| |
| |
|
|
| |
| |
| |
|
 |
| |
| |
| |
| |
|
MENÜ |
|
|
| |
| |
| |
| |
|
|
www.circassiancanada.com
|
|
|
|
......... |
|
ERMİŞ
BİLMECELER
DANS
MAVİ GÖZLER
SAFDİL
Voltaire
Çeviri:
Bekir Karaoğlu
SADIK ve SAFDİL |
 |
|
......... |
|

|
|
|
"Düşüncelerinize katılmıyorum; fakat onları söyleme hakkınızı
sonuna kadar savunacağım."
Voltaire
"Hiç bir zaman anlayamayacağım düşünceleri bana kabul ettirdiği
için onu asla bağışlamayacağım."
İmparatoriçe Eugenie
"Bu adamı kimse susturamayacak mı?"
Kral XV. Louis |
|
|
|
|
|
ERMİŞ
Gezinirken sakalı göbeğine kadar uzanan bir ermiş gördü. Elinde
dikkatle okuduğu bir kitap vardı. Sadık durup onun önünde saygıyla
eğildi. Ermiş onu o kadar soylu ve anlayışlı bir biçimde selamladı
ki Sadık durup onunla konuşmak istedi. Ona okuduğu kitabı sordu.
Ermiş "Bu, yazgının kitabıdır. Biraz okumak ister misiniz?"
diyerek kitabı Sadık'ın eline verdi. Genç adam birçok dil
bilmesine karşın kitaptaki yazıyı çözemeyince merakı daha da
arttı. Yaşlı adam ona "Siz çok üzüntülü görünüyorsunuz" dedi.
"Yazık, o kadar dertliyim ki," dedi Sadık. Ermiş "Sizinle geleyim;
belki yardımım olur. Daha önce üzüntülü insanlara biraz umut
verebildim" dedi. Sadık bu adamın konuşmasına, sakalına ve
kitabına saygı duydu; onun sözlerinde bir aydınlık gördü. Yaşlı
adam yazgıdan, adaletten, ahlaktan, kamu yararından, insanın zayıf
oluşundan, erdemler ve kötülüklerden o kadar güzel söz ediyordu ki
Sadık ona görünmez bir güçle bağlandığını duyumsadı. Ondan Babil'e
kadar birlikte yürümelerini rica etti. Ermiş "Bu nezaketi ben
sizden isteyecektim," dedi, "Bana söz verin; önümüzdeki birkaç
gün, ben ne yaparsam yapayım, yanımdan ayrılmayacaksınız." Sadık
söz verdi ve birlikte yola koyuldular.
İki yolcu akşama doğru görkemli bir konağa vardılar. Ermiş kendisi
ve yanındaki arkadaşını konuk etmelerini istedi. Bey oğlu gibi
giyinmiş olan kapıcı onları küçümseyerek içeri aldı. Onları
karşılayan kahya konağın efendisinin yaşadığı yerleri gezdirdi.
Sonra yemeğe çağrıldılar, uzun bir masanın gerisinde oturan ev
sahibi onlara bakmaya gönül indirmedi. Ama onlara da diğer
konuklar gibi özenle ve bolca hizmet edildi. Sonra, ellerini
yıkamaları için onlara zümrüt ve yakut işlemeli altın bir leğen
verildi. Yatmaları için güzel bir odaya götürüldüler. Ertesi sabah
bir uşak ikisine de birer altın getirdi ve yolcu etti.
Sadık "Bu konağın sahibi iyi bir adama benziyor," dedi, "Gerçi
biraz büyüklenmesi varsa da, hizmette kusur etmedi." Bunları
söylerken ermişin cüppesinin ceplerinde bir şişkinlik fark etti:
Bu cepte dün gece ellerini yıkadıkları altın leğen vardı. Şaşırdı
ama bir şey soramadı.
Öğleye doğru ermiş cimri bir zenginin yaşadığı küçük bir evin
kapısını çaldı, birkaç saat dinlenmek için izin istedi. Kötü
giyimli ve yaşlı bir uşak onları kabaca karşıladı; yaşlı adam ve
Sadık'ı bir ahıra götürdü; onlara çürük birkaç zeytin, kuru bir
ekmek ve bozuk bira getirdi. Ermiş dünkü kadar neşeyle yedi ve
içti. Sonra, bir şey çalmamaları için kendilerini izleyen ve
gitmeleri için sıkıştıran yaşlı uşağa sabah verilen iki altını
uzattı, gösterdiği konukseverliğe teşekkür etti. "Sizden rica
ediyorum, beni efendinizle görüştürün" dedi. Uşak şaşırdı, sonra
onları efendisine götürdü. Ermiş zengin adama "Saygıdeğer
efendim," dedi, "Bizi karşılamakta gösterdiğiniz soyluluğa
karşılık verebilmek ne kadar güç olsa da, şu altın leğeni kabul
etmenizi rica ediyorum." Cimri adam şaşkınlıktan küçük dilini
yutacak gibi oldu; ermiş onun toparlanmasını beklemeden genç
arkadaşıyla oradan uzaklaştı. Sadık yolda "Baba, neler oluyor?"
diye sordu, "Siz bildiğim adamlara hiç benzemiyorsunuz; sizi
cömertçe ağırlayan bir efendinin altın leğenini çalıyor, sonra da
onu sizi layık olmadığınız bir biçimde karşılayan bir cimriye
veriyorsunuz." Ermiş "Oğlum, kendi zenginliğini sergilemek için
yabancıları konuk eden o büyüklenen cömert adam insanlığı, bu
cimri adam da konuk kabul etmeyi bir gün öğreneceklerdir. Hiçbir
şeye şaşırmayın ve beni izleyin". Sadık onun deli mi, yoksa bilge
mi olduğuna karar veremiyordu; ama yaşlı adam o kadar etkileyici
konuşuyordu ki Sadık andını anımsadı ve onu izlemeye koyuldu.
Akşam üzeri sade fakat zevkle tasarlanmış bir eve geldiler. Ev
sahibi dünya işlerinden kendini çekmiş, bilgelik ve erdem arayan,
buna karşın canı sıkılmayan bir filozoftu. Yabancıları gösterişsiz
ama içten bir biçimde konuk ettiği bu evi kendi yapmıştı. Kapıya
kendisi gelerek onları karşıladı, dinlenmeleri için rahat bir
odaya götürdü. Bir süre sonra yine kendi gelip onları yemeğe
çağırdı. Besleyici ve lezzetli bir yemek sırasında konuklarıyla
söyleşti, Babil'deki son karışıklıklardan söz etti. Melikeye
bağlıydı ve Sadık'ın arenaya çıkıp tacı istemesi gerektiğini
düşünüyordu. "Ama insanlar Sadık gibi bir yöneticiye layık
değiller," dedi. Sadık kızarıyor ama sesini çıkarmıyordu. Konuşma
sonunda bu dünyadaki işlerin her zaman bilge kişilerin dilediği
yönde gelişmediğini söyledi. Ermiş ise Tanrı'nın niyetlerini her
zaman anlamanın mümkün olmadığını, olayların küçük bir parçasını
görerek karar vermenin doğru olmadığını savundu.
Duygulardan söz ettiler. Sadık "Ah onlar, ne yıkımlara yol
açıyorlar," deyince ermiş "Duygular geminin yelkenlerini şişiren
rüzgâr gibidir," dedi, "Fazla güçlü olunca gemiyi batırırlar, ama
onlar olmadan yol almak da olanaksızdır. Örneğin öd kesesi insanı
öfkeli ve hasta yapabilir, ama o olmadan yaşayamayız. Bu dünyada
her şey hem tehlikeli ve hem de gereklidir."
Sonra zevkten söz edildi; ermiş bunun tanrıların bir armağanı
olduğunu kanıtladı. "Çünkü insan kendi başına duygu ve düşünceler
oluşturamaz; acı ve zevk, öz varlığı gibi, ona dışardan
verilmiştir."
Sadık garip davranışlarına tanık olduğu bu adamın böyle güzel
düşünebilmesine hayran kalıyordu. Böylece, hoş ve eğitici bir
söyleşiden sonra, ev sahibi onları odalarına götürdü; erdemli ve
bilge iki konuk gönderdiği için Tanrı'ya şükretti. Onları
incitmeden, soylu ve doğal bir biçimde para vermek istedi. Ermiş
bunu kabul etmedi; gün doğmadan önce Babil'de olmaları gerektiğini
söyleyerek şimdiden izin istedi. Esenleşmeleri sade oldu; Sadık
böyle iyi bir insana saygı ve sevgi duydu.
Odalarına çekildikler ve uyumadan önce yine ev sahibinin iyiliğini
birbirlerine övdüler. Gün doğmadan önce yaşlı adam arkadaşını
uyandırdı. "Gitmemiz gerek. Herkes uykuda, ama bu adama
konukseverliği ve ilgisine layık bir anı bırakmak istiyorum." Bu
sözlerden sonra ermiş bir meşale aldı ve evi ateşe verdi. Sadık
bağırarak ona engel olmak istedi; fakat yaşlı adam kendinden
beklenmeyen bir güçle onu evden dışarı sürükledi. Epey
uzaklaştıktan sonra dönüp yanan eve baktılar; ermiş "Tanrı'ya
şükür," dedi, "İşte sevgili ev sahibimizin evini yerle bir ettim.
Ne mutlu ona!" Bu sözleri duyan Sadık, hem kahkahalarla gülmek ve
hem de bu bilge ermişi sopalayıp oradan kaçmak isteği duydu. Ama,
ermişin etkisi altında olduğundan, sesini çıkarmadan onu izledi.
Son konaklama yeri olarak, iyiliksever ve erdemli bir dul kadının
evine geldiler. Bu kadının yaşamda tek umudu olan, on dört yaşında
ve iyi huylu bir yeğeni vardı. Kadın onları elinden geldiği kadar
iyi ağırladı. Ertesi sabah ayrılma zamanı geldiğinde yeğenine,
konuklarını ilerdeki yıkık ve tehlikeli bir köprüye kadar yolcu
etmesini istedi. Çocuk önlerine düşüp yardımcı oldu. Köprü üstüne
geldiklerinde ermiş çocuğa "Buraya gel, teyzene minnettarlığımı
göstermek istiyorum," diyerek onu saçlarından yakaladı ve köprüden
aşağı attı. Çocuk ırmakta bir süre çabaladı ama sonunda akıntı onu
yuttu. Sadık haykırdı: "Ey kıyıcı ! Ey insanların en kötüsü, bunu
niye yaptın?" Ermiş "Bana söz vermiştin, sesini çıkarmayacaktın,"
dedi. "Ama şunu bilmende yarar var: yazgının evini yaktığı adam
yıkıntılar arasında büyük bir define buldu; bu bir. Yazgının suya
attığı bu çocuk bir yıl sonra teyzesini öldürecekti; etti iki."
Sadık bağırdı: "Bunu sana kim söyledi, barbar? bunu yazgı
kitabında okumuş olsan bile, sana kötülük etmemiş olan bu çocuğu
ne hakla suda boğarsın?"
Sadık konuşurken birden fark etti: yaşlı adamın sakalı yok olmuş,
yüz çizgileri gençleşmişti. Ermiş cüppesi gitmiş, ışık saçan
omuzlarında dört kanat belirmişti. Sadık onun ayaklarına kapandı:
"Ey tanrıların meleği! Bu zayıf kuluna, tanrısal gücün amaçlarını
öğretmek için gökten mi gönderildin?" Melek Jesrad ona "İnsanoğlu
bir şey bilmeden değerlendirmek ister. İnsanlar arasında
aydınlatılmaya en layık olanı sendin," dedi. Sadık konuşmak için
izin istedi: "İçimde yine de bir kuşku var. Bu çocuğu
cezalandırmak yerine, onu eğitmek ve erdemli kılmak daha iyi olmaz
mıydı?" Jesrad yanıtladı: "Erdemli olsaydı ve yaşasaydı yazgısı,
karısı ve çocuğuyla birlikte öldürülmek olacaktı." Sadık: "Ama bu
dünyada iyilerin yazgısı hep yıkım ve acı olmak zorunda mı?" diye
sordu. Jesrad yanıtladı: "Kötüler her zaman mutsuzdurlar; onları
bu dünyadaki bir avuç iyiyi sınamakta kullanırız. Sonunda bir
iyiliğe yol açmayan kötülük yoktur." Sadık "Hiç kötülük olmasa,
yalnızca iyilik olsaydı?" diye sordu. Jesrad "O zaman bu, başka
bir dünya olurdu; olayların gelişimi başka bir tanrısal düzene
göre olurdu. Kötülüğün yaklaşamadığı bu yetkin başka düzen ancak
Tanrı'nın katında olabilir. Tanrı birbirine benzemeyen milyonlarca
dünya yarattı. Bu çeşitlilik onun çok büyük gücünün bir
işaretidir. Yeryüzünde birbirine benzeyen iki ağaç yaprağı veya
evrenin derinliklerinde benzer iki küre yoktur; şu doğduğun atom
küçüklüğündeki dünya, her şeyi yaratanın buyruklarına göre,
önceden kararlaştırılan zamanda ve yerde oluştu. İnsanlar bu
çocuğun suya düşüşünü, o adamın evinin yanışını nedensiz sanırlar;
oysa raslantılara yer yoktur: her şey bir sınama, bir önlem, bir
ceza veya bir ödüldür. En talihsiz insan olduğunu sanan o
balıkçıyı hatırla. Onun yazgısını değiştirmek için Orosmade seni
gönderdi. Ey ölümlü Sadık, tapılması gerekenin işlerini tartışmayı
bırak." Sadık "Ama..." diyecek oldu. Tümcesini bitirmeden melek
kanatlanıp göğün onuncu katına doğru uçtu. Sadık dizleri üstünde
Tanrı'ya yakardı ve inandı. Göklerden meleğin sesi duyuldu: "Babil'e
yoluna devam et."
BİLMECELER
Sadık kafasını tam toparlayamadan sersem gibi yürümeyi sürdürdü.
Babil'e girdiğinde, bir gün önce arenada dövüşmüş olanlar,
bilmeceleri açıklamak ve bilim adamlarının sorularını yanıtlamak
üzere sarayın büyük avlusunda toplanmışlardı. Yeşil zırhlı dışında
hepsi gelmişti. Sadık kente girdiğinde halk onun çevresine
toplandı; onu görenlerin gözleri gülüyor, onun melik olmasını
diliyordu. Kıskanç onun geçtiğini görünce sarsıldı ve başını
çevirdi. Halk onu yarışma yerine kadar omuzlarda götürdü. Sadık'ın
geldiğini öğrenen melike sevinç ve endişenin heyecanını birlikte
duydu. Sadık'ın neden zırhsız geldiğini, İtobad'ın neden beyaz
zırhı giydiğini merak ediyordu. Sadık'ı gören seyircilerden bir
uğultu yükseldi; onu gördükleri için hem şaşırmış, hem de
sevinmişlerdi.
Sadık söz aldı: "Diğerleri gibi ben de dövüştüm; ama benim zırhımı
burada başka biri giyiyor. Bunu kanıtlamadan önce, benim de
bilmeceleri yanıtlamama izin verilmesini diliyorum." Bilim
adamları aralarında oyladılar; Sadık'ın erdemi henüz kafalardan
silinmemiş olduğundan, katılmasına karar verdiler.
Baş bilgin önce şu bilmeceyi sordu: "Dünyada en uzun ve en kısa,
en çabuk ve en yavaş, en dar ve en geniş olan, en az önemsenen ve
en çok aranan, o olmadan hiçbir iş yapılamayan, küçüğü yok eden ve
büyüğü canlandıran şey nedir?"
İlk yanıtlaması gereken İtobad bilmecelerden anlamadığını, arenada
herkesi yenmiş olmasının yeterli olduğunu söyledi. Diğer
yarışmacılar değişik yanıtlar vererek talih, dünya veya ışık
olduğunu söylediler. Sadık yanıtın zaman olduğunu söyledi.
"Uzundur, çünkü sonsuzluğun ölçüsüdür; kısadır, çünkü tüm
tasarılarımıza yetmez; bekleyen için yavaş, mutlu olan için
çabuktur; sonsuzluğa kadar geniş ve bir an kadar dardır; insanlar
onu önemsemez, ama yitirilen zamanı ararlar; o olmadan iş
yapılamaz; kalıcı olmayan eylemleri unutturur, büyük işleri
ölümsüz kılar." Bilim adamları Sadık'ın yanıtını doğru buldular.
Sonra şu bilmece soruldu: "Teşekkür etmeden kabul edilen, nasıl
olduğu bilinmeden zevk alınan, nerede olduğu bilinmeden
başkalarına verilen ve farkında olunmadan yitirilen şey nedir?"
Herkes bir yanıt verdi, ama bunun yaşam olduğunu bir tek Sadık
bildi. Sonra, diğer bilmeceleri de kolayca yanıtladı. İtobad her
yanıttan sonra, bunun kolay olduğunu, isteseydi kendisinin de
yanıtlayabileceğini söylüyordu. Daha sonra bilim adamları adalet,
kamu yararı, yönetim sanatı üzerine sorular sordular. Sadık'ın
yanıtları en doğru bulundu. Seyirciler "Böyle akıllı bir adamın
kötü bir dövüşçü olması ne yazık" diyorlardı.
Sadık "Saygıdeğer efendiler," dedi, "Arenada tüm rakiplerimi yenme
onurunu kazanmıştım. Beyaz zırh benimdir. Efendi İtobad ben
uyurken onu çaldı; herhalde beyazın yeşilden daha çok kendisine
yakıştığını düşünüyordu. Burada herkesin önünde, ben zırhsız ve
bir kılıçla, o tüm beyaz zırh ve silahları kuşanmış olarak
dövüşelim; yiğit Otame'yi benim yendiğimi kanıtlayayım."
İtobad kendine güvenerek bu öneriyi kabul etti; kendisi zırh ve
miğferle korunmuş olduğundan, gömlekli ve yün başlıklı bir yiğidi
kolayca yenebileceğini düşünüyordu. Sadık, kendisini heyecanla
izleyen melikeyi selamlayarak kılıcını çekti; İtobad kimseyi
selamlamadan kılıcını çekti ve korkacak bir şeyi olmayan biri gibi
Sadık'ın üzerine yürüdü. Onun kafasını uçurabilecek bir hamle
yaptı. Sadık kılıcının kabzasını kaldırıp önünde tutunca İtobad'ın
kılıcı parçalandı. Sadık rakibini belinden tutup yere attı ve
kılıcını onun boynuna dayadı: "Teslim olun, yoksa sizi öldürürüm."
İtobad, onun gibi bir adamın başına gelenlerden hâlâ şaşkın
olarak, kabul etti; Sadık'ın zırhını ve silahlarını geri verdi.
Sadık beyaz renkli bu görkemli zırhı ve silahları kuşandı; bu
giyimle melikenin önüne gelip diz çöktü. Bu arada Kadir zırhın
Sadık'ın olduğuna tanıklık etti. Tüm yargıçlar oybirliğiyle onu
Babil Meliki ilan ettiler. Astarte sevdiği adamın bunca eziyetten
sonra kocası olmaya herkes tarafından layık görülmesinin sevincini
tadıyordu. İtobad evine dönüp uşaklarından kendisine yiğit
denmesini istedi. Sadık kral oldu ve mutlu yaşadı. Melek Jesrad'ın
sözlerini hiç unutmadı. Eşiyle birlikte Tanrı'ya bütün
yürekleriyle inandılar. Kaprisli güzel Missuf'un ülkeden gitmesine
izin verildi. Sadık, soyguncu Arbogad'ı çağırtarak ona ordusunda
yüksek bir komutanlık verdi; iyi bir savaşçı olursa daha yüksek
göreve getireceğini, ama soygunculuğu sürdürürse onu astıracağını
söyledi.
Arabistan'dan Setok ve güzel Almona'yı çağırttı; Setok'u
Babil'deki ticaret işlerinin başına getirdi. Kadir'i sarayda
kendisine yakın bir göreve atadı; dünyada gerçek dostu olan tek
kral oydu. Küçük dilsizi de unutmadı. Balıkçıya büyük bir ev
armağan etti; Orcan'a büyük bir para cezası verdi ve balıkçının
karısını geri vermesini buyurdu. Fakat, artık akıllanmış olan
balıkçı yalnızca parayı aldı.
Sadık'ın bir gözünün kör olacağını sanan güzel Semira ile onun
burnunu kesmek isteyen Azora'nın gözyaşları dinmiyordu. Sadık
onlara armağanlar vererek acılarını hafifletti. Kıskanç, öfke ve
utancından öldü. Babil barış, şan ve bolluk içindeydi; bu, Babil
tarihinde yaşanan en güzel çağ oldu. Çünkü adalet ve sevgiyle
yönetiliyordu. Sadık'a şükrediyorlar, Sadık da göklere
şükrediyordu.
(Buradan sonraki bölümler Voltaire'in ölümünden sonraki basımlarda
eklenmiştir.)
DANS
Setok'un ticaret işleri için Serendib adasına gitmesi gerekiyordu.
Ancak, herkesin balayı diye bildiği evliliğin ilk ayında olduğu
için, karısından ayrılmak istemiyordu. Arkadaşı Sadık'tan kendi
yerine gitmesini istedi. Sadık "Yazgı yine güzel Astarte ile
aramdaki uzaklığı artırıyor. Fakat bu iyi adamı geri çeviremem,"
diyerek kabul etti. Gözü yaşlı yollara düştü.
Serendib adasında onun olağanüstü biri olduğu anlaşılmakta
gecikmedi. Tüccarlar arasındaki tüm anlaşmazlıklarda yargıcı,
bilgelerin dostu ve söz dinleyen az sayıda insanın danışmanı oldu.
Sultan onun ününü duyup görmek istedi. Sadık'ın değerini kendi
gözleriyle gördü, onun aklına inandı ve arkadaşı oldu. Sultanın
içtenliği ve ilgisi Sadık'ı korkuttu; Moabdar'ın iyiliklerinin ona
neye mal olduğunu unutmamıştı. Ama sultanın ilgisinden
kaçamıyordu; çünkü büyük dedesi Sanbusna, dedesi Nabassun ve
babası Nusannab olan Serendip Sultanı Nabussan Asya'nın en iyi
krallarından biriydi ve onu tanıdıktan sonra sevmemek olası
değildi.
Bu iyi sultan hep övgülere boğulur, aldatılır ve dolandırılırdı;
hazinesini yağmalayanların en ustası Baş Haznedardı. Sultan bunu
biliyordu; ama kaç kez haznedar değiştirdiyse de, gelirleri eşit
olmayan iki parçaya bölen, küçük parçayı sultana ve büyüğünü de
yöneticilere veren bu alışkanlığı değiştirememişti.
Sultan Nabussan derdini Sadık'a açtı: "Bu kadar iyi şeyler bilen
siz, beni aldatmayacak bir haznedar bulmanın yolunu bana
gösterin." Sadık "Sevinerek," dedi. "Elleri temiz kalabilecek bir
adam seçmenin güvenli bir yolunu biliyorum." Sultan onu
kucaklayarak ne yapması gerektiğini sordu. "Haznedarlık görevine
istekli olanları toplayın ve dans etmelerini söyleyin. İçlerinde
en kıvrak dans edeni bu göreve getirin." Sultan "Benimle şaka mı
ediyorsunuz? Hazine yönetecek kişi böyle oyunlarla seçilir mi?
Yani, en kıvrak dans eden adam mali konularda en uzman kişi mi
olacaktır?" Sadık en uzman olacağını söyleyemem, ama en dürüst
adam olacağına eminim," dedi. Sadık o kadar kesinlikle konuşuyordu
ki sultan onun maliyeci seçmekte insanüstü bir sezgiye sahip
olduğunu sandı. Sadık "Doğaüstü güçleri olduğunu ileri süren
kitaplara ve insanlara inanmam. Majesteleri bana güvenip bu testi
uygularsa ne kadar basit olduğunu görecektir. Üstelik,
gördüğünüzden fazlasını öğreneceksiniz," dedi. Serendib Sultanı
Nabussan için bunun basit olduğunu duymak hoştu. Kabul etti ve
ertesi günü kente haberciler saldı: haznedarlık görevine istekli
olanların ipek birer cüppe giyerek timsah ayının birinci günü
sultanın kabul odasına gelmeleri istendi. Altmış dört maliyeci
adayı geldi. Kabul odasının yanındaki salonda çalgıcılar yerlerini
almışlardı; ancak bu salonun kapısı kilitliydi ve oraya gitmek
için loş bir galeriden geçmek gerekiyordu. Bir yol gösterici gelip
adayları tek tek çağırdı ve sırayla bu galeriden içeriye gönderdi.
Sultan bu galeride hazinesini sergilemişti ve her aday bu geçitte
birkaç dakika yalnız kalıyordu. Adayların tümü salonda toplanınca
sultan dansın başlama işaretini verdi. Bu kadar yavaş ve zevksiz
danseden dansçılar hiç görülmemiştir; herbiri boynu eğik, sırtı
kambur ve elleriyle ceplerini tutarak dans ediyordu. Sadık onları
gördükçe "Vay hırsızlar," diye söyleniyordu. İçlerinden yalnızca
biri başı dik, kolları açık ve bakışları emin olarak kıvrak bir
biçimde dans ediyordu. Sadık ona baktıkça "Dürüst adam, dürüst
adam," diyordu. Sultan bu iyi dans eden adamı kucakladı ve
haznedar ilan etti; diğer adayları da ağır para cezalarına
çarptırdı, çünkü her biri karanlık galeriden geçerken ceplerini
doldurmuştu. Sultan altmış dört maliyeciden altmış üçünün hırsız
çıkmasından insanlık adına umutsuzlandı. Loş galerinin halk
arasındaki adı istek koridoru oldu. İran'da olsaydı bu adamlar
kazığa çakılır, diğer bazı ülkelerde ateşte yakılırdı ama tüm bu
cezalar kamu giderlerini daha da artırmaktan başka işe yaramazdı.
Diğer bazı ülkelerde ise bu maliyecilerin davranışını haklı
gösteren akla uygun nedenler bulunur, kıvrak dans eden adam suçlu
ilan edilirdi. Serendib'de yalnızca kamu gelirini artırma cezasına
çarptırıldılar, çünkü Nabussan hoşgörülü biriydi.
Sultan aynı zamanda iyilik bilen biriydi; Sadık'a hizmeti
karşılığında büyük para ödülü verdi. Sadık bu parayı, Babil'e
haberciler göndererek Astarte'nin ne olduğunu öğrenmek için
harcadı. Haberci gemiye binerken Sadık'ın gözleri doldu,
yüreğindeki acı arttı. Sadık sultanın yanına döndü; odada kimsenin
bulunmadığını sanarak aşk sözünü etti. Sultan içeri girdi, Sadık'a
"Ah aşk! Yüreğimdeki sıkıntıyı nasıl bildiniz? Umarım, nasıl
dürüst bir haznedar bulmayı öğrettiyseniz, bana her bakımdan iyi
bir kadın bulmayı da öğretirsiniz," dedi. Sadık kendini
toparlayarak ona, mali konuda olduğu gibi, zor olmasına karşın
gönül işlerinde de yardımcı olmaya söz verdi.
MAVİ GÖZLER
Sultan bir ara "Beden ve yürek..." diye söze başlayınca Sadık onun
sözünü kesti: "Sözünüze akıl ve yürek diye başlamadığınız için
size teşekkür ederim. Bu sıralar Babil'de hep bu iki sözcük
kullanılıyor. Bu ikisine de sahip olmayan birçok kişinin yazdığı
kitaplarda hep akıl ve yürekten söz ediliyor. Fakat, lütfen
sözünüzü sürdürün." Nabussan: "Bendeki beden ve yürek sevmek için
yaratılmışlar. Bu iki güçten birincisini doyurmak kolay; haremimde
birbirinden güzel, sevimli, işveli ve hatta benimle olmaktan zevk
duyarmış gibi yapan yüz tane kadın var. Ama yüreğim yalnız; hep
Serendib Sultanını sevdiklerini, hiçbirinin Nabussan'a değer
vermediğini düşünüyorum. Karılarımın beni aldattıklarını
sanmıyorum; ama beni gerçekten seven birini arıyorum. Böyle birini
bulsam, tüm hazinemi feda ederdim. Bakalım siz, bunların arasında
beni gerçekten seven birini bulabilecek misiniz?"
Sadık ona "Efendim, işi bana bırakın ve güvenin," dedi.
Serendib'de bulunabilecek en çirkin kamburlardan otuz üç, en
yakışıklı gençlerden otuz üç ve en güzel konuşan Budist
rahiplerden de otuz üç tanesini seçti. Onlara sultanın
kadınlarının odalarına girmekte serbest olduklarını söyledi.
Yalnızca kamburların her birine dört bin altın verdi. Kamburlar
daha ilk gün mutlu edildiler; yakışıklı gençlerin parası yoktu ama
onlar da iki üç gün içinde kazandılar. Budistlerin işi daha zordu;
fakat bir ay sonunda buda dinine bağlanan otuz üç kadın
bulabildiler. Tüm hücreleri gizli birer delikten gözleyen sultan
bu sınavı şaşkınlıkla izledi. Kadınlarından doksan dokuzu gözleri
önünde onu aldatmıştı.
Geriye yalnızca çok genç ve haremde yeni olan bir kız kaldı;
sultan henüz bu kızla birlikte olmamıştı. Ona bir, iki, üç kambur
gönderildi; yirmi bin altına kadar para önerildi ama kız buna
yanaşmadı; üstelik, böyle çirkin adamların parayla kendilerini
beğendirebileceklerini sanıyor olmalarına güldü. Sonra en
yakışıklı iki genç gönderildi; kız sultanı daha yakışıklı
bulduğunu söyledi. Daha sonra, birbirinden çok güzel konuşan iki
Budist gönderildi. Kız bunları geveze buldu. "Yüreğin sesi her
şeyden önemlidir," diyordu, "Ben ne kamburun altınına, ne
gençlerin yakışıklılığına ve ne de Budistlerin güzel sözlerine
kanarım. Ben yalnızca Sultan Nabussan'ı seviyorum ve onun beni
sevmesini bekleyeceğim."
Falide adındaki bu güzel kızın sözleri sultanı mutluluktan şaşkına
çevirdi. Gençliğin çiçeği hiç bu kadar parlak, güzelliğin alımı
hiç bu kadar büyüleyici olamazdı; ona yüreğini verdi. Tarih onun
iyi diz bükemediği gerçeğini saklayamazdı; ama periler gibi dans
edebiliyor, deniz kızları gibi şarkı söylüyordu; yetenek ve
erdemlerle donanmıştı.
Nabussan seviyor ve seviliyordu. Fakat kızın gözlerinin mavi oluşu
büyük bir üzüntü kaynağı oldu. Çünkü eski bir yasa sultanların
mavi gözlü bir kadınla evlenmesini yasaklıyordu. Bu yasa beş bin
yıl önce Serendib Sultanı'nın metresine göz koyan başrahip
tarafından koyulmuştu. Serendib'in tüm ileri gelenleri sultana
gelip sıkıntılarını anlattılar: halk ülkenin son günlerini
yaşadığını, büyük bir yıkımın başlarına ineceğini düşünüyordu;
sözün kısası Nusannab'ın oğlu Nabussan iki güzel mavi gözü
seviyordu. Tüm ülkedeki kamburlar, maliyeciler, Budistler ve
kahverengi gözlüler yakınmaya başlamışlardı.
Serendib'in kuzeyinde yaşayan yabanıl boylar bu genel
hoşnutsuzluktan yararlanarak Nabussan'ın illerine baskınlar
yaptılar. Nabussan halkından parasal destek istedi; devlet
gelirlerinin yarısını alan Budist rahipler ellerini göğe kaldırıp
güzel dualar ettiler, ama kasalarına el atıp sultana yardım
etmediler.
Nabussan "Ey sevgili Sadık, beni bu zor durumdan yine kurtaramaz
mısın?" diye yalvardı. "Sevinerek," dedi Sadık, "Size rahiplerin
tüm parasını getirebilirim. Onların kilise ve evlerinin bulunduğu
topraklardaki korumanızı kaldırın, yalnızca kendi yerlerinizi
savunun." Nabussan böyle yaptı; Budistler gelip sultanın
ayaklarına kapanıp kendilerini korumasını dilediler. Sultan
ellerini göğe açıp onların topraklarının korunması için güzel
dualar etti. Rahipler sonunda para vermeye razı oldular ve sultan
savaşı zaferle bitirdi.
Böylece Sadık aklı ve erdemiyle, mutluluk getiren önerileriyle
ülkedeki tüm güçlülerin düşmanlığını kazanmış oldu: Budistler,
maliyeciler, kamburlar ve kahverengi gözlüler onu yok etmeye ant
içtiler. Onu Nabussan'ın gözünden düşürmek için çaba harcadılar.
Zerdüşt'ün dediği gibi, yapılan iyilikler hep avluda kalır,
kuşkular eve girerler. Her gün ayrı bir suçlamayla karşılaşıyordu.
Birincisine inanılmaz, ikincisi hafifçe dokunur, üçüncüsü yaralar
ve dördüncüsü öldürürdü.
Sadık'ın cesareti kırılmıştı; bu arada arkadaşı Setok'un ticari
işlerini bitirmiş olduğundan, kendisi gidip Astarte'den haber
almayı düşündü ve adadan ayrılmaya karar verdi. "Serendib'de
kalırsam Budistler beni kazığa oturturlar; ama nereye gitmeli?
Mısır'a gidersem köle olurum, Arabistan'da yakılırım, Babil'de
boğazlanırım. Fakat Astarte'nin ne olduğunu bilmem gerekiyor.
Gidelim ve yazgı bana daha neler hazırlıyor görelim."
Sadık öyküsünden geriye kalan elyazması burada bitiyor. Bu iki
bölümün on ikinci bölümden, yani Sadık'ın Suriye'ye varışından
önce yer alacağı anlaşılıyor. Onun başından daha birçok şeyler
geçtiği kesin. Doğu dillerini okuyabilen bilginlerin bu öyküleri
buldukça yeni kuşaklara aktarmalarını dileriz.
SAFDİL
Gerçek Bir Öykü
P. Quesnel'in elyazmalarından alınmıştır.
(L'ingénu, 1767)
Bu roman Milli Eğitim Bakanlığı Klasikler Dizisinde `Safoğlan'
adıyla yayımlanmıştı. Bu yeni çeviride "L'ingénu" sözcüğünün
karşılığı olarak `Safdil' kullanılmıştır.
NOTRE DAME DE LA MONTAGNE MANASTIRI RAHİBİ VE KIZKARDEŞİNİN BİR
HURON'LA KARŞILAŞMASI
Evvel zaman içinde bir gün, İrlandalı aziz Dunstan bir dağa binip
İrlanda'dan yola çıktı, Fransa kıyılarını aşıp Saint-Malo
körfezine geldi. Karaya çıkınca bu garip tekneye şükranlarını
sundu; dağ da ona selam verip geldiği yoldan İrlanda'ya döndü.
Aziz Dunstan bu bölgede küçük bir manastır kurdu; Notre Dame de la
Montagne adını verdiği bu manastır, herkesin bildiği gibi,
günümüze kadar bu adı taşıdı.
1689 yılı 15 Temmuz akşamı, manastır rahibi de Kerkabon ve
kızkardeşi Matmazel de Kerkabon hava almak için deniz kıyısına
çıkmışlardı. Yaşlanmaya yüz tutmuş olan rahip önce kadınlar, sonra
da erkek topluluğunca benimsenmiş iyi bir din adamıydı. En
beğenilen yanı yemeğe çağrıldıktan sonra yatağına taşınmadan kendi
gidebilmesiydi. Din konusunda oldukça bilgiliydi; Aziz Augustin'in
yanı sıra Rabelais'nin yapıtlarını da okuyabiliyor; bu nedenle
herkes onu seviyordu.
Çok istemesine karşın evlenememiş olan Matmazel de Kerkabon kırk
beş yaşında hâlâ canlılığını koruyordu; iyi huylu, duyarlı,
eğlenmekten hoşlanan ve dindar bir kadındı.
Rahip denize bakarak kız kardeşine şöyle diyordu: "Ne yazık! İşte
zavallı kardeşimiz ve karısı Madam de Kerkabon bu kıyıdan
Hirondelle gemisine binerek Kanada'da göreve gitmişti.
Öldürülmemiş olsaydı şimdi yaşamda olurdu."
Matmazel de Kerkabon sordu: "Sizce, bize söyledikleri gibi,
yengemizi İroki Kızılderilileri yemiş midir? Yenmemiş olsaydı,
kesinlikle ülkesine geri dönerdi. Onu hep özleyeceğim; çok iyi bir
kadındı. Kardeşimiz de yaşasaydı şimdi büyük bir servetle dönmüş
olurdu."
İkisi de bu anılarla duygulanırken, küçük bir geminin Rance
Koyu'na girdiğini gördüler: bunlar yiyecek alışverişi için gelen
İngilizlerdi. Rahibe ve kız kardeşine selam vermeden karaya
atladılar; kız kardeş bu kabalığa üzüldü.
Fakat arkadaşlarının arasından karaya çıkan bir delikanlı böyle
yapmadı; matmazelin karşısına gelince, diz bükme göreneğini
bilmediğinden, başıyla onu selamladı. Yüzünün güzelliği ve giyimi
rahiple kız kardeşinin dikkatini çekti. Başı ve baldırları
çıplaktı; ayaklarına sandal giymiş, saçlarını at kuyruğu biçiminde
arkadan bağlamıştı. Bir elindeki şişede Barbados suyu, öteki
elinde bisküvi ve bardak vardı. Fransızca'yı oldukça iyi
konuşabiliyordu. Barbados suyunu Matmazel de Kerkabon ve kardeşine
ikram etti; onlarla birlikte içti. Tüm bunları çok doğal, sade ve
arkadaşça yaptığı için rahiple kız kardeşi çok hoşnut oldular. Ona
yardımcı olabilmek için kim olduğunu ve nereye gittiğini sordular.
Genç adam nereye gittiğini bilmediğini, Fransa kıyılarını merak
ederek tanımak için yola çıktığını söyledi.
Rahip onun vurgusundan İngiliz olmadığını anlayarak hangi ülkeden
olduğunu sordu. Genç adam "Ben Huron'um," dedi.
Matmazel de Kerkabon bu kadar kibar bir Huron görmekten şaşırarak
onu akşam yemeğine çağırdı. Genç adam nazlanmadan kabul etti ve
birlikte Notre Dame de la Montagne Manastırı'na gittiler.
Kısa ve şişman Matmazel de Kerkabon yolda genç adamı süzmekten
kendini alamıyordu; bir ara kardeşine "Bu çocuğun teni zambak ve
gül gibi düzgün; bir Huron'un teninin böyle olduğunu bilmiyordum,"
dedi. Rahip "Haklısınız, kardeşim," diye yanıtladı. Kadın genç
adama yol boyunca sorular soruyor, o da hep saygılı bir biçimde
yanıtlıyordu.
Manastırda bir Huron olduğu haberi kısa sürede çevreye yayıldı.
Kasabanın insanları akşam yemeğine katılabilmek için yarıştılar.
Rahip de Saint-Yves ve iyi eğitim görmüş olan güzel kız kardeşi
geldiler. Yargıç ve tahsildar eşleriyle geldiler. Yabancı adamı
Matmazel de Kerkabon ile Matmazel de Saint-Yves'in arasına
oturttular. Herkes ona hayranlıkla bakıyordu, hep bir ağızdan
konuşuluyor ve ona sorular soruluyordu. Huronyalı genç tüm bunları
tepki göstermeden yanıtlıyordu. Sonunda bu kadar gürültüden
bıkarak yumuşak fakat kararlı bir sesle "Sayın konuklar, benim
ülkemde sırayla konuşulur; sizi duymamı engellerseniz nasıl yanıt
verebilirim?" dedi. Akıl insanları kısa bir süre kendine getirir.
Derin bir sessizlik oldu. Sonra, yabancıları sorgulamayı uğraş
edinmiş olan yargıç ağzını yarım ayak açarak sordu: "Bayım, adınız
nedir?" Huron yanıtladı: "Bana Safdil derler; İngiltere'de
bulunduğum sırada da bu adla çağırdılar; çünkü ne düşünüyorsam onu
söylerim, içimden geleni yaparım."
Yargıç "Huronya'da doğmuşsunuz, İngiltere'ye niçin gittiniz?"
"Beni zorla götürdüler; İngilizlerle yaptığımız zorlu bir savaşta
tutsak alındım; İngilizler de bizim kadar yiğit ve dürüst
olduklarından bana iki seçenek sundular; ya anne ve babama geri
verilecektim, yahut da onlarla İngiltere'ye gidecektim. Ben
ikincisini seçtim, çünkü yeni ülkeler görmeyi çok seviyorum."
Yargıç "Fakat bayım, anne ve babanızı böyle kolayca nasıl
bırakabildiniz?" Yabancı "Çünkü anne ve babamı hiç tanımadım,"
dedi. Konuklar duygulandılar, birbirlerine" ne anası var, ne
babası" diye fısıldadılar. Matmazel de Kerkabon kardeşine "Biz ona
ana babalık ederiz; bu Huronyalı genç çok ilginç biri," dedi.
Safdil hem saygılı bir biçimde teşekkür etti, hem de hiçbir şeye
gereksinimi olmadığını duyumsattı.
Ciddi yargıç sorgulamayı sürdürdü: "Bay Safdil, görüyorum ki bir
Huron olarak çok güzel Fransızca konuşuyorsunuz." Genç adam
yanıtladı: "Ben küçükken Huron'da bir Fransız tutsak alınmıştı;
onunla arkadaş olduk, bana kendi dilini öğretti. Öğrenmek
istediğim bir şeyi kolay öğrenirim. Kendimi anlatacak duruma gelir
gelmez ülkenizi görme isteğine kapıldım. Fransızları, fazla soru
sormadıkları sürece, çok seviyorum."
Bu küçük uyarıya karşın Rahip de Saint-Yves ona bildiği üç dil
olan Huronca, Fransızca ve İngilizce'den hangisini daha çok
beğendiğini sordu. Safdil "Hiç kuşkusuz, Huronca," dedi. Matmazel
de Kerkabon haykırdı: "Nasıl olur? Brötonca'dan sonra dünyanın en
güzel dilinin Fransızca olduğunu sanıyordum."
Bunun üzerine Safdil'den Huronca sözcük öğrenme yarışı başladı:
Huroncada tütüne taya, yemeğe essenten denildiği öğrenildi.
Matmazel de Kerkabon sevişmenin karşılığını sorunca genç adam
trovander dedi ve bu sözcüğün en az İngilizce ve Fransızca'daki
sözcükler kadar güzel olduğunu söyledi. Konuklar trovander
sözcüğünün güzel olduğunda birleştiler. (5)
Rahibin kitaplığında meşhur misyoner papaz Sagard-Theodat'nın
armağanı olan bir Huronca dilbilgisi kitabı vardı. Masadan kalkıp
onu getirdi. Kitabın yardımıyla Safdil'in gerçek bir Huron olduğu
kabul edildi. Dillerin çokluğu tartışıldı ve Babil Kulesi olayı
(6) olmasaydı tüm dünyanın Fransızca konuşur olacağında birleşildi.
O zamana kadar yabancıya kuşkuyla bakan yargıç sonunda ona derin
bir saygı duydu; sonraki konuşmalarında ona kibar davrandı ama
Safdil bunun farkında olmadı.
Matmazel de Saint-Yves Huronların ülkesinde insanların sevgilerini
nasıl gösterdiklerini merak ediyordu. Safdil "Sevdiğiniz insanlara
güzel davranışlarda bulunarak," dedi. Tüm konuklar şaşırarak
alkışladılar. Matmazel de Saint-Yves kızardı ama hoşuna gitti.
Matmazel de Kerkabon da kızardı, ama iltifat kendisine yapılmadığı
için biraz bozuldu; fakat iyi bir kadın olduğundan Huron'a olan
sevgisi azalmadı. Tatlı bir sesle ona Huron ülkesinde kaç
sevgilisi olduğunu sordu. Safdil "Yalnızca bir sevgilim oldu:
dadımın arkadaşı Bayan Abacaba. Irmak sazları gibi düzgün, kakım
postu gibi beyaz, koyun gibi yumuşak, kartal gibi gururlu ve geyik
kadar kıvrak bir kızdı Abacaba. Bir gün köyümüzden elli fersah
ötede bir tavşanı kovalıyormuş. Terbiyesiz bir Algonquin
Kızılderilici onun tavşanına el koymuş; ben bunu duyunca gittim,
baltamın tersiyle Algonquin'i devirip el ve ayaklarını bağladım ve
sevgilimin ayaklarının ucuna sürükledim. Abacaba'nın anne ve
babası onu yemek istediler, ama ben bu tür şölenlerden zevk
almıyordum; onu özgür bıraktım ve arkadaş olduk. Abacaba benim
davranışımdan o kadar duygulandı ki tüm âşıkları arasında en çok
beni arar oldu. Bir ayı onu yemeseydi, şimdi hâlâ beni severdi.
Ayıyı cezalandırdım; uzun süre onun postunu giydim, ama üzüntüm
geçmedi."
Matmazel de Saint-Yves bu anlatılanlardan gizli bir mutluluk
duydu, çünkü Safdil'in yalnızca bir sevgilisi olmuştu ve Abacaba
artık yaşamıyordu; ancak mutluluğunun kaynağını pek çözemedi.
Konuklar gözlerini Safdil'den ayıramıyorlardı; herkes onun bir
Algonquin'i yenmekten kurtarmasını beğenmişti.
Yargıç sorgulama huyundan kolay kurtulamadığı için merakını
yenemeyip Huronyalı gencin hangi dinden, Anglikan, Galikan veya
Protestan mı olduğunu sordu. Safdil "Ben kendi dinimdenim, tıpkı
sizin kendi dininizden olduğunuz gibi," dedi. Matmazel de Kerkabon
haykırdı: "Ah! Görüyorum ki bu talihsiz İngilizler onu vaftiz (7)
etmeyi düşünmemişler." Matmazel de Saint-Yves sordu: "Tanrım,
neden Huronlar Katolik değiller? Cizvit misyonerler onları
dinimize döndürememişler mi?" Safdil ona ülkesinde kimsenin
kimseyi din değiştirmeye zorlamadığını, hatta dillerinde dinsiz
sözcüğü olmadığını söyledi. Bu son sözler Matmazel de Saint-Yves'in
çok hoşuna gitti.
Matmazel de Kerkabon rahibe dönerek "Onu vaftiz edelim, " dedi, "
Kardeşi siz olursunuz, ben de analığı olurum. Rahip Saint-Yves onu
çeşmeye getirir. Bu çok güzel bir tören olur ve tüm Aşağı
Brötanya'da bundan söz edilir." Tüm konuklar ev sahibine katılarak
"Onu vaftiz edelim!" diye tempo tutmaya başladılar: Safdil onlara
İngiltere'de insanları rahat bıraktıklarını söyledi. Bu öneriyi
hiç beğenmediğini, Huron geleneklerinin Aşağı Brötanya
geleneklerinden daha aşağı olmadığını, üstelik yarın gideceğini
anlattı. Sonra onun getirdiği Barbados şişesi boşaltıldı ve herkes
yatmaya gitti.
Safdil odasına götürüldükten sonra Matmazel de Kerkabon ve
arkadaşı de Saint-Yves bir Huron'un nasıl uyuduğunu merak ederek
anahtar deliğinden baktılar. Genç adam yatak örtüsünü yere sermiş,
masum bir biçimde uyuyordu.
SAFDİL ADINDAKİ HURON AKRABALARINA
KAVUŞUYOR
Safdil alıştığı biçimde güneşin doğuşuyla ve ülkesinde gündüz
trompeti denen horozların ötüşüyle uyandı. O, günün yarısını yatak
keyfiyle geçiren ve yine de yaşamın çok kısa olduğundan yakınan
insanlardan değildi.
Erkenden iki üç fersah dolaşıp, bir avuç saçmayla otuz kuş
avladıktan sonra Notre Dame de la Montagne Manastırı'na döndüğünde
rahip ile kız kardeşini bahçede gezinirken buldu. Onlara tüm avını
verdi ve boynuna astığı küçük bir kolyeyi konukseverlik
gösterdikleri için armağan etti: "Bu sahip olduğum en değerli
şeydir; bunu taşıdığım sürece mutlu olacağımı söylemişlerdi; sizin
mutlu olmanız için onu size veriyorum."
Rahip ve matmazel onun saflığından çok duygulandılar. Bu kolyenin
ucuna oldukça kaba çizilmiş iki insan portresi asılmıştı.
Matmazel de Kerkabon ona Huronya'da ressam olup olmadığını sordu.
Safdil "Hayır, bu kolyeyi dadım vermişti; onun kocası da bunu
Kanada'da savaştığı Fransızlardan, ölen birinin üzerinden almış;
tüm bildiğim bu," dedi.
Resimlere daha dikkatli bakan rahibin rengi uçtu, elleri titremeye
başladı: "Aman Tanrı'm! Bunlar yüzbaşı kardeşim ve eşinin
resimleri." Kız kardeşi de resimleri aynı heyecanla inceledikten
sonra aynı sonuca vardı. İkisi de şaşkınlık ve acıyla karışık bir
sevince boğuldular ve ağlamaya başladılar. Bir yandan resimlere
bir yandan da Huron'a bakıyorlar, çığlık atıyorlar, genç adama bu
resimlerin dadısının eline nerede ve ne zaman geçtiğini
soruyorlardı. Kaptanın yola çıkış zamanıyla karşılaştırıyor,
hesaplar yapıyorlardı.
Safdil onlara anne ve babasını tanımadığını söylemişti. Akıllı bir
adam olan rahip Safdil'in biraz sakalının çıktığını fark etti;
Huronların sakalı olmadığını biliyordu. "Çenesi tüylenmiş olduğuna
göre Avrupalı olmalı. Kardeşim ve eşi 1669'daki Huron seferinden
sonra kayboldular; yeğenim o zaman kucakta bir bebek olmalıydı;
Huron dadı onun yaşamını kurtarmış ve ona annelik etmiş olmalı."
Kısacası, yüzlerce sorudan sonra rahip ve kız kardeşi bu Huron'un
kendi yeğenleri olduğu sonucuna vardılar. Gözlerinden yaşlar
akarak onu kucakladılar; genç adam, bir Huron'un Aşağı Brötanyalı
bir rahibin yeğeni olmasını anlayamadan gülümsüyordu.
Komşular haberi duyunca koştular. İyi bir fizyonomist olan Rahip
de Saint-Yves resimleri ve Safdil'i inceledi; onun gözlerinin
annesine ve burnuyla alnının merhum yüzbaşı de Kerkabon'a
benzediğini, yanaklarını da her ikisinden aldığını belirledi.
Matmazel de Saint-Yves, anne ve babasını hiç görmediği Safdil'in
onlara tıpatıp benzediğini söyledi. Herkes Tanrı'nın gücüne ve
dünya olaylarının gidişine şaşırıyordu. Çevresindekilerin bu kadar
emin olduğunu gören Safdil, başka biri kadar sevebileceği rahibin
amcası olduğunu sonunda kabul etti.
Onlar manastıra şükretmeye giderken Safdil, ilgisiz bir tavırla,
evde kalıp içmeyi sürdürdü.
Onu getirmiş olan ve dönmeye hazırlanan İngilizler dönüş zamanının
geldiğini haber verdiler. Safdil onlara "Anlaşılan siz amca ve
halalar bulamadınız; ben burada kalıyorum, siz Plymouth'a dönün.
Eşyalarım sizin olsun, artık bir rahibin yeğeni olduğuma göre,
dünya malına gereksinmem kalmadı," dedi. İngilizler Safdil'in
Aşağı Britanya'da akrabası olmasına ilgi göstermeden yelken
açtılar.
Amca, hala ve diğer komşular manastırda Te Deum duası okuduktan,
yargıç Safdil'i sorularıyla yine sıkıştırdıktan ve şaşkınlıkla
sevincin söyletebileceği tüm sözler söylendikten sonra Safdil'in
en kısa sürede vaftiz edilmesi kararlaştırıldı. Ancak, yirmi iki
yaşındaki bir adam hiçbir şeyden habersiz bir bebek gibi vaftiz
edilemezdi; ona kuralları öğretmek gerekiyordu, çünkü Rahip de
Saint-Yves'e göre Fransa'da doğmamış kişilerde görgü kuralları
gelişemiyordu.
Safdil'e önce hiç kitap okuyup okumadığı soruldu. O da
Rabelais'nin İngilizce çevirilerini ve Shakespeare'den birkaç
parça okuduğunu, bu kitapları da onu Amerika'dan Plymouth'a
getiren kaptandan aldığını söylediği. Yargıç bu kitaplardan ne
anladığını sordu. Safdil "Vallahi, bir şeyler anlar gibi oldum,
ama aklımda kalmadı," dedi.
Bu sözler üzerine Rahip de Saint-Yves bu kitapları kendisinin de
okuduğunu, ancak insanların genelde hiç okumadıklarını söyledi.
Sonra Safdil'e "Herhalde İncil'i okumuşsunuzdur?" dedi. "Hayır,
sayın rahip; kaptanın kitapları arasında bu yoktu; adını hiç
duymadım."
Matmazel de Kerkabon "Ah bu İngilizler," diye söylendi, "bir
Shakespeare kitabına, erik pudingine veya bir rom şişesine kutsal
kitaptan daha fazla önem verirler; zaten bu yüzden Amerika'da
kimseyi hıristiyan yapamadılar. Tanrı onları bir gün ilençleyecek
ve biz Jamaica ve Virginia'yı onlardan geri alacağız."
Sonra Safdil'i baştan ayağa giydirmek için Saint-Malo'nun en iyi
terzisi getirildi. Topluluk dağıldı; yargıç sorularını başka yerde
sormaya gitti. Matmazel de Saint-Yves ayrılırken dönüp Safdil'e
bakmak ve durup durup diz bükmekten kendini alamıyordu.
Bu arada yargıç üniversiteyi yeni bitirmiş olan iri yapılı oğlunu
Matmazel de Saint-Yves'le tanıştırmak istedi; fakat genç kız
Huronyalı gencin kibarlığından o kadar etkilenmişti ki yargıcın
oğlunun yüzüne bile bakmadı.
SAFDİL'İN DİN DERSLERİ
Rahip de Kerkabon artık yaşlanmakta olduğundan, Tanrı'nın
kendisine gönderdiği bu yeğeni vaftiz ettikten sonra onu hizmetine
alıp yerine geçirebilmeyi umuyordu.
Safdil'in belleği güçlüydü. Aşağı Brötanya toprağı Kanada
iklimiyle bütünleşince sağlam bir vücut ve sağlam bir kafa
oluşmuştu. Kafasına vursan acımıyor, ne öğretirsen ezberliyor ve
hiç unutmuyordu. Özellikle çocukluğunda bir sürü safsatayla
doldurulmadığı için, öğretilen şey kafasında daha duru oluyordu.
Rahip ona Yeni Ahit İncilini okutmak istedi. Safdil onu büyük
zevkle bir solukta okudu. Ancak, bu anlatılan olayların nerede ve
hangi zamanda geçtiğini bilmediğinden, bunların Aşağı Brötanya'da
olup bittiğini sandı; Caifus ve Pilatus'u yolda görürse kulak ve
burunlarını keseceğine ant içiyordu.
Bu güzel gelişmeden hoşnut olan amcası onu kısa sürede yetiştirdi.
Safdil'in heyecanını övdü; ancak, bu heyecanın gereksiz olduğunu,
çünkü bu olayların yaklaşık bin altı yüz yıl önce geçtiğini
anlattı. Safdil kısa sürede tüm din kitaplarını okudu. Sorduğu
bazı zor sorularla rahibi terletiyordu. Rahip bu durumda
meslektaşı Saint-Yves rahibini çağırıyordu; ikisi de
yanıtlayamazsa bir cizvit papazını çağırıyorlardı.
Sonunda mucize gerçekleşti; Safdil Hıristiyan olmaya söz verdi.
Ancak önce sünnet olması gerektiğine inanıyordu; rahibe "Çünkü,
bana okuttuğunuz kitaplarda sünnet olmamış kimseye rastlamadım;
benim de sünnet olmam gerektiği açık; bir an önce olsam iyi olur,"
diyordu. Hiç vakit yitirmeden köydeki cerrahı çağırdı ve sünnet
olmak istediğini söyledi; böylece Matmazel de Kerkabon ve
diğerlerini daha mutlu edeceğini sanıyordu. Daha önce hiç böyle
bir ameliyat yapmamış olan cerrah aileye haber verdi; rahip ve
kız kardeşi kıyameti kopardılar. Matmazel de Kerkabon yeğeninin bu
işi kendi başına ve acemice yapmaya kalkışmasından endişelendi;
olabilecek bir kaza kasabadaki bayanları çok üzebilirdi.
Rahip Safdil'in yanlışını düzeltti: Ona, sünnetin artık modasının
geçtiğini, oysa vaftiz olmanın daha basit ve sağlıklı olduğunu,
Tanrı'nın kurallarının biçimci olmadığını anlattı. Dürüst ve doğru
düşünebilen Safdil önce tartıştı ve sonunda, tartışan Avrupalılar
arasında pek rastlanmayan bir davranışla, yanılgısını kabul etti;
ne zaman isterlerse vaftiz olacağını söyledi.
Bunun için önce günah çıkartması gerekiyordu ve burada zorluk
çıktı. Amcasının verdiği kitabı cebinden ayırmayan Safdil bu
kitapta günah çıkartmış bir tek havariye rastlamadığını söyledi.
Rahip ona Aziz Küçük Jacques ile ilgili bölümde, günümüzde bile
dinsizleri çileden çıkaran şu tümceyi gösterdi: " Birbirinize
günahlarınızı söyleyin." Safdil kabul etti; genç bir rahibi
çağırarak ona günah çıkardı. Fakat, bitirdikten sonra genç rahibin
kolundan tuttu, önünde diz çöktürerek ona "Şimdi de sen bana
işlediğin günahları söyle bakalım, yoksa buradan çıkamazsın,"
dedi. Bunu söylerken diziyle onun göğsüne bastırıyordu; rahibin
çığlıkları manastırda yankılanıyordu. Gürültüye koşanlar Safdil'in
genç rahibi Aziz Küçük Jacques adına dövmekte olduğunu gördüler.
Ancak, Aşağı Brötanyalı bir İngiliz'i vaftiz etmek o kadar
önemliydi ki bu tuhaflıkların üzerinde durmadılar. Bazı din
adamları da günah çıkarmanın gerekli olmadığını, vaftizin her şeyi
kapsadığını ileri sürdüler.
Hazırlıklar bitince Saint-Malo piskoposundan gün aldılar; bir
Huron'u vaftiz etmekten gurur duyan piskopos tüm yardımcılarıyla
birlikte, gösterişli bir törenle geldi. Matmazel de Saint-Yves
dualar edip en güzel giysisini giydi ve Saint-Malo'daki berbere
saçlarını yaptırdı. Sorgu yargıcı tüm kasabayı getirdi. Manastır
görkemli bir biçimde süslenmişti. Ancak, vaftiz çeşmesine getirmek
için Safdil'i almaya gittiklerinde onu bulamadılar.
Amcasıyla halası onu her yerde aradılar. Alışkanlık edindiği gibi
yine ava gittiğini düşündüler; tüm konuklar ormanı ve komşu
köyleri karış karış aradılar; fakat Huronyalı genç yoktu.
Artık onun İngiltere'ye dönmüş olmasından korkuluyordu; çünkü
birkaç kez orayı çok sevdiğini söylemişti. Rahip ve kız kardeşi
İngiltere'de kimsenin vaftiz edilmediğinden emin olduklarından
yeğenlerinin ruhu için endişe ediyorlardı. Piskopos şaşırmış ve
geri dönmeye hazırlanıyordu, yargıç gelen geçen herkesi ciddi bir
yüzle sorguluyordu. Matmazel de Kerkabon ağlıyordu. Matmazel de
Saint-Yves ağlamıyor, ancak bu dinsel törenden duygulandığı
izlenimi verecek biçimde içini çekiyordu. İki kadın üzüntü içinde
Rance ırmağı kıyısındaki söğüt ve sazların arasında gezinirlerken
ırmağın ortasında bir adam gördüler: Çırılçıplak ve kollarını
göğsüne kavuşturmuş olan bu adamı tanıyarak çığlık atıp kaçtılar.
Ancak sonra, merak diğer duygulardan daha güçlü çıkınca, sazların
arasına saklanıp onu seyrettiler. |
|
......... |
|
......... |
|
 |
|
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf
dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf
dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf
dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
|
|
|
|
|
|
www.circassiancanada.com
|
|
.. |