsünü okşadı. Bu hoş olmayan bir şey değildi,
biraz gıdıklıyordu,
yalnızca Bergere korkutucuydu; aptalsı bir tavır almıştı ve
kuvvetle tekrarlıyordu: Utanma,
küçük domuz, utanma, küçük domuz! tıpkı garlarda trenlerin
gelişini haber veren gramofon
plakları gibi. Bergere'in eli, tersine, canlı ve hafif, insana
benziyordu.
Lucien'in göğüslerinin ucunu tatlı tatlı okşuyordu; sanki banyoda
ılık suyun okşaması gibi.
Lucien bu eli yakalamak, kendinden ayırmak, onu bükmek isterdi,
ama Bergere alay etmişti:
Orospuyla başım belada.
El yavaşça karnından aşağı kaydı ve pantolonunu tutan düğümü
çözmek için durdu. Yapsın
yapacağını diye bıraktı eli: Islak bir sünger gibi ağır ve
yumuşaktı ve fena halde ödü
kopuyordu.
Bergere örtüleri açmıştı, başını Lucien'in göğsüne koymuştu ve onu
dinler gibi bir hali vardı.
Lucien arka arkaya iki kere geğirdi, gümüş renkli bu güzel
saçların üstüne kusacağından
korktu. Karnımı sıkıştırıyorsunuz, dedi. Bergere biraz kalktı ve
bir elini Lucien'in böğrünün
altına geçirdi, öteki el artık okşamıyordu, sıkıyordu. Küçük güzel
kalçaların var, dedi birden
Bergere. Lucien bir kabus gördüğünü sanıyordu:
Hoşunuza gidiyorlar mı? diye sordu nazlanarak. Ama Bergere birden
bıraktı onu ve canı
sıkılmış bir tavırla başını kaldırdı.
Ah küçük blöfçü, dedi öfkeyle, Rimbaud numaraları yapıyor ve ben
de bir saatten fazladır
onu baştan çıkarayım diye akıntıya kürek çekiyorum. Lucien'in
sinirden gözleri yaşardı.
Bergere'i bütün gücüyle itti: Bu benim suçum değil, dedi tıslayan
bir sesle, bana fazlasıy |