MENÜ

 
 
 
 

www.circassiancanada.com         

.........

BİR YÖNETİCİNİN ÇOCUKLUĞU
Jean Paul Sartre
Çeviri: Eray Canberk
Can Yayınları. Hayriye Caddesi No. 2, 80060 Galatasaray, İstanbul
Telefon: 252 56 75 -252 59 88 -252 59 89 Fax: 252 72 33

.........

Küçük melek elbisemin içinde pek güzelim. Bayan Portier, anneme, Minik oğlunuz pek şeker şey. Küçük melek kılığı içinde çok güzel, demişti. Bay Bouffardier, Lucien'i dizlerinin arasına çekti ve çocuğun kollarını okşadı. Bu sahiden küçük bir kız, dedi gülümseyerek.  

Senin adın ne bakayım? Jacqueline mi, Lucienne mi, Margot mu? Lucien kıpkırmızı oldu ve Benim adım Lucien, dedi. Küçük bir kız mıydı, değil miydi artık pek bilmiyordu. Birçok kimse onu küçükhanım diye öpmüştü. Herkes onu ince kanatlarıyla, uzun mavi elbisesiyle, küçük çıplak kolları ve lüle lüle kumral saçlarıyla pek sevimli buluyordu.

İnsanların birdenbire onun artık küçük bir oğlan çocuk olmadığına karar vereceklerinden korkuyordu. Boşu boşuna karşı koydu; kimse onu dinlemezdi, ancak uyurken elbisesini çıkarmasına izin verilirdi, sabahleyin uyanınca da elbiseyi ayakucunda bulurdu ve çişini yapmak istediği zaman da, gündüz Nenette'in yaptığı gibi entarisini kaldırması ve topuklarının
üstüne çömelmesi gerekirdi. Herkes ona Benim küçük güzel kızım, derdi. Belki de böyledir, ben küçük bir kızımdır.

Kendini içinden ne kadar yumuşak hissediyordu, sesi de dudaklarından tatlı ve ince çıkıyordu; belki bu birazcık tiksindiriciydi; yumuşak hareketlerle herkese çiçek de sunardı; kollarını dolayarak kucaklaşmak isterdi. Lucien düşündü: böyle bir şey gerçekten olamaz. Böyle bir şey gerçekten olmayınca pek seviyordu, ama Mardi Gras günü daha fazla eğlenmişti. Ona Pierrot kılığı giydirmişlerdi, Riri'yle birlikte bağıra çağıra koşup zıplamıştı ve
masaların altına saklanmışlardı. Annesi ona saplı gözlüğüyle hafifçe vurdu. Küçük oğlumla iftihar ediyorum. Gösterişli ve güzel kadındı, bütün bu hanımların en tombulu, en irisiydi. Beyaz bir örtüyle kaplı uzun büfenin önünden geçtiği zaman bir kupa şampanya içmekte olan babası, Lucien'i Koca adam! diyerek yerden kaldırdı. Lucien'in ağlamak ve I-ıh, demek
isteği duydu içinden. Portakal şerbeti istedi, çünkü şerbet buzluydu ve içmesi yasaklanmıştı. Ama küçücük bir bardağa iki parmak koyarak verdiler. Şerbetin yapış yapış bir tadı vardı ve o kadar da buzlu değildi: Lucien, çok hasta olduğu zaman içtiği hintyağlı portakal şerbetlerini düşünmeye koyuldu. Hıçkıra hıçkıra ağladı ve otomobilin içinde babasıyla annesinin arasına oturmuş olmayı pek avundurucu buldu. Anne, Lucien'i kendine doğru çekip bastırıyordu, sıcaktı ve güzel kokuyordu, her şeyi ipektendi. Zaman zaman, otomobilin içi tebeşir gibi beyaz oluyor, Lucien gözlerini kırpıştırıyor, annesinin elbisesinin göğüs kısmındaki menekşeler gölgeden çıkıyor ve Lucien birden onların kokusunu içine çekiyordu.

Yine de birazcık hıçkırıyordu, ama kendini nemli ve pırıltılı hissediyordu, biraz da yapış yapış, portakal şerbeti gibi. Küçük banyoluğunun içinde suyla oynamayı severdi ve annesi kauçuk süngerle onu yıkasaydı. Bebekliğinde olduğu gibi, anne ve babasının odasında yatmasına izin verildi. Güldü ve küçük yatağının yaylarını gıcırdattı, babası da Bu çocuk pek afacan, dedi. Biraz portakal çiçeği suyu içti ve babasını üzerinde yalnız gömlekle gördü.
Ertesi gün, Lucien bazı şeyleri unutmuş olduğundan emindi. Gördüğü düşü çok iyi hatırlıyordu: Annesi ve babası melek elbisesi giymişlerdi, Lucien çırılçıplak oturağına oturmuştu, trampet çalıyordu, baba ve anne onun çevresinde uçuşuyorlardı; bu bir karabasandı. Ama, düş görmeden önce bazı şeyler olmuştu, Lucien uyanmak zorunda kalmıştı. Hatırlamaya çalışınca, akşamleyin yakılan gece lambasına tıpatıp benzeyen mavi küçük bir lambayla aydınlatılmış karanlık uzun bir tünel görünüyordu, anne ve babasının odasında. Bu karanlık ve mavi gecenin içinde gerçekten bir şey olup bitmişti -beyaz bir şey.

Annesinin ayakları yanında yere oturdu ve trampetini aldı. Annesi Niçin bana gözlerini dikmiş bakıyorsun, şekerim? dedi. Lucien gözlerini indirdi ve Bum, bum, tararabum! diye bağırarak trampetine vurdu. Ama kadın başını çevirince ona inceden inceye bakmaya koyuldu, sanki ilk kez görüyordu onu. Kumaştan yapılma gülüyle bir entari. Lucien entariyi iyi biliyordu, yüzü de. Bununla birlikte artık benzer değillerdi. Birdenbire böyle olduğunu sandı; olup biteni biraz olsun daha da düşünseydi aradığını buluverecekti. Tünel kül rengi
solgun bir günışığıyla aydınlandı ve bazı şeylerin de kıpırdadığı görülüyordu. Lucien korktu ve bir çığlık attı: tünel kayboldu. Neyin var yavrucuğum? dedi annesi. Yanına diz çökmüştü ve kaygılı bir hali vardı. Kendi kendime eğleniyorum, dedi Lucien. Anne güzel kokuyordu, kendine dokunmayacağından korktu, ona tuhaf gözüküyordu, baba da öyle. Onların odasında bir daha uyumamaya karar verdi.

Sonraki günler anne hiçbir şeyin farkına varmadı. Lucien her zaman etekliklerinin içindeydi, her zaman olduğu gibi, gerçek küçük bir erkek gibi kadınla gevezelik ediyordu. Kendine Kırmızı Şapkalı Kız'ı anlatmasını istedi ve anne onu dizlerinin üstüne oturttu. Kurttan ve Kırmızı Şapkalı Kız'ın büyükannesinden söz etti, bir parmağı havada, gülümseyerek ve ağır
ağır. Lucien ona bakıyor, E sonra? diyordu ve bazı bazı boynundaki saç lülelerine dokunuyordu, ama onu dinlemiyordu, gerçek annesi olup olmadığını kendi kendine soruyordu.

Hikayesini bitirince ona Anne, bana küçük bir kız olduğun zamanı anlat, dedi. Anne de anlattı. Ama belki de yalan söylüyordu. Belki de eskiden küçük bir oğlan çocuktu ve ona entariler giydirmişlerdi -Lucien'e olduğu gibi, geçen akşam- bir kıza benzemek için böyle giyinip durmuştu. Tereyağ gibi yumuşak güzel tombul kollarını ipekli kumaşın altından uslu uslu elledi. Annenin entarisi çıkartılsa ne olurdu, babanın pantolonları giydirilse? Belki
annede hemencecik bir kara bıyık çıkardı. Bütün gücüyle annesinin kollarını sıktı, anne kendi gözünde korkunç bir hayvana dönüşüveriyor gibi bir izlenime kapıldı -ya da panayır yerindeki gibi sakallı bir kadın olurdu belki de.

Kadın ağzını kocaman açarak güldü, Lucien kırmızı dilini ve boğazının dibini gördü. Pisti, içine tükürmek istedi. Ha ha ha! diyordu annesi, nasıl da sıkıyorsun, yavrucuğum! Çok kuvvetli sık beni. Beni sevdiğin kadar kuvvetli. Lucien gümüş yüzüklerle dolu güzel ellerinden birini aldı ve onu öpücüklere boğdu. Ama ertesi gün, anne, Lucien'in yanında otururken ve oturağının üstünde onu elleriyle tutarken ve ona Et, Lucien, et şekerim, n'olursun, derken Lucien birden çişini tuttu ve ona, biraz nefes nefese, sordu: Ama sen
benim sahici annem misin, sahici? Kadın ona, Küçük aptal, dedi ve şimdi çişinin olup olmadığını sordu. O günden sonra Lucien annesinin güldürü oynadığına inandı ve ona büyüdüğü zaman evleneceğini hiç söylemedi. Ama bu güldürünün ne olduğunu pek bilmiyordu.

Tüneli gördüğü gece hırsızlar anne ve babasını yataklarından almaya gelmiş olabilirler ve onların yerine bu ikisini koymuş olabilirlerdi. Ya da bunlar sahici annesi ve babasıydılar da gündüz bir rol oynuyorlardı, gece de başka oluyorlardı. Lucien sıçrayarak uyandığı ve Noel gecesi, onları şömineye oyuncakları koyarken gördüğü zaman oldukça şaşırdı. Ertesi gün Noel babadan söz ettiler ve Lucien de onlara inanır gibi yaptı. Bu onların rolünün içindeydi diye düşünüyordu. Oyuncakları çalmış olmaları gerekiyordu. Şubat ayında, kızıla yakalandı ve çok eğlendi.

İyileşince yetim oyunu oynamayı adet edindi. Kestane ağacının altına, çimenliğin orta yerine oturuyordu, ellerini toprakla dolduruyor ve düşünüyordu: Bir yetim olurdum, adım Louis olurdu. Altı günden beri yemek yememiş olurdum. Hizmetçi kadın Germanie, öğle yemeği için ona seslendi ve masada oyununa devam etti. Anne ve baba hiçbir şeyin farkında
değillerdi.

Onu bir yankesici yapmak isteyen hırsızlar tarafından alıp götürülmüştü. Öğle yemeğini yiyince kaçardı, gider onlara haber verirdi. Az yemek yedi, az su içti, Koyuncu Meleğin Hanı'nda karnı acıkmış bir adamın ilk yemeğinin hafif olması gerektiğini okumuştu.

Bu çok eğlenceliydi, çünkü herkes oyun oynuyordu. Baba ve anne, baba ve anne olma oyunu oynuyordu. Anne pek üzgün olma oyunu oynuyordu, çünkü yavrucuğu pek az yemek yemişti, baba gazete okumak ve zaman zaman Lucien'in önünde Badabum, koca adam! diyerek parmağını oynatma oyunu oynuyordu. Lucien de oynuyordu, ama sonunu nasıl getireceğini
artık pek iyi bilmiyordu. Yetim mi? Yoksa Lucien mi olmak? Sürahiye baktı. Suyun dibinde oynaşan kırmızı küçük bir ışık vardı ve kara kıllarıyla, büyük ve ışıklı sürahinin içindeki babasının eli olduğuna insan yemin ederdi. Lucien'de birdenbire sürahinin de sürahi olma oyunu oynadığı izlenimi uyandı. Sonunda yemeklere pek az dokundu ve öyle acıktı ki öğleden sonra bir düzine erik çalmak zorunda kaldı; az kalsın midesini bozuyordu. Lucien
olma oyununu oynamanın canına yettiğini düşündü.

Gelgelelim kendini bu işten alıkoyamıyordu ve her zaman oyun oynuyormuş gibisine geliyordu. Pek çirkin ve pek ciddi olan Bay Bouffardier gibi olmak isterdi. Akşam yemeğine geldiği zaman Bay Bouffardier Saygılarımı sunarım, hanımefendi, diyerek annesinin elinin üstüne eğiliyordu, Lucien salonun orta yerine dikiliyordu, adama hayranlıkla bakıyordu. Ama Lucien'in başından geçen hiçbir şey ciddiyet taşımıyordu. Düştüğü ve bir yeri şiştiği zaman, çoğu kez ağlamayı bırakıyor ve kendi kendine soruyordu: Ben gerçekten kaka mıyım? Böylece kendini daha da hüzünlü hissediyordu ve gözyaşları yeniden bir güzel akmaya başlıyordu. Saygılarımı sunarım hanımefendi, diyerek elini öptüğü zaman annesi Bu hoş bir şey değil, sevgilim, büyüklerle alay etmemelisin, diyerek onun saçlarını karıştırdı.

Kendini iyice cesareti kırılmış hissetti. Ayın ilk ve üçüncü cuması dışında kendini önemli bulmuyordu. O günler birçok hanım annesini görmeye geliyordu; içlerinden biri ya da ikisi yasta oluyordu. Lucien yas tutan kadınları seviyordu, özellikle ayakları büyük olursa. Genellikle büyüklerle eğleniyordu, çünkü onlar pek saygıdeğerdirler -ve insan, küçük oğlan
çocuklarının altlarına kaçırdıkları gibi o kadınların da yataklarını kirlettiğini düşünmeye kalkışamaz- çünkü iyi giyinmişlerdir, giysileri koyu renklidir, elbisenin altında da ne olduğunu, insan, kafasın da canlandıramaz. Hep bir arada oldukları zaman her şeyi yerler, konuşurlar, gülüşleri bile oturaklıdır, ayindeki gibidir.

Lucien'i adam yerine koyuyorlardı. Bayan Couffın, Lucien'i dizlerinin üstüne alıyordu, Gördüğüm en cici çocuk, diyerek baldırlarını elliyordu. Ardından hoşlandığı şeyleri soruyordu, onu öpüyordu, büyüyünce ne yapacağını soruyordu. Lucien bazı bazı Jeanne d'Arc gibi büyük bir general olacağını, Almanlardan Alsace-Lorraine'i geri alacağını söylüyordu, bazı da misyoner olmak istediğini söylüyordu. Her konuştuğunda söylediklerine inanıyordu.
Bayan Besse, hafif bıyıklı, iri, kuvvetli bir kadındı. Lucien'i arkaüstü yatırıyor, Küçük bebeğim, diyerek onu gıdıklıyordu. Lucien hoşnuttu, rahatça gülüyordu ve gıdıklandıkça kıvranıyordu. Küçük bir bebek olduğunu, büyükler için sevimli küçük bir bebek olduğunu düşünüyordu ve Bayan Besse'in onu soymasından, yıkamasından, onu kauçuk bir bebek gibi küçük bir beşiğin içine uykuya yatırmasından hoşlanacağını düşünüyordu. Bazı kereler
de Ne diyor, benim bebeğim? diyordu ve birdenbire Lucien'in karnına basıyordu. O zaman, Lucien mekanik bir bebek taklidi yapıyordu, boğuk bir sesle Üeee, diyordu ve ikisi birden gülüyorlardı.

Her cumartesi eve öğle yemeğine gelen Papaz Efendi, Lucien'e, annesini sevip sevmediğini sordu. Lucien güzel annesine bayılıyordu ve babası da ne kadar kuvvetli, ne kadar iyiydi. Herkesi güldüren gururlu ve kararlı bir tavır takınıp Papaz Efendinin gözlerinin içine bakarak Evet, diye karşılık verdi. Papaz Efendinin bir ağaççileği gibi kafası vardı: kırmızı ve pürtüklü; her bir pürtüğün üstünde de bir kıl. Papaz Efendi bunun iyi olduğunu ve daima
annesini çok sevmesi gerektiğini Lucien'e söyledi ve sonra Lucien'in, Tanrı Babayı mı, yoksa annesini mi yeğ tuttuğunu sordu. Lucien, birden sorunun içinden çıkamadı ve saç lülelerini oynatmaya, Bum, tararabum, diyerek havaya tekmeler atmaya koyuldu ve büyükler sanki o orada yokmuş gibi yeniden konuşmalarına daldılar. Bahçeye koştu, arka kapıdan dışarı sıvıştı;
küçük kamış sopasını almıştı. Doğal olarak Lucien bahçeden dışarı çıkamazdı, yasaktı.

Çoklukla Lucien uslu küçük bir çocuktu, ama bugün söz dinlemek istememişti. Büyük ısırganotu yığınına güvensizce baktı, buranın yasaklanmış bir yer olduğu açıkça görülüyordu. Duvar kararmıştı, ısırganotları zararlı kötü bitkilerdendi, bir köpek ısırganların tam dibine
becermişti, burası bitki, köpek pisliği ve sıcak şarap kokuyordu. Lucien Ben annemi seviyorum, ben annemi seviyorum! diye bağırarak kamışıyla ısırganları kamçıladı. Beyaz su salarak sarkan kırılmış ısırganlara bakıyordu, aklaşan, tüylü boyunları kırılarak tarazlanmışlardı, bağıran yalnız küçük bir ses duyuluyordu: Ben annemi seviyorum, ben annemi seviyorum! Vızıldayan iri bir mavi sinek vardı. Bu bir kaka sineğiydi. Lucien sinekten korkuyordu. Güçlü, çürümüş ve dingin bir yasak koku burun deliklerini dolduruyordu.
Tekrarladı: Ben annemi seviyorum, ama sesi kendine bir tuhaf geldi, tüyler ürpertici bir korku duydu ve bir çırpıda salona kadar koştu.

O gün, Lucien annesini sevmediğini anladı. Kendini suçlu hissetmiyordu, ama inceliğini arttırdı, çünkü bütün yaşayışı boyunca anne ve babasını sever gözükmek zorunda olduğunu düşünüyordu, böyle olmazsa kötü küçük bir oğlan olurdu insan. Bayan Fleurier, Lucien'i gitgide tatlı buluyordu, o yaz savaş da vardı, baba çarpışmaya gitti, anne, üzüntülü de olsa mutluydu. Lucien pek dikkatli olmuştu; bir yığın üzüntüsü olan anne, öğleden sonra bahçede açılır kapanır iskemlesine uzanıp dinlenirken, Lucien ona bir yastık aramak için koşuyor, yastığı başının altına koyuyor, ya da bacaklarına bir örtü seriyordu ve anne gülerek karşı koyuyor.

Ama sıcaktan patlarım, yavrucuğum, ne kadar da naziksin! diyordu. Lucien Anne sen benimsin, diyerek, soluk soluğa, coşkuyla öpüyordu anneyi ve gidip kestane ağacının altına oturuyordu.

Kestane ağacı! dedi ve bekledi. Ama hiçbir şey olmadı. Anne verandanın altında uzanmıştı, her yanı örten ağır bir sessizliğin dibinde küçücüktü. Burası sıcak ot kokuyordu, insan ayağı basmamış, ormanda bir araştırıcı olma oyunu oynanabilirdi, ama Lucien'in canı oyun oynamak istemiyordu artık. Hava, duvarın kırmızı çatısının üstünde titreşiyordu, güneş toprakta ve Lucien'in elleri üstünde yakıcı lekeler oluşturuyordu. Kestane ağacı! Bu
çarpıcıydı: Lucien, annesine, Güzel anne benimsin, dediği zaman anne gülüyordu. Garmaine'e `Salak' dediği zaman Germaine ağlamıştı ve onu anneye şikayet etmişti. Ama `Kestane ağacı' dediği zaman hiçbir şey olmuyordu. Dişlerinin arasından fısıldadı: `Pis ağaç' ve emin değildi, ama ağaç kıpırdamadığından, daha kuvvetli tekrar etti: Pis ağaç, pis kestane
ağacı! Bekle de gör, birazcık bekle! ve ağaca tekme attı. Fakat ağaç hareketsiz kaldı, hareketsiz -odundan yapılma olduğundandı. Akşamleyin yemekte, Lucien, annesine: Biliyor musun anne, ağaçlar evet ağaçlar, odundandır, dedi, annesinin pek sevdiği şaşkın yüz ifadesiyle karşılaştı. Bayan Fleurier öğle postasından mektup almamıştı. Kuru kuru Budala
olma, dedi: Lucien küçük bir sakar oldu.

Nasıl yapıldıklarını anlamak için bütün oyuncaklarını kırıyordu. Babanın eski bir usturasıyla bir koltuğun koluna çentikler yaptı, düşünce kırılıp kırılmayacağını ve içinde bir şey olup olmadığını anlamak için salondaki heykelciği itip düşürdü; gezinirken elindeki kamışla çiçeklerin ve bitkilerin kellelerini uçuruyordu; her keresinde derin bir hayal kırıklığına uğruyordu; nesneler saçmalıktı; sahiden yoktular. Anne çoklukla çiçekleri ya da ağaçları göstererek, Bunun adı ne? diye soruyordu ona. Lucien başını sallıyor ve karşılık veriyordu: Hiçbir şey değil o, adı yok. Bütün bunlar dikkat etmek için katlanılan zahmete değmiyordu. Bir çekirgenin ayaklarını koparmak çok daha eğlenceliydi, çünkü bir topaç gibi parmaklarınızın arasında titreşiyordu ve karnının üstüne ayakla basılınca ondan sarı bir krem
çıkıyordu. Bununla birlikte çekirgeler bağırmıyordu. Kendilerine eziyet edilince bağıran hayvanlardan birine acı vermek pek istemişti, sözgelişi bir tavuk, ama onlara yaklaşmaya cesaret edemiyordu.

Bay Fleurier mart ayında geri döndü, çünkü o bir yöneticiydi, herhangi biri gibi siperde duracağına fabrikasının başında durmasının daha yararlı olacağını söylemişti general. Baba, Lucien'i çok değişmiş buldu, küçük koca adamı artık tanıyamaz olduğunu söyledi. Lucien bir çeşit uyuşukluk içine düşmüştü, aptalca yanıtlar veriyordu, hemen her zaman bir parmağı
burnundaydı ya da parmaklarına üflüyor ve onları koklamaya başlıyordu, kakasını yapması için yalvarıp yakarmak gerekiyordu. Şimdi ayak yoluna yalnız başına gidiyordu, yalnızca kapıyı aralık bırakması gerekiyordu ve zaman zaman anne ya da Germaine ona cesaret vermeye geliyorlardı. Saatlerce oturakta oturuyordu ve bir keresinde öyle canı sıkıldı ki
uyuyakaldı. Hekim çabuk büyüdüğünü ve kuvvet ilacına ihtiyaç duyduğunu söyledi. Anne, Lucien'i yeni oyunlarla yetiştirmek istedi, ama o yeteri kadar böyle oyunlar oynadığını ve sonuç olarak bütün oyunların aynı değerde olduğunu söyledi; hepsi aynı şeydi.

Her zaman yüzünü asıyordu: Bu da bir oyundu, ama daha çok eğlenceliydi. Anneye eziyet edilir, insan kendini kederli ve hınçlı hissederdi, kapalı bir ağız ve dumanlı bakışlarla biraz sağır olunurdu, içteyse, tıpkı gece yatakta örtülerin altında ve kendi kokusunu duyar gibi ılık ve rahat olunurdu, insan dünyada bir başınaydı. Lucien asık yüzlülüğünden artık kurtulamıyordu. Babası ona, Yüzünü asıyorsun, demek için alaycı sesini kullandığı zaman
Lucien hıçkırarak yerlerde yuvarlanıyordu. Annesinin konukları geldiğinde salona oldukça sık gidiyordu, ama saç lülelerini kestiklerinden bu yana büyükler onunla az ilgileniyorlardı ya da ilgilenseler bile bu, ona ahlak dersi vermek ve eğitici öyküler anlatmak içindi. Yeğeni Riri, güzel annesiyle, yani Berthe Halayla bombardıman yüzünden Ferolles'e geldiği zaman Lucien çok sevindi; ona oyun oynamayı öğretmeyi denedi. Ama Riri'nin kafasına Boches'lardan tiksinmeyi sokmuşlardı; Lucien'den altı ay büyük olmasına karşılık ağzı daha süt kokuyordu. Yüzünde çiller vardı ve çoğu zaman söylenenleri iyi anlamıyordu. Yine de Lucien ona bir uyurgezer olduğu sırrını verdi. Bazı insanlar geceleyin kalkar, konuşur ve uyurken gezer.

Lucien bunu Küçük Araştırıcı adlı kitapta okumuştu ve geceleyin yürüyen, konuşan ve annesini babasını gerçekten seven sahici bir Lucien olması gerektiğini düşünmüştü. Yalnız, sabah olunca, her şeyi unutuyordu ve Lucien olmuş gibi gözükme işine yeniden başlıyordu. Başlangıçta Lucien bu öykünün ancak yarısına inanıyordu, ama bir gün ısırganotlarının oraya gittiler. Riri Lucien'e pipisini gösterdi, ona, Bak ne kadar büyük, ben büyük bir oğlanım. İyice büyüyünce bir erkek olacağım ve siperlerde Boches'lara karşı dövüşmeye gideceğim, dedi. Lucien, Riri'yi çok tuhaf buldu, deli gibi güldü. Seninkini göster, dedi Riri. Karşılaştırdılar, Lucien'inki daha küçüktü, ama Riri hile yapıyordu, kendininkini uzatmak için çekiyordu.

Daha büyük olan benimki, dedi Riri. Evet, ama ben bir uyurgezerim, dedi Lucien, sakin sakin, Riri, uyurgezerin ne olduğunu bilmiyordu ve Lucien bunu ona anlatmak zorunda kaldı. Bitirince düşündü: Sahi mi benim uyurgezer olduğum? ve korkunç bir ağlamak isteği duydu. Aynı yatakta yattıklarından ertesi gece Riri'nin uyanık kalmasını, Lucien kalktığı zaman onu iyice gözlemesini ve Lucien'in söyleyeceği şeyleri iyice aklında tutmasını kararlaştırdılar. Bir zaman sonra beni uyandıracaksın, dedi Lucien; bakalım yaptıklarımı hatırlayabilecek miyim? Akşam, uyuyamayan Lucien, tiz horlamalar duydu ve Riri'yi uyandırmak zorunda kaldı. Zanzibar! dedi Riri. Uyan, Riri, kalkacağım zaman beni gözlemelisin. Bırak uyuyayım, dedi Riri, ağır bir sesle.

Lucien onu sarstı ve gömleğinin altından bir çimdik attı; Riri debelenmeye başladı ve gözleri açık, yüzünde tuhaf bir gülüşle uyandı. Lucien babasının ona alması gereken bir bisikleti düşündü, bir lokomotifin sesini duydu ve sonra, birdenbire hizmetçi kadın içeri girdi ve perdeleri çekti, saat sabahın sekiziydi. Lucien geceleyin ne yapmış olduğunu hiç bilmedi. Bunu yüce Tanrı Baba biliyordu, çünkü Tanrı Baba her şeyi görüyordu. Lucien dua minderine diz çöküyordu ve ayinden çıkarken annesi ona aferin desin diye uslu olmaya çabalıyordu, ama Tanrı Babadan nefret ediyordu. Tanrı Baba Lucien'le ilgili her şeyi biliyordu da Lucien kendisiyle ilgili pek çok şeyi bilmiyordu. Lucien'in annesini, babasını sevmediğini, uslu gibi gözüktüğünü, geceleyin yatakta pipisini ellediğini biliyordu. Neyse ki Tanrı Baba bütün
bunları hatırında tutamıyordu, çünkü yeryüzünde bir yığın küçük oğlan çocuk vardı. Lucien, `Arpalık' diye alnına vurduğu zaman Tanrı Baba bütün gördüklerini hemen unutuyordu.

Lucien, Tanrı Babayı, annesini sevdiğine inandırmak için de çok çalıştı. Zaman zaman kafasının içinde Anneciğimi nasıl da seviyorum! diyordu. Her zaman bir türlü pek inanmayan bir köşecik kalıyordu kafasında, Tanrı Baba da bu köşeciği görüyordu tabii. Böyle olunca kazanan O oluyordu. Fakat insan bazı kere söylenenlerin içine bütünüyle dalabiliyordu. Çarçabuk söyleniyordu: Oh! Ben annemi seviyorum. Tane tane söylüyordu ve annenin yüzü görülüyordu ve insan kendini baştan aşağı duygulanmış hissediyordu,
Tanrı Babanın size baktığını belli belirsiz düşünüyordunuz ve sonra bunu bile düşünmemenin ardından şefkatle büsbütün yumuşacık olunuyordu ve sonra kulaklarınızda oynaşıp duran kelimeler oluyordu; anne, anne, ANNE. Bu ancak bir an sürerdi, kuşkusuz, tıpkı Lucien'in iki ayağı üstünde bir iskemleyi dengede tutmaya çalıştığı zamanki gibi. Ama tam o sırada,
`Pacoto' denirse Tanrı Baba kandırılmış oluyordu: Yalnızca İyi'yi görmüştü ve bu gördüğü de sonsuza dek Belleği'nde kalmıştı. Ama Lucien bu oyundan yoruldu, çünkü güç harcamak gerekiyordu ve sonra sonuç olarak da Tanrı Babanın kazandığı ya da yitirdiği hiç bilinemiyordu.

Lucien artık Tanrıyla uğraşmadı. İlk ayinine gittiğinde Papaz Efendi onu çok uslu ve din dersinin en iyi öğrencisi olduğunu söyledi. Lucien çabuk anlıyordu ve iyi bir belleği vardı, fakat kafasının içi sislerle doluydu. Pazar günü bir aydınlanma oldu. Lucien babayla birlikte Paris sokağında gezinirken sisler de dağılıyordu. Güzelim denizci elbisesini giymişti ve babayı ve Lucien'i selamlayan babasının işçileriyle karşılaşıyordu. Baba onlara yaklaşıyor onlar da, Günaydın, Bay Fleurier, diyorlardı; Günaydın, küçük bey, de diyorlardı. Lucien işçileri seviyordu, çünkü bunlar büyüktüler, ama ötekiler gibi değil. Önce ona bey, diyorlardı. Sonra başlarında kasketleri vardı ve çile çekmiş ve çatlamış bir görünüşü olan küt tırnaklı iri elleri vardı.

Güvenilir ve saygıdeğerdiler. Baba Bouligaud'un bıyığının çekilmemesi gerekirdi, babası paylardı Lucien'i. Ama baba Bouligaud, babasıyla konuşmak için kasketini çıkarırdı başından, babası ve Lucien şapkalarını çıkarmıyorlardı başlarından ve babası neşeli ve pürüzlü ağır bir sesle konuşuyordu: Evet baba Bouligaud, senin oğlanı bekliyoruz, ne zaman alacak iznini? Ayın sonunda, Bay Fleurier, sağolun Bay Fleurier. Baya Bouligaud'nun mutlu bir görünüşü vardı ve Bay Bouffardier gibi `Afacan' diyerek Lucien'in sırtına vurmazdı. Lucien Bay Bouffardier'den tiksiniyordu, çünkü pek çirkindi. Ama baba Bouligaud'yu görünce içi rahat ediyordu ve iyi olmak istiyordu canı.

Bir keresinde gezmeden döndüklerinde, baba, Lucien'i dizlerine aldı ve bir yöneticinin ne olduğunu ona açıkladı. Lucien, fabrikadayken babasının işçilerle nasıl konuştuğunu öğrenmek istedi, baba bu işi nasıl yapması gerektiğini gösterdi ona ve sesi iyice değişmişti.

-Ben de yönetici olacak mıyım? diye sordu Lucien.

-Elbette koca adam, seni bunun için yetiştirdim.

-Peki ben kime emir vereceğim?

-Bak, ben öleceğim, sen benim fabrikamın sahibi olacaksın ve benim işçilerime emir vereceksin.

-Ama işçiler de ölecek.

-Öyle, onların çocuklarına emir vereceksin, sözünü dinletmeyi, kendini sevdirmeyi bilmen gerekecek.

-Ee, peki kendimi nasıl sevdireceğim, baba? Baba biraz düşündü ve karşılık verdi: Önce, hepsini adlarıyla tanıman gerekir. Lucien iyice heyecanlandı ve ustabaşı Morel'in oğlu babasının iki parmağını kestiğini haber vermek için eve geldiği zaman Lucien çocuğun gözlerinin içine bakarak ona Morel diyerek çocukla akıllı uslu ve tatlı tatlı konuştu. Anne böylesine iyi ve böylesine duygulu bir oğlu olduğu için gurur duyduğunu söyledi. Bundan sonra ateşkes anlaşması oldu, baba her akşam yüksek sesle gazete okuyordu, herkes
Ruslardan söz ediyordu, Alman hükümetinden, savaş tazminatlarından söz ediyordu ve baba, Lucien'e harita üstünde ülkeler gösteriyordu.

Lucien hayatının en can sıkıcı yılını geçirdi, savaş olduğu zamanları daha çok seviyordu. Şimdiyse herkeste bir aylaklık vardı ve Bayan Coffın'in gözlerinde görülen ışıltılar sönmüştü. 1919 yılının ekiminde Bayan Fleurier onu gündüzlü olarak Saint-Joseph Okulunun derslerine götürdü.

Papaz Gerromet'nin odası çok sıcaktı. Lucien, Papaz Efendinin koltuğunun yanında ayaktaydı, ellerini arkasında bağlamıştı ve çok sıkılıyordu. Annem şimdi alıp başını gitmeyecek mi? Ama Bayan Fleurier şimdilik gitmeyi düşünmüyordu. Yeşil bir koltuğun iyice ucuna oturuyor ve iri göğüslerini Papaz Efendiye doğrultuyordu; çok hızlı konuşuyordu ve kızıp da kızgınlığını göstermek istemediği zamanlardaki gibi sesi ahenkliydi. Papaz Efendi
ağır ağır konuşuyordu, başkalarından daha çok uzatıyor gibiydi ağzında sözcükleri, ağzından çıkarmadan ince onları akide şekeri gibi emiyor dense yeriydi. Lucien'in çok efendi ve çalışkan bir çocuk olduğunu, ama korkunç derecede kayıtsız olduğunu anneye anlatıyordu.

 

Bayan Fleurier hayal kırıklığına uğradığını, çünkü yer değişikliğinin çocuğa iyi geleceğini düşündüğünü söyledi. Hiç olmazsa teneffüslerde oynayıp oynamadığını sordu. Ne yazık ki, hanımfendi, diye karşılık verdi; muhterem peder, oyunlar da onu pek ilgilendirir gözükmüyor. Bazı bazı gürültücü oluyor ve hatta yaramazlık ediyor, ama çarçabuk bıkıyor. Sanırım ki bu çocukta sebat yok. Lucien düşündü: Sözü edilen benim. Tıpkı savaşın, Alman hükümetinin ya da Bay Poincare'nin konuşma konusu yapıldığı gibi bu iki büyük kendinden söz ediyorlardı. Ciddi bir görünüşleri vardı ve durumu üzerine düşünüyorlardı. Ancak bu düşünce de hoşuna gitmedi. Kulakları annesinin ahenkli sözcükleri, Papaz Efendinin emilmiş ve yapışkan sözcükleriyle doluydu, içinden ağlamak geliyordu. Neyse ki zil çaldı, onu da bıraktılar. Ama, coğrafya dersinde pek sinirleri bozuldu ve Papaz Jacquin'den tuvalete gitmek için izin istedi, çünkü hareket etmeye ihtiyacı vardı.

Önce tuvaletin serinliği, sessizliği ve güzel kokusu onu yatıştırdı. Adet yerini bulsun diye çömeldi, ama bir şey yoktu; başını kaldırdı, kapıyı baştan başa donatan yazıları okumaya koyuldu. Mavi kalemle `Barataud bir tahtakurusudur' diye yazmışlardı. Lucien güldü: Doğruydu; Barataud bir tahtakurusuydu, minicikti ve biraz büyüyeceği söyleniyordu, ama hemen hemen hiç büyümüyordu, çünkü babası ufacıktı, neredeyse bir cüceydi. Lucien kendi kendine Barataud'nun bu yazıyı okuyup okumamış olduğunu sordu ve okumamıştır diye düşündü, yoksa yazı silinmiş olurdu. Barataud parmağını emip ıslatacak ve harfleri yitip gidinceye dek silip duracaktı.

Lucien, Barataud'nun saat dörtte tuvalete geleceğini ve küçük kadife donunu indireceğini ve `Barataud bir tahtakurusudur' yazısını okuyacağını düşünerek biraz neşelendi. Belki de bu kadar küçük olduğunu hiç düşünmemişti. Lucien yarın sabahtan itibaren teneffüste ona tahtakurusu demeyi karşılaştırdı. Ayağa kalktı ve sağdaki duvar üstünde bir başka yazı gördü,
aynı mavi kalemle yazılmıştı: Lucien Fleurier koca bir sırıktır. Yazıyı özenle sildi ve sınıfa döndü. Doğru, dedi arkadaşlarına bakarak, bunların hepsi benden çok küçük. Kendini rahatsız hissetti. Koca sırık. Iles tahtasından yapılma küçük çalışma masasına oturmuştu. Germaine mutfaktaydı, annesi daha eve dönmemişti. Yazılışını düzeltmek için beyaz bir kağıdın üstüne `koca sırık' yazdı. Ama sözcükler pek alışılmış gibi gözüktü, hiçbir etki yapmadılar. Germaine, Germaine'ciğim! diye seslendi

-Ne istiyorsunuz? diye sordu Germaine.

-Germaine, şu kağıda `Lucien Fleurier koca bir sırıktır,' diye yazmanı istiyorum.

-Deli misiniz Bay Lucien? Lucien kollarını Germaine'in boynuna doladı. Germaine, Germaine'ciğim, n'olursunuz.

Germaine gülmeye başladı ve parmaklarını önlüğüne kuruladı. Kadın yazarken Lucien ona bakmadı, ama sonra, yazıyı odasına götürdü, uzun uzun seyretti. Germaine'in yazısı kargacık burgacıktı, Lucien kulağına `Koca sırık' diyen kuru bir ses geldiğini sanıyordu. Düşündü: Ben büyüğüm. Utançtan ezildi:

Barataud nasıl küçükse öyle büyük olmak. -Ve ötekiler arkasından alay ediyorlardı. Sanki bir yazgıya bağlanmış gibiydi: Şimdiye kadar arkadaşlarını yukarıdan aşağıya doğru görmek ona doğal geliyordu. Ama şimdi, hayatının geri kalanı için birdenbire büyük olmaya mahkum edilmiş buluyordu kendini. Akşamleyin, insan bütün gücüyle istese yeniden küçülebilir mi, diye babasına sordu. Bay Fleurier, hayır dedi: Bütün Fleurier'ler büyük ve güçlüydüler ve Lucien de daha büyüyecekti. Lucien umutsuzluğa kapıldı. Annesi onu yatırınca kalktı, aynada kendine bakmaya gitti: Ben büyüğüm. Ama boşuna bakıyordu, bu görünmüyordu, ne büyük ne küçük gibi görünüyordu. Gömleğini biraz kaldırdı ve bacaklarını gördü, o zaman Costil'in
Hebrard'a: Bak bak, sırığın uzun bacaklarına bak, dediğini düşündü ve bu ona büsbütün tuhaf geldi. Hava soğuktu, Lucien ürperdi ve biri ona. Sırığın tüyleri diken diken olmuş, dedi. Lucien gömleğinin eteğini daha yukarı kaldırdı, bütün göbeği ve bütün takım taklavatı göründü. Sonra yatağına koştu ve içine daldı yatağın.

Elini gömleğinin altına soktuğu zaman Costil'in onu gördüğünü ve Bakın, koca sırık ne yapıyor! dediğini düşündü. Kıpırdandı ve yatağında soluyarak döndü: Koca sırık! Koca sırık! ta ki parmaklarının arasında küçük mayhoş bir kaşıntı yaratıncaya kadar. Sonraki günler, sınıfın en arka sırasında oturmak için Papaz Efendiden izin almaya niyetlendi. Bunun nedeni, arkasında oturan ve ensesine bakabilen Boisset, Winckelmarın ve Costil'di.

Lucien, ensesinin varlığını hissediyor, ama onu görmüyordu ve genellikle unutuyordu. Ama Papaz Efendiye elinden geldiğince yanıt vermeye çabaladığı ve Don Diegue tiradını ezbere okuduğu sırada, ötekiler arkasındaydılar ve ensesine bakıyorlardı. Ne kadar zayıf, boynu ip gibi, diye düşünerek onunla alay edebiliyorlardı. Lucien, sesini yükseltmek ve Don
Diegue'in meydan okuyuşunu anlatmak için kendini zorluyordu. Sesiyle istediğini yapıyordu, ama ensesi hep olduğu yerde, durgun ve kaskatıydı, dinlenen biri gibi. Basset de ensesini görüyordu. Yer değiştirmeyi göze alamadı. Arka sıra tembel öğrencilere ayrılmıştı, ama ensesi ve kürek kemikleri durmadan onu kaşındırıyordu. Durmadan da kaşınmak zorundaydı.
Lucien yeni bir oyun buldu: Sabahları büyük bir adam gibi kendi başına banyoda yıkanırken birinin anahtar deliğinden baktığını hayal ediyordu: bazan Costil'in, bazan Baba Bouligaud'nun, bazan Germaine'in. Böylece, her yanını görsünler diye her yana dönüyordu.

Bazen arkasını kapıya dönüyor, iyice çıkıntılı ve gülünç olsun diye yüzükoyun duruyordu. Bay Bouffardier lavman yapmak için sezdirmeden ona yaklaşıyordu. Bir gün banyodayken sürtünme sesleri duydu. Bu içerideki dolabın cilasını parlatan Gertrude'dü. Kalbi durur gibi oldu, yavaşça kapıyı açıp çıktı; donu topuklarına kadar inikti ve gömleği böğürlerine kadar
kıvrılmıştı. Dengesini bozmadan ilerlemek için küçük küçük sıçramalar yapması gerekiyordu.

Germaine ona hiç tepki göstermeden bir göz attı. Çuval yarışı mı yapıyorsunuz? diye sordu. Lucien, öfkeyle pantolonunu çekti ve yatağına girmek için koştu. Bayan Fleurier şikayetçiydi, kocasına sık sık: Küçükken ne kadar edepliydi, bak bozuldu, tehlikeli bu! diyordu. Bay Fleurier Lucien'e şöyle bir bakıyordu ve Çağı, diye karşılık veriyordu. Lucien bedenini ne yapacağını bilmiyordu, hangi işe girişse, hiç fikrini sormadan, bu bedeni de her köşede kendini göstermeye koyuluyor gibisine geliyordu. Lucien görünmez adam olmayı düşündü ve bundan hoşlandı.

Öcünü almak, ötekilerin bundan habersizken nasıl olduklarını görmek için anahtar deliklerinden bakmayı adet edindi. Yıkanırken annesini gördü. Banyoda oturmuştu, uyur gibiydi, bedenini ve hatta yüzünü tamamıyla unutmuştu, kimsenin onu görmediğini düşünüyordu. Yalnız bu kendi kendine bırakılmış bedenin üstünde bir sünger gidip geliyordu; tembel hareketleri vardı ve işi yarı yolda bırakıverecekmiş gibi geliyordu insana. Anne bir
sabun parçasıyla bir bezi köpürttü ve eli bacaklarının arasında kayboldu. Yüzü dinlenikti, hemen hemen hüzünlüydü, başka şeyleri düşünüyordu kesinlikle, Lucien'in eğitimini ya da Bay Poincare'yi. Ama o sırada da, bu kırmızı büyük yığındı, bu iri beden banyonun fayansı üstünde oturup duruyordu. Bir başka defa Lucien terliklerini çıkardı ve çatı aralığına kadar tırmandı. Germaine'i gördü. Ayaklarına kadar inen uzun yeşil bir gömleği
vardı, küçük yuvarlak bir aynanın karşısında saçlarını tarıyordu, kendi görüntüsüne uyuşuk uyuşuk gülüyordu. Lucien'i bir gülmedir aldı ve çarçabuk aşağıya inmek zorunda kaldı.

Bundan sonra salonun büyük aynası karşısında gülümsüyor ve yüzünü buruşturuyordu, bir süre sonra berbat bir korkuya yakalandı. Lucien, sonunda uyuyakaldı, ama ona ormanda uyuyan güzel diyen Bayan Coffın'den başka kimse bunun farkında değildi; ne yutabildiği, ne tükürebildiği koca bir hava kabarcığı ağzının hep yarı açık kalmasına neden oluyordu: Bu onun esnemesiydi. Yalnız olduğu zaman dilini ve ağzının içini yavaşça okşayarak bu kabarcık irileşiyordu. Ağzı koskocaman açılıyor, yanağına yaşlar dökülüyordu. Bunlar çok hoş zamanlardı.

Tuvaletlerde pek eskisi kadar eğlenemiyordu, buna karşılık aksırmayı çok seviyordu, bu onu uyandırıyordu, bir an keyifle çevresine bakıyor, sonra yeniden uyuklamaya başlıyordu. Çeşitli biçimlerde uyumayı öğrendi: Kışın ocağın önüne oturuyor ve başını ateşe doğru uzatıyordu; kırmızılaşıp iyice kızarınca başı bir anda boşalıyordu; o buna kafayla uyumak, diyordu.
Pazar sabahı, tam karşıtı, ayaklarıyla uyuyordu: Banyosuna giriyordu, yavaşça eğiliyordu ve uyku, bacakları ve böğürleri boyunca çalkalanarak yukarı doğru çıkıyordu. Bembeyaz ve suyun dibinde şişkince gözüken, kaynayan bir tavuğu andıran, uyumuş bedenin üstünde küçük kumral bir baş, içi templum, templi, templo, deprem, putkırıcılar gibi bilgece sözcüklerle dolu bir baş, üstünlük taslıyordu.

Sınıfta uyku beyazdı, ışıklarla delinmişti: Üçe karşı ne yapsın istiyorsunuz? Birincisi. Lucien Fleurier. Halk sınıfı nedir: hiç. Birinci Lucien Fleurier, ikinci Winckelmarın. Pellereau cebirde birinciydi. Tek yumurtalığı vardı, öteki çıkmamıştı. Görmek için iki kuruş, dokunmak için on kuruş vermek gerekiyordu. Lucien on kuruş verdi, duraksadı, elini uzattı ve dokunmadan gitti, ama sonra pişmanlıkları öylesine can alıcıydı ki bu yüzden bazan bir
saatten fazla uykusuz kaldığı oluyordu. Tarihten iyiydi de, jeolojiden kötüydü; birinci: Winckelmarın, ikinci: Fleurier. Pazar günü, Costil ve Winckelmarın'la birlikte bisikletle dolaşmaya gittiler. Sıcağın altında kavrulmuş çayırlar boyunca bisikletler yumuşak tozun üstünde kayıyordu.

Lucien'in bacakları canlı ve kaslıydı, ama yolun uyku veren kokusu başına vuruyordu, gidonun üstüne eğilmişti, gözleri kızarıyor yarı yarıya kapanıyordu. Üç kez başarı ödülü almıştı sonunda. Ona Fabiola ya da Yer Altı Kiliseleri, Hıristiyanlığın Dehası ve Lavigerie Kardinalinin Hayatı adlı kitaplar verildi.

Yaz tatili sonunda Costil, onlara De Profundis Morpionibus ve Metz'in Topçusu'nu öğretti. Lucien, daha iyisini yapmaya karar verdi ve babasının tıbbi Larousse'undaki `Döl Yatağı' bölümünü inceledi, sonra da kadınların yapısı üzerine onlara açıklamalar yaptı. Tahtaya bir şekil de çizdi, Costil bunun uydurma olduğunu ileri sürdü. Ama bundan sonra boru sözü edildi mi gülmekten kırılıyorlardı. Lucien bütün Fransa'da kendi kadar kadın organları
üzerinde bilgisi olan bir ikinci sınıf ve hatta son sınıf öğrencisinin bulunamayacağını sevinerek düşünüyordu. Fleurier'ler Paris'e yerleşince bu pek parlak bir şey oldu. Lucien, sinemalar, otomobiller ve yollar yüzünden artık uyuyamıyordu.

Bir Voisin'i bir Packard'tan, bir Hispano-Suiza'yı bir Rolls'dan ayırdetmeyi öğrendi. Fırsat düştükçe basık arabalardan söz ediyordu. Bir yıldan fazla bir süredir uzun pantolon giyiyordu. Bakaloryasının ilk bölümünde gösterdiği başarıyı ödüllendirmek için babası onu İngiltere'ye gönderdi; Lucien suyla kabarmış çayırları ve beyaz yalıyarları gördü. John Latimer'le birlikte boks yaptı ve overarm-stroke'u öğrendi, ama güzel bir sabah, sersem sersem uyandı, yeniden eski huyu depreşmişti; dalgın dalgın Paris'e döndü. Condorcet Lisesinin Matematik-Başlangıç sınıfında otuz yedi öğrenci vardı. Bu öğrencilerden sekizi kendilerinin gözü-açıklar olduğunu ve ötekilerin de çaylaklar olduklarını söylüyorlardı.

Gözüaçıklar, onu 1 Kasıma kadar hor gördüler, ama Toussaint günü Lucien hepsinin en gözü açığı olan Garry'yle gezmeye gitti, insan yapısı bilgisinin pek değerli olduğunu kanıtlayınca Garry şaştı kaldı. Lucien gözü açıklar topluluğuna girmedi, çünkü annesi babası gece dışarı çıkmasına izin vermiyorlardı. Ama onlarla güçlü mü güçlü bir ilişki kurdu. Perşembe günü
Berthe Hala, Riri'yle birlikte Raynouard Sokağına öğle yemeğine geliyordu. Kadın irileşmiş ve hüzünlenmişti; zamanını iç çekerek geçiriyordu. Ama teni nazik ve bembeyaz kalmıştı yine. Pierre onu çırılçıplak görmek isterdi. Gece yatağında bunu düşünüyordu: Bu bir kış günü olabilirdi; Boulogne Ormanında, onu çıplak, kolları göğsünün üstüne kavuşmuş; üşümekten tüyleri diken diken olmuş bulurlardı.

Miyop birinin Bu da ne? diyerek kamış bastonunun ucuyla ona dokunduğunu hayal ediyordu. Lucien, yeğeni Riri'yle iyi anlaşamıyordu: Riri biraz fazla nazik, sevimli bir genç adam olmuştu. Lakanal'de felsefe okuyordu, matematikten de zerre kadar anlamıyordu. Lucien, Riri'nin, yedi yıl geçse de, büyüğünü altına yaptığını ve o zaman bir ördek gibi bacaklarını aça aça yürüdüğünü ve annesine Yok hayır yapmadım anneciğim, yemin ederim, diyerek saf saf baktığını düşünmekten kendini alamıyordu. Lucien, Riri'nin eline dokunmak konusunda bir iğrenme duyardı. Yine de onunla bir aradayken çok nazikti ve ona matematik derslerinde yardım ediyordu; sabrını taşırmamak için büyük bir güç harcaması gerekiyordu, çünkü Riri pek kafası çalışan bir çocuk değildi. Ama hiç öfkelenmiyordu,
çok sakin ve ağırbaşlı bir sesle konuşuyordu. Bayan Fleurier, Lucien'i pek incelikli buluyordu, ama Berthe Hala ona hiçbir gönül borcu duymuyordu. Lucien, Riri'ye ders vermek isteyince, kadın kızarıyordu, Ama olmaz, pek naziksin Lucien'ciğim, fakat koca çocuk. İsterse yapar:

Başkalarına güvenmeye alıştırmamak gerek, diyerek sandalyesinde kıpırdanıyordu. Bir akşam, Bayan Fleurier, birdenbire Lucien'e Sen sanıyorsun ki Riri senin ona yaptıklarının farkında, öyle mi? Kendini yanılgıdan kurtar çocuğum. O senin yuttuğunu ileri sürüyor, Berthe Halan bunu söyledi bana, dedi. İyilikçi bir görünüşü ve ahenkli bir sesi vardı. Lucien, annesinin öfkeden deliye döndüğünü anladı. Şöyle ya da böyle bir biçimde aldatıldığını anlıyordu, verecek bir yanıt bulamadı. Ertesi gün ve daha ertesi gün çok çalıştı ve olup biteni aklından çıkardı.

Pazar sabahı birdenbire kalemini bıraktı ve kendi kendine sordu: Yutuyor muyum? Saat on birdi, Lucien masasının başına oturmuş, duvar kağıtlarının üzerindeki kırmızı adamlarına bakıyordu, sol yanağının üstünde ilk nisan güneşinin tozlu ve kuru sıcaklığını duyuyordu, sağ yanağında da radyatörün yoğun sıcaklığını. Yutuyor muyum? Bunun karşılığını vermek güçtü. Lucien önce Riri'yle olan son tartışmasını düşündü, kendi durumunu yargılamaya
çalıştı. Riri'ye doğru eğilmişti ve ona Çakıyor musun? Çakmıyorsan bunu bırakalım demekten çekinme, aslan Riri, diyerek gülümsemişti. Biraz daha sonra ince bir hesapta bir yanlış yapmıştı ve neşeyle Al benden de bu kadar, demişti. Bu Bay Fleurier'den aldığı ve onun hoşlandığı bir deyimdi. Yapacak başka da bir şeyi yoktu. Ama böyle dediğim sırada yutuyor muydum acaba? Arayıp dururken birdenbire beyaz, yuvarlak, bir bulut parçası kadar yumuşak bir şeyler canlandı kafasında.

Bu geçen günkü düşüncesiydi. Çakıyor musun? demişti. Bu vardı kafasında, ama bu, açıklamaya yetmiyordu. Lucien bu bulut parçasına bakmak için umutsuzca çabaladı ve birden bulutun dışına düştüğünü hissetti, önce başı, içi buğuyla dopdoluydu, kendi de buğulaşıyordu, çamaşır kokan ıslak ve beyaz bir sıcaklıktan başka bir şey değildi. Bu buğuyu çekip atmak istedi, kaçmak istedi ondan, ama buğu onunla birlikte geliyordu. Düşündü: Bu benim, Lucien Fleurier, odamdayım, bir fızik problemi çözüyorum, bugün pazar. Ama düşünceleri sisler içinde eriyip gidiyordu, beyaz üstüne beyazdı. Kendini sarstı, duvar kağıtları üstündeki adamları bir bir ayırdetmeye koyuldu, iki kadın çoban, iki erkek çoban ve Aşk. Sonra birden kendi kendine: Ben... dedi ve hafifçe bir tetik düştü: uzun dalgınlığından uyanmıştı.

Bu hoş değildi: çobanlar geriye sıçramışlardı, sanki bir dürbünün tersinden onlara bakar gibiydi Lucien. Ona çok tatlı gelen, kendi sırları içinde kendini şehvetle kaybettiği bu sersemliğin yerine, ona Ben kimim? diye soran pek uyanık küçük bir şaşkınlık vardı ortada.Ben kimim? Masaya bakıyorum, deftere bakıyorum. Adım Lucien Fleurier, ama bu bir addan başka bir şey değil. Yutuyorum. Yutmuyorum. Bilmiyorum, bir anlamı yok bunun.
Ben iyi bir öğrenciyim. Hayır. Görünüşte öyle: İyi bir öğrenci çalışmayı sever. İyi notlar alıyorum, ama çalışmayı sevmiyorum. Artık bundan nefret etmiyorum, aklımı kaçırıyorum. Her şey beni çıldırtıyor. Hiçbir zaman bir yönetici olamayacağım.

Sıkıntıyla düşündü: Peki, ama ne olacağım? Bir an geçti, yanağı kaşındı, sol gözünü kırptı, çünkü güneş gözüne giriyordu: Ben neyim, ben? Kendi üstüne kıvrılmış, belirsiz, bu bulut vardı. Ben! Uzağa baktı, kelime kafasının içinde çınlıyordu, sonra köşeleri uzakta, sis içinde yitip giden bir piramidin karanlık tepesi gibi bir şey seçebiliyordu belki. Lucien ürperdi ve elleri titriyordu: Bu ortada, diye düşündü, bu ortada! Bundan eminim ben var değilim.

Sonraki aylar, Lucien çoklukla kendinden geçmeyi denedi, ama başaramadı. Her gece düzenli olarak dokuz saat uyuyordu, geri kalan zamanda capcanlıydı ve gitgide daha şaşkındı: Annesi babası hiç bu kadar iyi olmadığını söylüyorlardı. Kafasına kendinde yönetici olma niteliği bulunmadığı düşüncesi gelince kendini romantik buluyordu ve ayışığı altında saatlerce yürümek istiyordu canı. Ama annesi babası akşamları çıkmasına izin vermiyorlardı. Genellikle yatağına uzanıyor; ateşine bakıyordu: derece 37.5 ve 37.6'yı gösteriyordu.

Lucien, acı bir zevkle anne babasının onu iyi bulduklarını düşünüyordu. Ben var değilim. Gözlerini kapatıyor, kendini salıveriyordu: Varlık bir yanılsamadır, madem ki varolmadığımı biliyorum, kulaklarımı tıkamaktan, hiçbir şey düşünmemekten başka yapacak bir şeyim yok ve ben hiçleşmeliyim. Ama yanılsama dayatıyordu. Hiç olmazsa öteki insanlara karşı, bir sırra sahip olmanın pek kötücül üstünlüğü vardı onda: Garry, sözgelişi, Lucien'den daha
fazla var olmuyordu. Ama hayranlarının arasında onu gürültüyle hırıldarken görmek yetiyordu: Kendi öz varlığına demir gibi kaskatı inandığı hemencecik anlaşılıyordu. Bay Fleurier de artık var değildi -ne Riri, ne kimse vardı- dünya oyuncusuz bir güldürüydü.

`Ahlak ve Bilim' üzerine yazdığı bir ödevden 15 alan Lucien, Yokluğun İncelenmesi diye bir yazı yazmayı düşündü; bunu okuyunca insanların tıpkı alacakaranlık vampirleri gibi birbiri ardı sıra kendi kendilerini yok edeceklerini hayal ediyordu. İncelemesini yazmadan önce, felsefe öğretmeni Şebek'in görüşünü almak istedi. Afedersiniz efendim, dedi bir dersin sonunda, bizim varolmadığımız savunulabilir mi? Maymun hayır, dedi. Düşünüyorum, dedi, öyleyse varım. Madem ki varlığınızdan kuşkuya kapılıyorsunuz, öyleyse varsınız.

Lucien ikna olmamıştı, ama yapıtını yazmaktan vazgeçti. Temmuzda, gürültüsüzce matematik bakaloryasını kazandı ve anne babasıyla birlikte Ferolles'e gitti. Şaşkınlık bir türlü peşini bırakmıyordu: Aksırmak isteği gibi bir şeydi bu.

Baba Bouligaud ölmüştü ve Bay Fleurier'nin işçilerinin düşünceleri çok değişmişti. Şimdi yüksek üret alıyorlar ve karıları ipek çoraplar giyiyorlardı. Bayan Bouffardier, olup bitenleri şaşkınlıkla Bayan Fleurier'ye anlatıyordu: Hizmetçim dün kasapta küçük Ansiaum'u gördüğünü söyledi bana. Hani şu kocanızın iyi işçilerinden birinin kızı, annesi ölünce onunla meşgul olmuştuk. Beaupertuis'nin bir tesviyecisiyle evlendi. Güzel, yirmi franklık bir tavuk
ısmarlamış! Bir kibir, bir kibir! Hiçbir şeyi beğenmiyorlar! Bizim nemiz varsa kendilerinin de olsun istiyorlar. Şimdi, pazar günü, Lucien babasıyla küçük bir gezinti yaparken işçiler onları gördükleri zaman kasketlerine şöyle bir dokunarak selam veriyorlardı ve hatta selam vermemek için başka taraflardan geçenler vardı.

Bir gün, Lucien onu tanımamış gibi gözüken Bouligaud babanın oğluyla karşılaştı. Lucien biraz heyecanlandı, bir yönetici olduğunu göstermenin tam sırasıydı. Jules Bouligaud'ya sertçe baktı ve ona doğru ilerledi, elleri arkasındaydı. Ama Bouligaud'da utanmış bir hal yoktu. Boş gözlerle Lucien'e baktı ve ıslık çalarak geçti gitti. Beni tanımadı, dedi kendi kendine Lucien. Ama iyiden iyiye düş kırıklığına uğramıştı.

Sonraki günler, dünyanın bundan böyle var olmadığını düşündü. Bayan Fleurier'nin küçük tabancası, konsolunun sol çekmecesinde duruyordu. Kocası bunu ona 1914'te cepheye gitmeden önce armağan etmişti. Lucien onu eline aldı, uzun süre parmaklarının arasında evirdi çevirdi: Bu, kabzası sedef kakmalı, namlusu altından olan küçük bir mücevherdi. İnsan, insanlara var olmadıklarını inandırmak için bir felsefe incelemesine güvenemezdi. Bunun bir eylem olması gerekiyordu, gerçekten öylesine umutsuz bir eylem ki görüntüleri silsin götürsündü ve dünyanın hiçliğini günışığında göstersindi.

Bir patlama, kan içinde genç bir beden halının üstünde, bir kağıda yazılmış sözcükler: Kendimi öldürüyorum, çünkü var değilim. Ve siz de, insan kardeşlerim, hiçsiniz! İnsanlar sabahleyin gazetelerini okuyacaklardı ve göreceklerdi: Bir genç kendini öldürdü. Her biri kendini fena halde karmakarışık hissedecekti ve kendi kendilerine soracaklardı: Ya ben? Ben
var mıyım? Tarihte, Werther'in intihar haberinden beri ötekiler arasında, buna benzer intihar salgınları olduğu bilinirdi. Lucien fikir kurbanının yunancada `tanık' anlamına geldiğini düşündü.

Bir yönetici yaratmak için çok hevesliydi, ama bir fikir kurbanı yaratmak için değildi. Kısacası, sık sık annesinin odasına girdi; tabancaya bakıyor ve can çekişir gibi oluyordu. Kabzayı parmaklarının arasında kuvvetle sıkarak altın namluyu ısırdığı da oluyordu. Geri kalan zamanda neşeliydi, çünkü gerçek yöneticilerin intihar kışkırtısını tanımış olduklarını düşünüyordu. Sözgelişi, Napoleon Lucien, umutsuzluğun sonuna vardığını kendinden gizlemeye çalışıyordu, ama tavlanmış bir ruhla bu bunalımdan çıkacağını umuyordu ve ilgiyle Sainte-Helene Anıları'nı okudu. Bununla birlikte bir kesinliğe varmak gerekiyordu: Lucien 30 Ekimi kararsızlığının son günü olarak saptadı. Son günler çok üzücü oldular: bunalım kurtarıcıydı, ama Lucien öyle bir gerilimle zorluyordu ki kendini, günün birinde camdan yapılma bir şey gibi kırılacağından korkuyordu.

Artık tabancaya dokunmaya cesaret etmiyordu; çekmeceyi açmakla yetiniyordu, annesinin kombinezonlarını birazcık kaldırıyor, uzun uzun kendi başına pembe ipeğin içinde gömülü oturan bu küçük soğuk, inatçı devi seyrediyordu. Bununla birlikte yaşamayı kabul ettiğinden canlı bir hayal kırıklığı duydu ve kendini işe yaramaz olarak gördü. Ama okullar açılınca bir
yığın kaygıyla doldu içi: anne babası onu yüksek okul için hazırlık derslerini izlesin diye Saint-Louis Lisesine gönderdiler. Armasıyla birlikte kırmızı zıhı olan güzel bir kasketi vardı ve şarkı söylüyordu:

Makineleri yürüten pistondur.

Vagonları yürüten pistondur...

`Piston'un bu yeni saygınlığı, Lucien'in içini gururla dolduruyordu; sonra sınıfı da ötekilere benzemiyordu. Bir geleneği ve bir tören düzeni vardı; bu bir güçtü. Sözgelişi, Fransızca derslerinde zil çalmadan bir çeyrek saat önce bir sesin: Bir Harbiyeli nedir? diye sorması adetti, herkes yavaşça: Bir aptaldır! diye karşılık veriyordu. Bunun üstüne ses yeniden: Bir tarımcı nedir? diye soruyordu, bu kez daha kuvvetli: Bir aptaldır! diye karşılık veriyorlardı.

O zaman, hemen hemen gözleri hiç görmeyen ve kara bir gözlük takan Bay Bethune bıkkınlıkla: Rica ederim, baylar! diyordu. Birkaç dakikalık kesin bir sessizlik oluyordu ve öğrenciler birbirlerine anlamlı gülümsemelerle bakıyorlardı, sonra biri bağırıyordu: Bir piston nedir? ve hepsi birden bağırıyorlardı: Koskocaman biridir! Bu zamanlarda Lucien kendini kışkırtılmış hissediyordu.

Akşam, bütün olup bitenleri bir bir anne babasına anlatıyordu. Bütün sınıf dalga geçmeye başladı, ya da bütün sınıf Meyrinez'yi dörtlükler yapmaya karar verdi, derken, sözcükler, sanki alkol yudumlamış gibi, ağzını ısıtıyordu. Bununla birlikte ilk aylar pek zor geçti. Lucien, matematikten ve fizikten geriydi, arkadaşları da pek cana yakın kişiler değillerdi. Bunlar bursluydular, kötü davranan, inek ve pis öğrencilerdi. Bir tanecik bile yok, dedi babasına, bir tanecik bile kendime arkadaş yapacak adam yok. Burslular, dedi dalgın
dalgın, Bay Fleurier, okumuş seçkin kişilerdir; bununla birlikte kötü yöneticiler olurlar. Dur durak bilmezler. Lucien `kötü yöneticiler'den söz edildiğini duyunca yüreğinde hoş olmayan bir sıkıntı duydu ve sonraki haftalarda kendini öldürmeyi düşündü yeniden; ama tatildeki heyecan değildi şimdi duyduğu.

Ocak ayında Berliac adlı bir yeni öğrenci bütün sınıfı kırdı geçirdi: Son moda yeşil ya da açık mor renk kemerli ceketler giyiyordu, küçük yuvarlak yakalıydı, terzilerdeki resimlerde görüldüğü gibi pantolonlar giyiyordu, o kadar dardılar ki insan onları nasıl giydiğine şaşırıyordu. Hemen matematikte sınıfın sonuncusu oldu. Deli oluyorum, diye söylendi, ben bir edebiyatçıyım, beni gebertmek için matematik okutuyorlar. Bir ayın sonunda herkesi baştan çıkarmıştı. Kaçak sigaralar dağıtıyordu; pek çok kadınla tanıştığını söyledi
çocuklara ve kadınların ona yolladıkları mektupları gösterdi. Bütün sınıf bunun parlak çocuk olduğuna ve onunla iyi geçinmek gerektiğine karar verdi. Lucien onun inceliğine ve tavırlarına bayılıyordu, ama Berliac, Lucien'e alçakgönüllülükle davranıyor, ona Zengin çocuğu diyordu. Her şey bir yana, dedi Lucien günün birinde, yoksul çocuğu olsam daha iyi olurdu! Berliac, güldü, Sen küçük bir edepsizsin! dedi ona ve ertesi gün ona şiirlerinden
birini okuttu: Caruso her akşam çiğ gözler yutuyordu, bunun dışında deve gibi kanaatkardı.

Bir kadın evdekilerin gözlerinden bir demet çiçek yaptı ve sahneye attı onu. Bu örnek hareket karşısında başını eğdi herkes. Ama unutmayın ki otuz yedi dakika sürdü onun görkemli çağı: Tamı tamına ilk bravodan operanın büyük avizesinin sönmesine kadar (sonuç olarak kadının kocasını, birçok yarışmalarda ödül almış, gözlerinin pembe çukurlarını iki savaş nişanıyla kapatmış kocasını keyfince gütmesi gerekiyordu.) Şunu iyice not ediniz:
konserve halinde fazlaca insan eti yiyenlerden aramızdakilerin hepsi iskorpit hastalığından telef olacaklardır. Çok güzel, dedi Lucien, sarsılmıştı. Bunları yeni bir yolla elde ediyorum, dedi rahatlıkla Berliac, buna otomatik yazı diyorlar! Bundan bir süre sonra, korkunç bir kendini öldürme isteği duydu Lucien ve Berliac'tan akıl danışmaya karar verdi.

Ne yapmalıyım? diye sordu durumunu göz önüne serdikten sonra. Berliac onu dikkatle dinlemişti; parmaklarını emmek adetiydi, sonra da yüzündeki sivilcelere tükürüğünü sürerdi, öyle ki yüzü yağmurdan sonra bir yol gibi yer yer parlıyordu. Dilediğin gibi yap, dedi sonunda, bir önemi yok bunun. Bir an düşündü ve sözcüklerin üstüne basa basa ekledi: Hiçbir şeyin asla önemi yoktur. Lucien'in biraz canı sıkıldı, ama Berliac'ın çok sarsıldığını, kendisini bir dahaki perşembe günü eve çağırdığı zaman anladı Lucien. Bayan Berliac pek sevimliydi, yüzünde et benleri ve sol yanağında şarap tortusu renginde bir leke vardı. Görüyorsun, dedi Berliac, asıl savaş kurbanları bizleriz. Lucien'in düşüncesi de tam buydu ve her ikisi de kurban edilmiş bir kuşaktan oldukları konusunda anlaştılar.

Akşam oluyordu, Berliac ellerini ensesinin altında kenetlemiş, yatağına yatmıştı. İngiliz sigaraları içtiler, gramofonda plak çaldılar; Lucien, Sophie Tucker ve Al Johnson'ın sesini işitti. Hüzünlendiler ve Lucien, Berliac'ın kendisinin en iyi arkadaşı olduğunu düşündü. Berliac ona psikanalizi bilip bilmediğini sordu; sesi ciddiydi, Lucien'e ciddiyetle bakıyordu. On beş yaşıma kadar annemi arzuladım, diye ona itiraf etti. Lucien kendini rahatsız hissetti, kızarmaktan korkuyordu; sonra Bayan Berliac'ın benleri aklına geliyor, insanın böyle bir kadını arzulayabileceğini pek anlayamıyordu.

Bununla birlikte kadın onlara kahvaltı getirmek için içeri girince Lucien allak bullak oldu ve kadının giydiği sarı kazağın altından göğsünü keşfetmek için çabaladı. Kadın çıkınca Berliac kendinden emin birinin sesiyle: Doğal bir şey bu, sen de annenle yatmak istemişsindir, dedi. Sorgulamıyordu, doğruluyordu. Lucien omuz silkti: Doğal bir şey, dedi. Ertesi gün kaygılıydı, Berliac'ın konuşmalarını sağda solda tekrarlayacağından korktu. Ama çabuk
rahatladı: Her şey bir yana, diye düşündü, benden daha çok kendi kendine saygısı vardı. Onların sırlarını gizleyen bilimsel oyun Lucien'i pek sarmıştı ve sonraki perşembe Sainte Genevieve kitaplığında düşler konusunda Freud'un bir yapıtını okudu. Bu ona birçok şeyi açıkladı.

Yollarda aylak aylak yürüyerek Demek ki buymuş, diye kendi kendine tekrar ediyordu Lucien, demek ki buymuş! Sonunda Psikanalize Giriş'i ve Günlük Yaşayışın Psikopatalojisi'ni aldı, her şey apaydınlık oldu onun için. Bu acayip var olmamak izlenimi, bilincinde uzun süre kalan bu boşluk, dalgınlıkları, sıkıntıları, kendini tanımak için boşa harcanan çabalar, ki bütün bunlar ancak bir sis perdesiyle karşılaşıyorlardı... Kör şeytan, diye düşündü, benim bir kompleksim var. Berliac'a çocukluğunda uyurgezer olduğunu
düşündüğünü, nasıl nesneleri bütünüyle gerçek olarak göremediğini anlattı: Bende, dedi; çok gizlilerde kalmış bir kompleks var. Tam benim gibi, dedi Berliac. Bizde aile kompleksleri var! Gördükleri düşleri en ince ayrıntılarına varıncaya kadar yorumlamayı adet edindiler. Berliac her zaman öylesine hikayeler anlatıyordu ki Lucien bazılarını onun uydurduğunu ya da hiç olmazsa onları süslediğini sanıyordu. Ama çok iyi anlaşıyorlardı ve en
ince konulara nesnellikle yaklaşıyorlardı.

Birbirlerine, çevrelerindekileri aldatmak için gülümseyen bir yüz takındıklarını, ama aslında korkunç bir biçimde altüst olduklarını itiraf ettiler. Lucien, kaygılarından kurtulmuştu. Psikanalizin üstüne açgözlülükle atılmıştı, çünkü kendisine uygun düşenin bu olduğunu anlamıştı; şimdi kendini daha sağlam hissediyordu; tasalanmaya ve bilincinde kişiliğinin
belirgin açığa çıkışlarını durmadan aramak zorunda kalmaya artık ihtiyacı yoktu. Gerçek Lucien, bilinçaltında derin bir yere kaçıp gizlenmişti; onu görmeden düşlemek gerekiyordu, tıpkı var olmayan bir beden gibi. Lucien bütün gün komplekslerini düşünüyor, bilincinin sisleri altında kıpırdayan karanlık, acayip ve şiddetli dünyayı sağlam bir güvenle düşlüyordu. Anlıyorsun, diyordu Berliac'a, görünüşte ben uyuşuk ve kayıtsız bir oğlanım, kimse umurumda değil. İçte de böyle, biliyorsun, kendimi böylesine salıvermem gerekti.

Ama bunun bir başka şey olduğunu da pekala biliyordum. Her zaman bir başka şey vardır, diye karşılık veriyordu Berliac. Gururla birbirlerine gülümsüyorlardı. Lucien, Sis Açılacağı Zaman diye ad koyduğu bir şiir yazdı ve Berliac şiiri eşsiz buldu, ama kurallara uygun dizeler yazmış olduğundan ötürü Lucien'e sitem etti. Hemen şiiri ezberlediler ve libidolarından söz etmek istedikleri zaman şöyle diyorlardı: Yayılmış büyük çağanozlar sisin
örtüsü altında, sonra, yalnızca göz kırparak `çağanozlar'. Ama belli bir süre sonra, Lucien, yalnızken ve özellikle geceleri, bütün bu olup bitenleri biraz korkutucu buldu. Annesinin yüzüne bakmaya artık cesaret edemiyordu ve yatmaya gitmeden önce onu öptüğü zaman karanlık bir gücün öpüşünün yolunu saptıracağından, onu Bayan Fleurier'nin dudaklarına doğru iteceğinden korkuyordu, sanki bu içinde bir yanardağ taşımak gibi bir şeydi. Keşfetmiş olduğu karanlık ve gösterişli ruhunu zorlamamak için kendini kendinden sakınıyordu. Şimdi onu ne pahasına olursa olsun tanıyordu ve ondaki tehlikeli uyanışlardan korkuyordu.

Kendimden korkuyorum, diyordu kendi kendine. Altı aydan beri kendi başına yaptığı çalışmalardan vazgeçmişti, çünkü canını sıkıyordu onlar ve bir yığın çalışacak şeyi vardı, ama o ötekilerle uğraşıyordu. Herkesin kendi eğilimiyle uğraşması gerekiyordu, Freud'un kitapları, alışkanlıklarıyla birdenbire aralarındaki ilişki kopmuş olduğundan sinir hastalığına yakalanmış bahtsız gençlerin hikayeleriyle doluydu. Biz de deli olmak üzere miyiz? diye soruyordu Berliac'a. Ve bazı perşembeler, kendilerini bir tuhaf hissediyorlardı. Yarı gölge, Berliac'ın odasını sinsice doldurmuştu, paket paket afyonlu sigaralar içmişlerdi, elleri titriyordu. Sonra biri, tek bir söz söylemeden kalktı, sessiz adımlarla kapıya kadar gitti, elektrik düğmesini çevirdi. Sarı bir ışık odayı kaplıyor, birbirlerine güvensizlikle bakıyorlardı.

Lucien, Berliac'la olan dostluklarının bir yanlışlık üstüne kurulduğunu fark etmekte gecikmedi; şurası kesin ki hiç kimse onun kadar Oedipus kompleksinin coşkulu güzelliğine karşı duyarlı değildi, ama burada, daha başka uçlara doğru yönelmesini dilediği bir tutku gücünün işaretini görüyordu. Berliac, bunun karşıtı, durumundan hoşnut gibi gözüküyordu,
bu durumdan çıkmak da istemiyordu. Biz gümbürtüye gitmiş insanlarız, diyordu gururla, biz rate'yiz. Hiçbir işe yaramayacağız. Hiçbir işe, diye karşılık veriyordu Lucien, yankı gibi. Paskalya tatili dönüşünde Berliac, Dipon'da bir otelde annesiyle aynı odada kaldıklarını anlattı ona: Sabah erkenden kalkmıştı, annesinin daha uyuduğu yatağa yaklaşmıştı ve
yavaşçacık örtüyü açmıştı. Geceliği sıyrılmıştı, dedi alay ederek.

Bu sözcükleri duyunca Lucien, Berliac'ı aşağılamaktan kendini alamadı ve kendini yapayalnız hissetti. Kompleksleri olmak iyiydi, ama zamanında onların hesabını görmek gerekiyordu. Bir insan nasıl sorumluluklar yüklenebilirdi, nasıl yöneticilik yapardı içinde çocuksu bir cinsellik varsa? Lucien birdenbire kendi kendinden ciddi ciddi kaygılanmaya başladı. Aklı başında bir adama danışmak isterdi, ama kime başvuracağını bilmiyordu.

Berliac ona, psikanalizde derinleşmiş ve kendi üzerinde büyük bir etkisi olduğu sezilen Bergere adlı bir gerçeküstücüden sık sık söz ediyordu. Ama hiçbir zaman onu Lucien'le tanıştırmaya yanaşmamıştı. Lucien büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı, çünkü Berliac'a kadınları elde etme konusunda da güvenmişti. Güzel bir kadına sahip olmak, doğal olarak düşüncelerinin akışını da değiştirdi, diye düşünüyordu. Ama Berliac güzel kadın dostlarından hiç söz etmiyordu.

Bazı bazı bulvarda dolaşıyorlar, kadınların peşine takılıyorlardı, ama onlarla konuşmaya cesaret edemiyorlardı: Neylersin, babalık, diyordu Berliac, biz hoşa giden cinsten değiliz demek ki. Kadınlar bizde onları ürküten birşeyler hissediyorlar. Lucien karşılık vermiyordu. Berliac onu sinirlendirmeye başlıyordu. Çoğu kez Lucien'in anne ve babası için çok kötü şakalar yapıyordu, onlara Bay ve Bayan Dumollet (Baldır) diyordu. Lucien, bir
gerçeküstücünün genellikle kentsoyluluğu aşağıladığını çok iyi anlıyordu, ama Berliac, ona karşı dostça ve güvenle davranan Bayan Fleurier tarafından eve çok kereler çağrılmıştı. Minnettarlık bir yana, kadına karşı böyle konuşmaktan ufacık bir kibar davranma kaygısı onu engellemiş olacaktı. Sonra Berliac'ın ödünç aldığı parayı geri vermemek gibi bir de kötü huyu
vardı.

Otobüste hep parasız olurdu, onun parasını vermek gerekirdi, kahvelerde beş kere Lucien öderse ancak bir kere öteki öderdi parayı. Lucien bunu ona günün birinde açıkça söyledi, böylesini anlamıyordu, arkadaşlar arasında, dışarı çıkıldı mı her şey ortaklaşa olmalıydı. Berliac anlamlı anlamlı baktı ve ona: Ben kuşkulanıyorum, sen bir anal'sın, dedi, Freud'cu ilişkilerin açıklamasını yaptı: insan dışkısı-altın ve cimriliğin Freud'cu kuramı. Şunu
öğrenmek isterim, dedi, kaç yaşına kadar annen sildi altını? Az kaldı araları açılıyordu.Mayıs ayının başlangıcından sonra okulu asmaya başladı Berliac. Lucien onu dersten sonra, Crucufıx vermutları içtikleri Petits-Champs Sokağındaki bir barda bulmaya gidiyordu. Bir salı öğleden sonra Lucien, Berliac'ı boş bir şişenin başında otururken buldu. Sen misin, dedi Berliac, dinle, benim saat beşte dişçide olmam gerek. Beni bekle, köşe başında oturuyor, yarım saatte bitiririm işimi. O.K., diye karşılık verdi Lucien, bir iskemleye çökerek, François bana beyaz vermut ver. Bu sırada bir adam girdi içeri ve onları görünce şaşırarak gülümsedi. Berliac kızardı ve birden kalkıverdi.

Kim olabilir? diye sordu kendi kendine Lucien. Berliac yabancının elini sıkarken Lucien'i gizlemeye çabalamıştı. Alçak sesle ve hızlı hızlı konuşuyordu, öteki açık seçik karşılık verdi: Ama hayır, küçüğüm, değil, sen bir soytarıdan başka bir şey olmayacaksın. Aynı anda ayaklarının ucunda yükselerek ve Berliac'ın başının üstünden Lucien'e baktı, sakin bir güven
içindeydi. Otuz beş yaşlarında olabilirdi; solgun bir yüzü ve muhteşem beyaz saçları vardı: Bu muhakkak Bergere'dir, diye düşündü Lucien yüreği çarparak, ne yakışıklı adam!Berliac, utangaç, ama etkili bir hareketle beyaz saçlı adamı dirseğinden tuttu:

-Benimle gelin, dedi, dişçiye gidiyorum, iki adımlık yer.

-İyi, ama bir arkadaşlaydın, galiba, diye karşılık verdi öteki gözlerini Lucien'den ayırmadan,
bizi tanıştırman gerekir.

Lucien gülümseyerek kalktı. Tuzak! diye düşündü. Yanakları ateş gibiydi. Berliac'ın boynu omuzlarının içine gömüldü ve Lucien bir an için onun itiraz edeceğini sandı. Haydi öyleyse, beni tanıt, dedi neşeli bir sesle. Ama konuşur konuşmaz şakaklarına kan hücum etti, yerin dibine girmek istemiş olmalıydı. Berliac yüz geri döndü ve kimseye bakmadan mırıldandı:

-Lucien Fleurier, liseden arkadaşım, Bay Achille Bergere.

-Beyefendi, yapıtlarınıza hayranım, dedi Lucien, zayıf bir sesle. Bergere onun elini uzun ince elleriyle tuttu ve onu oturmaya zorladı. Bir sessizlik oldu. Bergere, Lucien'i yumuşak sıcak bir bakışla sarmaladı. Hep elini tutuyordu:

-Kaygılı mısınız? diye sordu tatlılıkla.

Lucien sesini yumuşattı ve Bergere'e kararlı bir bakışla baktı:

-Kaygılıyım! diye karşılık verdi açık açık. Ona öyle geliyordu ki bir giriş sınavıyla karşı karşıyaydı. Berliac bir an duraksadı sonra şapkasını masanın üstüne atarak öfkeyle yerine oturuverdi. Lucien, Bergere'e kendi intihar etme eğilimini anlatmak isteğiyle yanıp tutuşuyordu. Bu, kendisiyle hiç özenip bezenilmeden ve olduğu gibi konuşulması gereken biriydi. Berliac nedeniyle hiçbir şey söylemeye cesaret edemedi, Berliac'tan nefret ediyordu.

-Rakınız var mı? diye sordu garsona Bergere.

-Hayır, yoktur, dedi Berliac aceleyle, burası küçücük sevimli bir yer, ama vermuttan başka içecek bir şey yok.

-Şu yukarıda sürahinin içindeki sarı şey nedir? diye sordu Bergere, yumuşaklık dolu bir rahatlıkla.

-O beyaz Crucifix, dedi garson.

-İyi öyleyse, bana ondan ver.

Berliac iskemlesinde kıpırdanıyordu: dostlarıyla övünmek zevkiyle Lucien'i masrafa sokmak korkusu arasında kalmışa benziyordu. Sonunda tasalı ve gururlu bir sesle söylendi:

-Kendini öldürmek istedi.

-Neden olmasın! dedi Bergere, bunu umarım.

Yeni bir sessizlik oldu: Lucien alçakgönüllü bir tavırla yere indirmişti gözlerini, ama kendi kendine Berliac'ın gidip gitmeyeceğini soruyordu. Bergere birden saatine baktı.

-Dişçi ne oldu? diye sordu. Berliac istemeyerek kalktı.

-Benimle gel, Bergere, diye rica etti, iki adımlık yer.

-Niye canım, nasıl olsa geri döneceksin. Arkadaşının yanında kalayım.

Berliac bir an durdu, bir bu ayağının bir ötekinin üstünde sıçrıyordu.

-Haydi git, dedi Bergere, hükmedici bir sesle, bizi burada bulursun. Berliac gidince Bergere kalktı, teklifsizce Lucien'ın yanına oturdu.

Lucien ona uzun uzun intiharını, annesini arzulamış olduğunu ve bir sadikoanal olduğunu, aslında hiçbir şeyi sevmediğini, her şeyin ona gülünç geldiğini anlattı. Bergere ona derin derin bakarak tek bir söz söylemeden dinliyordu onu. Lucien anlaşılmış olmayı tadına doyulmaz bir şey olarak görüyordu. Bitirdiği zaman Bergere teklifsizce kolunu onun omzuna attı ve Lucien bir limon kolonyası ve İngiliz tütünü kokusu duydu.

-Biliyor musun Lucien, sizin durumunuza ne ad verilir?

Lucien, Bergere'e umutla baktı, umutsuz değildi.

-Ben buna, dedi Bergere, karmaşa diyorum. Karmaşa: sözcük yumuşak ve ak, tıpkı ayışığı gibi başlamıştı, ama o son `şa' da bir borunun bakırsı sesi vardı.

-Karmaşa... dedi Lucien.

Tıpkı Riri'ye uyurgezer olduğunu söylediği zamanki gibi kendini kötü ve kaygılı hissetti. Bar karanlıkçaydı, ama kapı, sokağa, ilkbaharın kumral ışıklı sisine ardına kadar açılıyordu.

Bergere'den yayılan hoş koku içinde Lucien kırmızı şarap ve ıslak tahta kokusundan oluşan, karanlıkça salonun ağır kokusunu duyuyordu. Karmaşa... diye düşündü, ne yapıp ne etmeliyim?

Ama yeni bir hastalığın ya da bir saygınlığın açıklanıp açıklanmadığını pek bilemiyordu. Gözlerinin pek yakınında Bergere'in, altın bir dişin parıltısını durmadan örten ve ortaya çıkartan dudaklarını görüyordu.

-Karmaşa içinde olan yaratıkları severim, diyordu Bergere; sizi olağanüstü talihli buluyorum. Çünkü bu size sunulmuş. Bütün bu domuzları görüyor musunuz? Kendilerine yer edip oturmuşlar.

Onları kırmızı karıncalara vermeli, biraz tedirgin olsunlar diye. Bilir misiniz bu akıllı hayvancıklar ne yaparlar?

-İnsan yerler, dedi Lucien.

-Evet, insanın etini iskeletinden sıyırırlar.

-Bilirim, dedi Lucien. Arkasından ekledi: Ya ben? Benim ne yapmam gerekir?

-Hiç, Tanrı aşkına, dedi Bergere, gülünç bir korkuyla. Özellikle oturup kalmayın. Oturulursa hiç olmazsa, dedi gülerek, bu bir kazığın üstüne olsun, Rimbaud'yu okudunuz mu?

-Yooo, dedi Lucien.

-Size Illuminations'u vereceğim. Dinleyin, yeniden görüşmemiz gerekir. Perşembe günü boşsanız saat üçe doğru bana gelin, Montparnasse'da, Campagne-Premiere Sokağında 9 numarada oturuyorum.

Sonraki perşembe Lucien, Bergere'e gitti ve mayıs ayının hemen hemen her günü ona uğradı. Berliac'a haftada bir kere görüştüklerini söylemeyi uygun bulmuşlardı, çünkü onu üzmemek için her şeyden kaçınarak onunla ilişkilerinde açık olmak istiyorlardı. Berliac tam anlamıyla yer değiştirmiş gözüküyordu. Lucien'e alay ederek: Ne muhabbet, ha? O sana kaygı numarası çekti, sen de ona intihar; ne numara be! demişti. Lucien karşı çıktı: Benim intiharımdan ilk söz eden sen oldun; hatırlatırım, dedi kızararak. O! dedi Berliac, senin bunu söylemen gerekirdi, benim yaptığım yalnızca seni utançtan kurtarmak içindi.

Buluşmalarını seyrekleştirdiler.

Onda hoşuma giden şey, dedi bir gün Lucien, Bergere'e, sizden aldıklarıydı, şimdi bunu anlıyorum. Berliac bir maymundur, dedi Bergere gülerek. Beni ona çeken hep buydu. Biliyor musunuz, ana tarafından büyükannesi Yahudidir? Bu birçok şeyi açıklar.

Gerçekten, dedi Lucien. Bir süre sonra ekledi: Aslında hoş biridir. Bergere'in
apartmanında her yan gülünç ve acayip şeylerle doluydu: boyalı tahtadan yapılma kadın bacakları üstünde duran kırmızı ipekli sandalyelerin minderleri, küçük Zenci heykelleri, demirden yapılma, üstü dikenli bir bekaret kemeri, içine küçük kaşıklar batırılmış alçıdan yapılma kadın göğüsleri, masanın üstünde bronzdan yapılma koskocaman bir bit ve kağıt
uçurmaz işi gören ve Mirtra Mezarlığından aşırılmış bir keşiş kafatası. Duvarlar gerçeküstücü Bergere'in öldüğünü bildiren ve cenaze törenine çağıran davetiyelerle kaplıydı. Her şeye karşılık, apartman rahat ve akıllıca döşenmiş izlenimi veriyordu ve Lucien oturma odasının divanına uzanıp yatmayı seviyordu. Özellikle onu şaşırtan şey Bergere tarafından bir rafın
üstüne yığılmış olan ıvır zıvır ve gülünç şeylerin çokluğuydu: aksırık tozu, kaşıntı tüyü, kadın çorabı lastiği, şeytan boku, yapay buz, yapay kesmeşeker. Bergere, konuşurken, şeytan bokunu eline alıyor, önemseyerek inceliyordu: Bu ıvır zıvırın devrimci bir değeri vardır,
tedirgin ederler. Lenin'in bütün yapıtlarından daha fazla bir yıkıcı güç vardır bunlarda.

Lucien, şaşkın ve hayran, bir çukur gözlü bu fırtınalı güzel yüze ve bir kusursuzca taklit edilmiş dışkıyı özenle tutan ince parmaklara bakıyordu. Bergere ona sık sık Rimbaud'dan ve bütün duyguların sistematik düzensizliğinden söz ediyordu. Concorde Alanından geçerken isteyerek ve bilinçle görebildiğiniz zaman bir Zenci kadını diz çöküp dikilitaşı emmeye koyulmuş olarak görünce, kendinize dekoru geberttiğinizi ve kurtulduğunu söyleyebilirsiniz.

Ona Illuminatinos'u Maldoror'un Şarkıları'nı ve Marki de Sade'ın kitaplarını verdi. Lucien anlamak için işi ciddi tutuyordu, ama pek çok şeyi yakalayamıyordu ve şaşırmıştı, çünkü Rimbaud oğlancıydı. Bunu, Bergere'e söyledi; Bergere katıla katıla gülerek Niçin şaştın, dostum? dedi. Lucien çok sıkılmıştı.

Kızardı ve bir dakika süresince vargücüyle Bergere'den nefret etti; ama kendine hakim oldu, başını kaldırdı ve alabildiğine açıkyüreklilikle: Aptallık ettim, dedi. Bergere onun saçlarını okşadı, duygulanmışa benziyordu: Bu şaşkınlık dolu iri gözler, dedi, bu maral gözleri...

Evet, Lucien, aptallık ettiniz. Rimbaud'nun oğlancılığı; duyarlığının ilk ve dahice kargaşasıdır. Bu şiirleri ona borçluyuz. Cinsel isteğin kendine özgü nesneleri olduğuna ve kadınlar demek olan bu nesnelere inanmalı, çünkü onların bacaklarının arasında bir delik vardır, durmuş oturmuşların çirkin ve iradeli yanılgısıdır bu. Bak! Masasından bir düzine kadar sararmış resim çıkardı ve onları Lucien'in kucağına attı. Lucien, dişleri dökülmüş ağızlarıyla gülen, bacaklarını dudak gibi ayıran ve oyluklarının arasından yosunlu bir dil gibi bir şey gösteren korkunç orospular gördü.

Bou-Saada'da üç franklık koleksiyonum vardı, dedi. Bergere. Bu kadınlara arkadan yaklaşsanız bile iyi aile çocuğusunuzdur ve herkes de erkekçe hayat yaşadığınızı söyler. Çünkü bunlar kadındır, anlıyor musunuz? Ama yapılacak ilk iş her şeyin cinsel zevk nesnesi olabileceğine kendinizi inandırmanız olduğunu söyleyeceğim, bir dikiş makinesi, bir deney kabı, bir at ya da bir terlik gibi. Ben, dedi gülerek, sineklerle aşk yaptım, ördeklerle yatan bir deniz piyadesi tanıdım. Başlarını çekmeceye sokuyordu, ayaklarından sıkıca tutuyordu ve haydi yallah! Bergere, dalgın dalgın Lucien'in kulağını sıktı ve sözünü bitirdi: Ördek bu yüzden ölünce tabur da onu yiyordu.

Lucien bu konuşmalardan kafası kazan gibi çıkıyor, Bergee'in bir dahi olduğunu düşünüyordu, ama geceleri ter içinde, kafasının içi ürkünç ve açık saçık görüntülerle dolu uyanıyordu ve Bergere'in onun üstünde iyi bir etkisi olup olmadığını soruyordu kendi kendine: Yalnız olmak! diye ellerini ovuşturarak inliyordu, akıl danışacak kimsesi olmamak, doğru yolda mıyım, değil miyim bana söyleyecek birisi! Sonuna kadar gidiyorsa, bütün duygularının karmaşasını yaşıyorsa yolunu yitirmesine ve boğulmasına kıl payı kalmıyor muydu acaba? Bir gün Bergere ona uzun uzun Andre Breton'dan söz etmişti, Lucien uykuda gibi mırıldandı: Evet, ama nasıl, bundan sonra, nasıl geriye dönebilirim? Bergere şaşırdı: Geriye mi dönmek? Kim söz etti sana geriye dönmekten? Delirsen daha iyi. Sonra, Rimbaud'nun dediği gibi, öteki ürkütücü işçiler gelecekler. Düşündüğüm iyidir, diye
mırıldandı Lucien kederli kederli. Bu uzun tartışmaların Bergere'in dileğinin tam karşıtı bir sonuç verdiğini fark etmişti: Lucien ne zaman istemeden ince bir duyum, özgün bir izlenim yaşamaya kalkışsa bir titremedir alıyordu onu: Başlıyor, diye düşünüyordu: En bayağı ve en kaba saba yaşantılardan başkasını yaşamamayı gönülden isteyecekti. Kendini ancak akşamleyin annesi ve babasıyla bir aradayken rahat hissediyordu: bu onun sığınağıydı.

Briand'an, Almanların kötü niyetinden değerinden söz ediyorlardı. Lucien onlarla tatlı tatlı gündelik, sıradan söyleşiler yapıyordu. Bir gün, Bergere'den ayrıldıktan sonra odasına girdiği zaman makineleşmiş gibi kapıyı anahtarla kapadı ve sürgüyü çekti. Yaptığı hareketin farkına varınca kendini gülmekten alamadı, ama gece uyuyamadı: korktuğunu anlamakta gecikmedi.

Yine de Bergere'in dünyasıyla yok yere dostluğunu kesmedi. O beni büyülüyor, diyordu kendi kendine. Bergere'in aralarında kurmayı becerdiği o sıkı fıkı ve öylesine ince arkadaşlığa çok değer veriyordu. Bergere erkekçe, neredeyse haşin bir havayı elden bırakmaksızın duygulandırmak ve giderek şefkatle Lucien'e yaklaşmak gücüne sahipti. Sözgelişi kötü giyindiğini homur homur söylenerek kravatını yeniden bağlıyor, Kamboçya'dan gelme
altın bir tarakla saçlarını tarıyordu. Lucien'e onun kendi bedenini keşfettiriyor, gençliğin coşkulu, alımlı güzelliğini ona açıklıyordu: Siz Rimbaud'sunuz, diyordu ona, Verlaine'i görmek için Paris'e geldiği zaman sizin büyük elleriniz vardı onda da, sağlıklı köylü delikanlısının bu kırmızı yüzü ve kumral genç kızı andıran bir dal gibi ince bedeni vardı. Lucien'i yakasını açıp gömleğini aralamaya zorluyordu ve onu, pek utanmış, olarak bir aynanın önüne götürüyor ona kırmızı yanaklarının, beyaz boynunun güzel uyumunu seyrettiriyordu; o sırada Lucien'in kalçalarını eliyle hafifçe okşuyor; kederli kederli ekliyordu: İnsan yirmi yaşında kendini öldürmeli.

Şimdi sık sık Lucien, kendine aynalarda bakar olmuştu, sallıkla dolu genç sevimliliğinden tat almayı öğreniyordu. Ben Rimbaud'yum, diye düşündü, akşamleyin, yumuşak hareketlerle giysilerini çıkartırken, çok güzel bir çiçeğin acıklı ve kısa hayatına sahip olacağına inanmaya başlıyordu. Bu sıralarda, buna benzer izlenimleri uzun süreler önce duymuş gibi geliyordu ona ve saçma bir imge canlanıyordu kafasında: kendini uzun mavi bir
giysi ve melek kanatlarıyla, bağış toplamak için yapılan bir satışta çiçek dağıtırken, küçükken görüyordu. Uzun bacaklarına bakıyordu. Benim yumuşak bir tenim olduğu doğru mu acaba? diye düşündü dalga geçerek. Bir keresinde de dudaklarını, kolunda bileğinden dirsek içine kadar uzanan küçük güzel mavi damar boyunca gezdirdi.

Bir gün Bergere'in evine girince hoş olmayan bir şeyle karşılaştı: Berliac oradaydı; elindeki bıçakla bir toprak topağı görünüşündeki karamsı bir şeyin kabuklarını ayırmaya uğraşıyordu. İki genç on günden beri birbirlerini görmemişlerdi, soğuk bir tavırla el sıkıştılar. Bu gördüğün şey, dedi Berliac, haşhaş. İki kat esmer tütün arasına bu pipolara koyacağız bunu, şaşırtıcı bir sonuç veriyor.

Senin için de var, diye ekledi. Teşekkürler, dedi Lucien, istemem. Öteki ikisi gülmeye başladılar. Berliac şeytanca diretti: Amma aptalsın dostum, içeceksin, hoş olmadığını ileri süremezsin. Ben sana hayır dedim! dedi Lucien. Berliac hiç karşılık vermedi, üstten bakan bir edayla gülümsedi Lucien, Bergere'in de güldüğünü gördü. Hızla yere vurdu ayağını ve:

İstemiyorum, harap olmaya niyetim yok, sizi serseme çeviren şu dalavereleri içmeyi salakça buluyorum, dedi. Elinde olmadan kendini koyvermişti, ama az önce söylediklerini ve Bergere'in onun için ne düşüneceğini aklına getirence Berliac'ı öldüresi geldi; gözleri yaşla doldu. Sen bir kentsoylusun, dedi Berliac, omuz silkerek, yüzer gibi gözüküyorsun, ama ayağını dipten çekmekten ödün patlıyor. Uyuşturucuya alışmak niyetinde değilim, dedi
Lucien, sakin bir sesle, bir başka kölelik bu, oysa ben bağımsız kalmak istiyorum. Kendini bağımlamaktan korkuyorsun desene, diye sertçe karşılık verdi Berliac. Lucien, az daha tokatı yapıştıracakken Bergere'in emredici sesini duydu: Bırak onu Charles, diyordu.

Berliac'a, haklı olan o. Onun bağımlanmak korkusu, o bile karmaşadan geliyor. Divana uzanmış olarak ikisi içtiler ve bir Armenie kağıdı kokusu doldurdu odayı. Lucien kırmızı ipekten bir pufun üstüne oturmuş sessizce onları seyrediyordu. Bir süre sonra Berliac başını arkaya attı ve gözlerini baygın bir gülüşle kırpıştırdı.

Lucien ona hınçla bakıyordu ve kendini aşağılanmış hissediyordu. Sonunda Berliac ayağa kalktı, odadan sallantılı bir yürüyüşle çıktı: Dudaklarında hep o uykulu ve arzulu gülüşün tuhaflığı vardı. Bana bir pipo ver, dedi Lucien boğuk bir sesle. Bergere gülmeye başladı. Uğraşma, dedi: Berliac yüzünden yapma bunu. Şimdi ne halde bilmiyorsun, değil mi? Deli olacağım, dedi Lucien. Ee, peki, şimdi kusuyor, bunu bil, dedi Bergere sakin sakin.
Haşhaşın ona yapacağı tek etki bu. Gerisi bir güldürüden başka bir şey değil, ama ona birkaç kez içirdim, çünkü beni şaşırtmak istiyor ve bu beni eğlendiriyor. Ertesi gün Berliac liseye geldi, Lucien'e tepeden bakarak, Trenlere biniyorsun, dedi, ama garda kalanları özenle seçiyorsun. Ama karşısındaki de konuştu: Sen düzenbazsın, dedi ona Lucien, dün
banyoda ne yaptığını bilmiyorum sanıyorsun belki, değil mi? Kustun dostum!

Berliac solgunlaştı. Bunu sana Bergere mi söyledi? Ya kim olsun isterdin? Güzel, diye kekeledi Berliac, ama Bergere'in yeni dostlar önünde eski dostlarını harcayan bir adam olduğunu sanmıyordum. Lucien biraz kaygılanmıştı:

Bergere'e kimseye bir şey söylemeyeceğine söz vermişti. Hadi canım sen de, dedi, seni harcamadı o, yalnızca bana işin böyle olmadığını göstermek istedi. Ama Berliac sırtını döndü, Lucien'in elini sıkmadan yürüdü gitti. Lucien, Bergere'le yeniden buluştuğu zaman pek rahat değildi. Berliac'a ne söylediniz? diye sordu Bergere, yan tutmayan bir tavırla. Lucien, karşılık vermeden başını öne eğdi: Ezilmişti. Ama birden Bergere'in elini ensesinde hissetti: Zararı yok, dostum.

Ne olursa olsun bitmesi gerekiyordu: Komedyenler uzun süre benimle eğlenemezler. Lucien biraz yüreklendi: Başını kaldırdı ve güldü: Ama ben de bir komedyenim, dedi, gözkapaklarını indirerek. Evet, ama sen, sevimlisin, diye karşılık verdi Bergere, onu kendine doğru çekerek. Lucien kendini bırakıverdi, kendini bir kız gibi uysal hissediyordu ve gözleri yaşlıydı. Bergere onu yanağından öptü, Benim küçük güzel serserim, dedi. Kardeşim benim, diyerek hafifçe kulağını ısırdı. Lucien, böyle duygulu, böyle hoşgörülü bir ağabeye sahip olmanın çok hoş bir şey olduğunu düşünüyordu.

 

Bay ve Bayan Fleurier, Lucien'in bu kadar sözünü ettiği şu Bergere'i tanımak istediler ve onu akşam yemeğine davet ettiler. Hiç bu kadar yakışıklı bir erkek görmemiş olan Germaine'e varıncaya kadar herkes onu çok canayakın buldu. Bay Fleurier, Bergere'in dayısı olan General Nizan'ı tanıyordu, uzun uzun ondan söz etti. Bayan Fleurier de tatilde Bente-Cote'a gitmek için Lucien'i Bergere'e emanet edeceğinden pek hoşnuttu.

Otomobille Rouen'a kadar gittiler, Lucien, katedrali ve belediyeyi görmek istedi, ama Bergere kesinlikle reddetti bunu: O süprüntüleri mi? dedi, saygısızca. Sonunda Cordeliers Sokağında bir geneleve gidip iki saatlerini geçirdiler ve Bergere tuhaf bir havaya girdi:

Masanın altından Lucien'i diziyle dürterken bir yandan bütün kızlara Küçükhanım, diyordu; sonra onlardan biriyle yukarı çıkmaya kalktı, ama beş dakika sonra aşağı indi. Kirişi kıralım, diye fısıldadı, yoksa çıngar çıkacak. Çarçabuk parayı ödeyip çıktılar.

Sokakta Bergere olup biteni anlattı: Bir avuç kaşıntı tozunu yatağa atmak için kadının arkasını dönmesinden yararlanmış, sonra iktidarsız olduğunu söyleyip aşağı inmiş. Lucien iki viski içmişti, biraz kafayı bulmuştu, Metz Topçusu'nu ve De Profundis Morpionubus'u söyledi, Bergere'in hem ağırbaşlı, hem de haylaz olmasına hayran oluyordu. Bir tek oda tuttum sadece, dedi Bergere otele geldiklerinde. Ama büyük bir banyosu var. Lucien şaşırmadı: yolculuk boyunca Bergere'le birlikte aynı odayı paylaşacağını şöyle bir düşünmüştü, ama bu düşünce üstünde uzun süre durmamıştı.

Şimdi artık geri adım atamazdı; durumu biraz iğrenç buluyordu, özellikle ayakları temiz değildi. Valizler yukarı çıkarken, Bergere'in ona: Pek kirlisin, örtüleri kirleteceksin, diyeceğini ve ona kayıtsızlıkla: Temizlik konusunda pek kentsoyluca düşüncelerin var, diye karşılık vereceğini düşündü. Ama Bergere onu valiziyle birlikte banyo odasına soktu: Sen içeride hazırlan, ben odada soyunacağım, dedi. Lucien, ayaklarını ve yarı belinden aşağısını
yıkadı. Tuvalete gitmek ihtiyacı duydu, ama cesaret edemedi ve lavaboya işeyerek işini bitirdi: sonra gecelik gömleğini giydi, annesinin ona verdiği ponponlu terlikleri ayağına geçirdi (kendininkiler delik deşik olmuştu) ve kapıyı vurdu: Hazır mısınız? diye sordu. Evet, evet, gir. Bergere gök mavisi bir pijamanın üstüne siyah bir ropdöşambr giymişti. Oda limon kolonyası kokuyordu. Tek bir yatak mı yalnızca? diye sordu Lucien, Bergere karşılık
vermedi: Lucien'e, kuvvetli bir kahkahayla son bulan bir şaşkınlıkla bakıyordu: Giyinip kuşanmışsın! dedi gülerek. Yatak takkeni ne yaptın? Aa yok, çok tuhafsın, kendi halini görmeni isterdim. İşte iki yıldır, dedi Lucien, çok sıkılmıştı, anneme bana pijama almasını söylüyorum.

Bergere ona doğru yürüdü: Haydi, çıkar şunu, dedi, ötekine söz hakkı vermeyen bir tavırla, benimkilerden birini vereyim sana. Biraz büyük olacak, ama bundan daha iyi gidecek sana. Lucien, gözleri duvar kağıdının yeşil kırmızı yollarına takılmış, odanın orta yerinde çakıldı kaldı. Banyoya dönmek en iyisiydi, ama aptal yerine konmaktan korktu, sert bir hareketle gecelik entarisini başının üstünden çıkarıverdi. Bir süre sessizlik oldu: Bergere gülerek Lucien'e bakıyordu. Lucien birdenbire odanın orta yerinde çıplak durduğunu, ayaklarında da annesinin ponponlu terlikleri olduğunu anladı. Ellerine baktı -Rimbaud'nun büyük ellerine-kasığına onları kapatmak, hiç olmazsa orasını gizlemek isterdi, ama kendini topladı, ellerini kahramanca arkasına koydu. Duvarlarda, eşkenar dörtgen dizilerinin arasında uzaktan uzağa küçük mor bir kare vardı. Doğrusu, dedi Bergere, bir bakire kadar iffetlisin.

Aynada kendine bak Lucien, göğsüne kadar kızardın. Öteki kılığından böylesi daha iyi. Evet, dedi Lucien kuvvetle, ama insan çıplakken hiç de kibar gözükmez. Bana çabuk pijamayı ver.

Bergere ona lavanta kokan bir pijama attı ve yatağa girdiler. Ağır bir sessizlik oldu: Durum kötü, dedi Lucien. Kusacağım. Bergere karşılık vermedi. Lucien geğirince ağzında viski tadı hissetti. Benimle sevişecek, diye söylendi içinden. Limon kolonyasının boğucu kokusu boğazını sardığı sırada duvar kağıtlarının çizgileri dönmeye başladı. Bu yolculuğa çıkmayı kabul etmemem gerekirdi. Talihi yoktu; son zamanlarda belki yirmi kere Bergere'in kendinden ne istediğini keşfedecek gibi olmuştu, sonra her keresinde, bilerek yapılmış gibi, onu düşüncesinden caydıran bir olay çıkmıştı ortaya. Şimdiyse, burada, bu adamın yatağındaydı ve onun keyfini bekliyordu. Yastığımı alıp banyoya yatmaya gideyim. Ama cesaret edemedi. Bergere'in alaycı bakışını düşündü. Gülmeye başladı: Birden orospu aklıma geldi, dedi, kaşınıp duruyor olmalı. Bergere hiç karşılık vermiyordu, Lucien ona göz ucuyla baktı: Masum bir tavırla, elleri ensesinin altında, uzanmış yatıyordu. O zaman şiddetli bir öfke sardı Lucien'i, dirseğinin üstünde doğruldu ve ona:

Ee peki ne bekliyorsunuz? Beni buraya ipliğe inci dizmeye mi getirdiniz?

Söylediği cümleden pişman olması için çok geçti artık: Bergere ona doğru dönmüştü; alaycı bir bakışla onu seyrediyordu:

Melek yüzlü bir küçük orospuyla başım belada. Haydi, bebeğim, ben sana söyletmedim bunu; sıradan duygularını çığırından çıkarmak için bana bel bağlayan sensin. Bir an ona baktı, yüzleri hemen hemen birbirine değiyordu, sonra Lucien'i kollarının arasına aldı, pijama ceketinin altından göğsünü okşadı. Bu hoş olmayan bir şey değildi, biraz gıdıklıyordu, yalnızca Bergere korkutucuydu; aptalsı bir tavır almıştı ve kuvvetle tekrarlıyordu: Utanma,
küçük domuz, utanma, küçük domuz! tıpkı garlarda trenlerin gelişini haber veren gramofon plakları gibi. Bergere'in eli, tersine, canlı ve hafif, insana benziyordu.

Lucien'in göğüslerinin ucunu tatlı tatlı okşuyordu; sanki banyoda ılık suyun okşaması gibi. Lucien bu eli yakalamak, kendinden ayırmak, onu bükmek isterdi, ama Bergere alay etmişti: Orospuyla başım belada.

El yavaşça karnından aşağı kaydı ve pantolonunu tutan düğümü çözmek için durdu. Yapsın yapacağını diye bıraktı eli: Islak bir sünger gibi ağır ve yumuşaktı ve fena halde ödü kopuyordu.

Bergere örtüleri açmıştı, başını Lucien'in göğsüne koymuştu ve onu dinler gibi bir hali vardı. Lucien arka arkaya iki kere geğirdi, gümüş renkli bu güzel saçların üstüne kusacağından korktu. Karnımı sıkıştırıyorsunuz, dedi. Bergere biraz kalktı ve bir elini Lucien'in böğrünün altına geçirdi, öteki el artık okşamıyordu, sıkıyordu. Küçük güzel kalçaların var, dedi birden Bergere. Lucien bir kabus gördüğünü sanıyordu:

Hoşunuza gidiyorlar mı? diye sordu nazlanarak. Ama Bergere birden bıraktı onu ve canı sıkılmış bir tavırla başını kaldırdı.

Ah küçük blöfçü, dedi öfkeyle, Rimbaud numaraları yapıyor ve ben de bir saatten fazladır onu baştan çıkarayım diye akıntıya kürek çekiyorum. Lucien'in sinirden gözleri yaşardı. Bergere'i bütün gücüyle itti: Bu benim suçum değil, dedi tıslayan bir sesle, bana fazlasıy