| |
| |
|
|
| |
| |
| |
|
 |
| |
| |
| |
| |
|
MENÜ |
|
|
| |
| |
| |
| |
|
|
www.circassiancanada.com
|
|
|
|
......... |
|
DİYALEKTİK
MATERYALİZM ÜZERİNE -2
Elif Çağlı |
 |
|
......... |
|

|
|
|
Yadsımanın yadsınması yasası
Diyalektiğin diğer bir yasası ise yadsımanın yadsınması yasası
olarak adlandırılır. Ancak en başta belirtelim ki, bir şeyi
diyalektik manada yadsımak o şeyi ondan birtakım miraslar
almaksızın tamamen yok etmek anlamına gelmez. |
|
|
|
|
..... |
Yadsıma kavramı diyalektikte, bir
varlık ya da toplumsal olgunun eski koşullara göre oluşmuş
durumunu, değişen koşullar çerçevesinde olumsuzlayarak aşmak
demektir. Zira doğada ve toplumda hareket ve gelişmenin yasası
böyledir. Daha önce var olan öncüller olmadan, hiçbir şey
birdenbire ortaya çıkmaz. Diğer yandan, gelişmenin seyri içinde
doğada herhangi bir varlığın herhangi bir hali veya herhangi bir
toplumsal ilişki düzeyi yadsınır, aşılır. Ancak daha sonra, eskiyi
yadsımış olan bu hal veya düzey de aşılacak ve böylece yadsıyan da
yadsınacaktır.
Örneğin toprağa düşen bir buğday tohumu elverişli koşullara sahip
olduğunda filizlenerek yeni bir buğday başağına dönüşür. Tohum,
olgunlaşarak yaşlanan bitkinin yadsınmasıdır. Fakat genç bitkinin
yeşermesiyle bu tohum da yadsınmış olur. Ne var ki yaşamın
dönüşümü bu noktada da durmayacaktır. Bir gün bu genç bitki de
yaşlanacak ve vereceği tohumların filizlenmesiyle o da aşılıp
geçilecektir. Bu yasayı kavramayan ya da kabul etmeye yanaşmayan
biri, bu buğday tohumunu ayağının altında ezerek onu mutlak
anlamda ortadan kaldıracağını iddia edebilir. Ama doğada ve
toplumda işler bu kadar basit yürümez ve diyalektiğin söz konusu
yasasıyla anlatılmak istenen de zaten bu değildir. Yadsımanın
yadsınması yasası, böyle ayak altında ezilip giden tohum
taneleriyle ilgilenmez. Yeşermeye devam eden milyarlarca tohum
tanesinin ve bunlarla devam edecek yaşamın gelişme sürecinin
özelliğini anlatmaya çalışır.
Metafizikçiler diyalektiğe saldırmak için yadsımanın anlamını,
yadsınan şeyi öldürmek, onu yok etmek şeklinde saptırmak isterler.
Zira çelişkiyi kabul etmeyen metafizikçi için yadsımak demek,
yadsınan şeyin son bulması demektir. Oysa doğa ve yaşam bu tür bir
mutlaklık temelinde ilerlememektedir. Canlı yaşamın sürekliliğinde
herhangi bir yadsıma ile süreç son bulmamakta, yadsıyan da günün
birinde yadsınmakta ve böylece hareket, dönüşüm ve gelişim devam
etmektedir. Ayrıca, doğada ve toplumsal yaşamda süreçler kısır bir
döngü içindeymiş gibi kendilerini aynen tekrarlamazlar. Gelişim
süreçleri, birbiri ardı sıra gelen çelişkilerle yol alan açık uçlu
spirallere benzerler. Diyalektiğin üçüncü yasası, işte gelişim
süreçlerinin bu özelliğini ifade eder. Diyalektik harekette,
basitten karmaşığa ve hareketin alt biçimlerinden daha üst
biçimlerine yükseliş söz konusudur.
Yukarda verdiğimiz buğday tohumu örneğinde olduğu gibi, toplumsal
yaşamın ve düşüncenin gelişim süreci de yadsımanın yadsınması
kuralı temelinde yol alır. Hatırlanacak olursa, geçmişin sınıfsız
toplumu, onun içinden çıkan sınıflı toplumlar tarafından
yadsınmıştır. Ama kapitalizme son verecek olan işçi devrimi
sayesinde toplum komünizme ilerlediğinde, bu kez de sınıflı
toplumlar gerçeği yadsınmış olacaktır. Böylece yadsımanın
yadsınması ile, ilkel sınıfsız toplumdan gelişkin sınıfsız topluma
ilerleyiş söz konusudur.
Mülkiyetin tarih içindeki değişimi diyalektiğin bu yasasının
işleyişini somutlar. Örneğin ilkel komünal toplumun çözülüşü,
çeşitli Avrupa ülkelerinde kendi üretim araçlarının sahibi olan
küçük üreticileri de yaratmıştı. Bu bireysel özel mülkiyet, ilkel
komünal toplumdaki ortak mülkiyetin yadsınmasıydı. Fakat tarihin
ilerleyişi içinde ortaya çıkan kapitalist mülk edinme biçimiyle,
bu kez de, kişisel emeğe dayanan bu bireysel özel mülkiyet biçimi
yadsınacaktı. Kapitalist gelişme küçük üreticileri yıkıma sürükler
ve onların küçük özel mülkleri büyük kapitalist özel mülkiyet
tarafından yutulur. Büyük ölçekli üretime dayanan ve sermayenin
merkezileşmesinin ifadesi olan kapitalist özel mülkiyet, küçük
mülk sahibinin emeğine dayanan kişisel özel mülkiyeti ortadan
kaldırır. Ama tarihsel devinim bu noktada da durmaz, çünkü bu kez
de kapitalist özel mülkiyet kendini yadsıyacak maddi koşulları
geliştirmeye koyulur.
Kapitalist üretim biçimi üretim araçlarını merkezileştirir, emeği
toplumsallaştırır. Bunun neticesinde, üretici güçlerin gelişme
düzeyi üretim araçlarının özel mülk edinilmesiyle çelişir.
Kapitalist özel mülkiyet üretici güçlerin gelişimini engelleyen
bir ayak bağına dönüşür. Marx’ın deyişiyle, şimdi
mülksüzleştirilecek olan artık kendi hesabına çalışan küçük
üretici değil, birçok işçiyi sömüren kapitalisttir. Vaktiyle küçük
üreticileri mülksüzleştirerek büyük kapitalist olanların
mülksüzleştirilmesinin zamanı gelmiştir. Kapitalist özel
mülkiyetin ölüm çanları çalmaya başlar ve mülksüzleştirenler
mülksüzleştirilirler. İşçi sınıfının tarihsel eylemi sayesinde
üretim araçları toplum tarafından ortaklaşa mülk edinilir.
Yadsımanın yadsınması ile ilerleyen bu süreç sonucunda insan
toplumu yeniden ortaklaşa mülkiyet koşullarına kavuşmuş olur. Ama
bu ortaklaşmacılık, ilkel komünal toplumdaki düzeyi fersah fersah
aşan üstün bir tarihsel basamaktır. Kısacası incelenen örnek her
ne olursa olsun, daha öncekini yadsımış olanın yadsınması
başlangıç noktasına geri dönüş anlamına gelmemektedir. Gelişme
süreçlerini spiral bir merdivene benzetecek olursak, bu sayede bir
üst basamağa erişilmektedir.
Yadsımanın yadsınması konusunda bir başka örnek, bizzat düşüncenin
gelişimi alanından verilebilir. Engels’in Anti-Dühring’de
belirttiği üzere, antik Yunan felsefesi ilkel bir materyalizme
dayanmış ve düşünce ile madde arasındaki ilişkiyi açığa
çıkartmakta yetersiz kalmıştır. İlerleyen zaman içinde varlıkları
ve olguları daha derinden kavrama çabası, bu kez maddeden ayrı bir
ruhun olduğu yolundaki idealist öğretiye can vermiştir. İdealist
düşünce tarzı, ruhun ölümsüzlüğünün savunusuna ve nihayetinde de
tektanrılı din anlayışının ortaya çıkmasına götürmüştür. Böylece
ilkçağ materyalizmi, idealist felsefe tarafından yadsınmış,
aşılmış olmaktadır. Fakat daha sonraki bilimsel buluşların sonucu
olarak, bu kez de idealizm artık savunulamaz bir duruma gelmiş ve
o da modern materyalizm tarafından yadsınmıştır. Örneğimizde
somutlanan yadsımanın yadsınması ile biçimlenen modern
materyalizm, basitçe eski materyalizme dönüş değildir. Felsefe ve
doğa bilimlerinin iki bin yıllık evriminin ürünü olan birikimin
kavranması ve içselleştirilmesidir. Engels’in deyişiyle, zaten bu
artık bir felsefe değil ama gerçek bilimler içinde yararlılığını
gösterecek ve kullanılacak yalın bir dünya görüşüdür.
Tarihin diyalektik materyalist kavranışı
İdealist tarih anlayışı, sınıflara bölünmüş toplumlarda tarihi
biçimlendiren temel faktörün sınıf mücadeleleri olduğunu görmezden
geliyordu. Bu “tarih” yazımında, savaşların nedenleri olarak
farklı sınıf çıkarları arasındaki çatışmaların incelenmesini
bulmak mümkün değildi. İnsan topluluklarının maddi yaşamlarını
üretme tarzı ve buradan kaynaklanan ekonomik ilişkiler, idealist
tarihçi ve ideologlara hep “uygarlık tarihi”nin ikincil unsurları,
ihmal edilebilir faktörler olarak görünüyordu ya da onlar böyle
göstermeye çalıştılar.
Örneğin eskiden Hintliler ve Mısırlılarda üretici güçler düzeyinin
belirlediği işbölümünün ilkel biçimi, devlet ve din düzeyinde bir
kastlar rejiminin doğmasına neden olmuştu. Ne var ki idealist
tarih anlayışı, kastlar rejiminin bu ilkel toplumsal biçimi
doğuran güç olduğunu iddia etti. Gerçeklik işte böyle ters yüz
edilmişti. Fakat bilimsel düşüncenin ilerleyişine paralel olarak,
Marksizm tarafından geliştirilen materyalist tarih anlayışı
sayesinde gerçeklik ayakları üzerine dikildi. Ve böylece idealizm
son sığınağından da, tarih anlayışından da kovulmuş oldu.
Tarihsel materyalizm, toplumsal bilinci belirleyenin toplumsal
varlık koşulları olduğunu gözler önüne serer. Doğa bilimleri
doğanın tarihi ile ilgilenirken, tarihsel materyalizmin konusunu
insanların tarihi oluşturur. Marx’ın geliştirdiği materyalist
tarih anlayışı tarihe dayatılan bir model değildir. Bu bilimsel
dünya görüşü, toplumun ve toplumsal gelişmenin yasalarının
dikkatli ve derinlemesine incelenmesinin eşsiz bir meyvesidir.
Tarihsel materyalizm, idealist tarih anlayışında olduğu gibi
birtakım keyfi önermeler ve dogmalardan hareket etmez. Onun
hareket noktası gerçek bireyler ve onların maddi yaşam
koşullarıdır. Tüm insan tarihinin ilk ve nesnel öncülü, canlı
insan bireylerinin varlığıdır. Bu bireylerin kendi geçim
araçlarını üretmeye başlamaları onların ilk tarihsel eylemidir. Bu
tarihsel eylem, ilkel insan topluluklarının kendilerini
hayvanlardan ayırt etmesini mümkün kılmıştır. İnsanlar kendi geçim
araçlarını üretirlerken, bunun uzantısı olarak kendi maddi yaşam
tarzlarını da üretmeye başlamışlardır.
Bununla kastedilen, bireylerin kendi fiziki varlıklarını yeniden
üretmeleri değildir; bireylerin birbirleriyle karşılıklı ilişki
içinde toplumsal bir yaşam tarzı üretmeleridir. Tarihte insan
toplulukları yaşamlarını sürdürmek için, değişen ihtiyaç ve
koşullara bağlı olarak değişik yaşam tarzları üretmişlerdir. İlkel
komünal, asyatik, köleci, feodal ve kapitalist üretim tarzları
şeklinde çeşitlenen bu farklı yaşam tarzları, insanların neler
ürettiklerine bağlı olduğu kadar bunları nasıl ürettiklerine de
bağlıdır. O halde tarih içinde insan topluluklarının varlık
koşulları, üretimin maddi koşullarına bağlıdır. İnsanlık tarihi,
insan nüfusunun çoğalmasına da koşut olarak bireylerin arasında
gelişen ilişki ve işbölümünün tarihidir. Bu tarih veya toplumsal
ilişkilerin biçimi, esasen üretim sürecinin niteliği tarafından
belirlenir.
Bir ulusun üretiminin gelişim düzeyi, diğer bazı iç ve dış
faktörlerin yanı sıra, o ulusun diğer uluslarla ilişkilerini ve
bizzat o ulusun kendi iç yapısını belirleyen esas etkendir.
Üretimin gelişme düzeyi ise, üretici güçlerin ulaştığı gelişme
düzeyinden, en açık şekilde de işbölümünün ulaştığı gelişme
düzeyinden anlaşılır. Örneğin kır ile kentin ayrışma derecesi, o
toplumun bir tarım toplumu mu yoksa bir kent toplumu mu ya da bir
sanayi toplumu mu olduğunu gözler önüne serer. İşbölümünün
gelişmesinin farklı aşamaları, farklı mülkiyet biçimlerine denk
düşer. Örneğin asyatik tarım komünlerinin tarımsal üretimine
dayanan despotik Doğu toplumlarında toprakta özel mülkiyet yokken,
kent medeniyetine ve zengin ticari ilişkilere dayanan köleci Roma
İmparatorluğu’nda özel mülkiyet gelişmiştir. Ayrıca işbölümünün
her yeni evresi, üretici faaliyetin konusu, üretim araçları ve
üretilen ürünlerin niteliği ile birlikte bireylerin kendi
aralarındaki toplumsal ilişkileri de koşullandırır.
Marx Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya yazdığı Önsöz’de,
tarihin materyalist anlayışına dair vardığı sonucu özetler. Buna
göre, insanlar varlıklarının toplumsal üretiminde kendi aralarında
kendi iradelerine bağlı olmayan bazı zorunlu ilişkiler
kurmaktadırlar. Üretim ilişkileri olarak adlandırılan bu
ilişkiler, o insan topluluğunun maddi üretici güçlerinin belirli
bir gelişme derecesine tekabül etmektedir. Söz konusu üretim
ilişkileri, toplumun iktisadi yapısının niteliğini de belirler.
Üretici güçler ve üretim ilişkilerinin bütünlüğünden oluşan üretim
tarzı yani iktisadi altyapı, belirli toplumsal bilinç şekillerine
tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapıyı biçimlendirir. Başka
bir ifadeyle, bireyler arasında varolan üretim ilişkileri
kendilerini zorunlu olarak siyasal ve hukuki ilişkiler olarak da
ifade etmek durumundadırlar.
Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve
entelektüel hayat sürecini de koşullandırır. İnsanların toplumsal
varlık koşullarını belirleyen faktör bilinçleri değildir; tam
tersine, onların bilincini belirleyen toplumsal varlık
koşullarıdır. Basite indirgeyerek ifade edecek olursak, hangi
toplumsal koşullar içinde yaşar ve kendini öyle var edersen öyle
de düşünürsün. Ancak asla unutmamak gerekir ki, Marksizm mekanik
bir ekonomik determinizme indirgenemez. Altyapı ve üstyapı veya
toplumsal varlık koşulları ve toplumsal bilinç unsurları arasında
karşılıklı diyalektik bir ilişki vardır. Yine de son tahlilde esas
belirleyici olan ekonomik temel ve nesnel toplumsal koşullardır.
Nasıl ki doğa sürekli bir hareket halindeyse, toplumsal yaşam
koşulları da durağan değildir, zamanla değişmektedir.
Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici
güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim
ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey
olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Vaktiyle üretici
güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, şimdi onların
engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı
başlar. İktisadi temelde yeni bir üretim tarzına geçişi zorlayan
mayalanma ve gelişim, siyasi ve hukuki üstyapıyı da az ya da çok
hızla sarsmaya ve altüst etmeye koyulur.
Marksist tarih anlayışının açıkladığı üzere, fikirlerin, siyasi
anlayışların ve bilincin üretimi, esasen insanların maddi
faaliyetine ve karşılıklı maddi ilişkilerine, yani gerçek yaşamın
diline bağlıdır. Bilinç hiçbir zaman bilinçli varlıktan başka bir
şey olamaz. Ve insanların varlığı, onların gerçek yaşam
süreçleridir. Buna rağmen insan düşüncesiyle insanın varoluş
koşulları arasındaki ilişki, fotoğrafçılıktaki karanlık kutudaki
gibi baş aşağı görünebilir. Aslında bu durumun da yine maddi bir
nedeni vardır. Örneğin göz merceğinin yapısı ve ışığın kırılması
nedeniyle nesneler gözün ağ tabakasında ters görüntü oluştururlar.
Bu durum nasıl ki fiziksel yaşam sürecinden kaynaklanıyorsa,
insanların kendi tarihsel yaşam süreçlerini algılamalarında da
böylesi kırılmalar gerçekleşmektedir. Buna bağlı olarak, toplumsal
yaşamda gerçekliğin ters yüz edilmiş ideolojileri biçimlenir.
İnsan beyninin yarattığı ahlâk, din ve metafizik gibi olağanüstü
düşünceler, nihayetinde insanların yaşam süreçlerinin ürünü olan
birtakım yüceltmelerdir. Ve bunlar neticede, şu ya da bu tarihsel
dönemde yaşamış olan insanların verili maddi ve toplumsal
koşullarına bağımlı olmuştur. Bu nedenle bilinç de, gerçek
tarihsel gelişme çerçevesi içinde yol alır.
İşte değinmeye çalıştığımız tüm bu hususlar tarihsel materyalizmin
temel yapıtaşlarıdır. Bu tarih anlayışı, idealist tarih
anlayışında olduğu gibi her bir tarihsel dönemi açıklamak için
kurgusal bir kategori yaratmak zorunda değildir. Tarihin
materyalist kavranışı, daima, insan topluluklarının eseri olan
gerçek tarihin zeminine basar. Tarihsel materyalizm insan
topluluklarının pratiğini, nereden geldiği bilinmeyen birtakım
soyut fikirlere göre açıklamaz. Tersine, mevcut fikirlerin
oluşumunu, insanların maddi pratiğinin düzeyine ve sınıfsal
çıkarların farklılığına göre açıklar. Yine aynı şekilde tarihsel
materyalizm, tarihin, dinin, felsefenin ve bütün öteki teorilerin
devindirici gücünün, saf düşünceden kaynaklanan bir eleştiri
olmadığını kanıtlar. Yaşam koşullarını değiştirecek ve
dönüştürecek olan, örgütlü insanların mevcut düzene yönelik pratik
eleştirisi yani devrimdir.
Tarihte kişinin rolü önem taşıyor olsa da son tahlilde tarihi
yapanlar “büyük adamlar” değildir, kitlelerdir. Asırlardır
insanlar kendi tarihlerini kendileri yapmaktadırlar. Ortam ve
koşullar insanları biçimlendirdiği kadar, insanlar da içinde
yaşadıkları ortam ve koşulları biçimlendirmektedirler. Ne var ki
her dönemin verili koşulları, insan topluluklarının kendi
tarihlerini yapış tarzını da belirler. Her kuşağın içine doğduğu
üretici güçler ve üretim ilişkileri düzeyi, kısacası üretim tarzı
tarihin somut temelini oluşturur. İnsanlık tarihinde tüm büyük
çatışmaların temelinde üretici güçler ile üretim ilişkileri
arasındaki çelişki yatar.
Dünya üzerindeki insan topluluklarının kaderini birbirine bağlayan
kapitalist üretim tarzı bu çelişkinin niteliğini de
küreselleştirmiştir. Artık söz konusu çelişkinin bir ülkede sınıf
çatışmalarına neden olması için, o ülkede aşırı ölçüde yoğunlaşmış
olması gerekli değildir. Sanayileri daha çok gelişmiş ülkelerle
rekabet, sanayileri daha az gelişmiş ülkelerde de bu çelişkiyi
alabildiğine yoğunlaştırıp keskinleştirmektedir. Eşitsiz ve
bileşik gelişme yasasının uzantısı olarak, devrimci durumlara yol
açan krizler az ve orta düzeyde gelişmiş kapitalist ülkelerde çok
daha sık ve derin biçimlerde patlak vermektedir. Kapitalizmin
tarihi bu durumu kanıtlayan pek çok örnekle doludur.
Sınıflı toplumların tarihi incelendiğinde, toplumsal yaşamın
çelişkilerle dolu olduğu görülecektir. Çeşitli uluslar arasında
çatışma ve savaşlar olduğu gibi, aynı ulus içinde de çıkar
çatışmaları ve sınıfsal karşıtlıklar temelinde bazen sinsi bazen
açık bir iç savaş yürümektedir. Yüzeysel algılamada tam bir kaos
gibi yansıyan bu karmaşık tablonun netliğe kavuşturulabilmesi için
bilimsel analiz yöntemine ihtiyaç vardır. İşte diyalektik ve
tarihsel materyalizm üzerinde yükselen Marksizm, bu ihtiyacı
giderebilen yegâne dünya görüşünü bize sunmaktadır.
Marx ve Engels Komünist Manifesto’da sınıflı toplumların tarihinin
anlaşılmasını sağlayacak anahtarı dünya işçilerine verdiler.
Sınıflı toplumların tarihi, özünde sınıf savaşımlarının tarihidir.
Manifesto’da belirtildiği gibi, özgür insan ve köle, patrisyen ve
pleb, efendi ve serf, lonca ustası ve kalfa, kısacası ezen ve
ezilen arasında uzlaşmaz karşıtlıklar olagelmiştir. Bu nedenle
bunlar arasında kimi zaman gizli, kimi zaman açık bir kavga
yürümüştür. Ve bu kavga her defasında, ya bir devrim sayesinde
toplumun geniş ölçüde yeniden kurulmasıyla ya da katılan
sınıfların ortak yok oluşuyla sonuçlanmıştır. Feodal toplumun
yıkıntılarından yeşeren modern burjuva toplum da sınıf
düşmanlıklarını giderememiştir. Yalnızca eskilerin yerine yeni
sınıflar, yeni baskı koşulları, yeni savaşım biçimleri
koyabilmiştir. Burjuvazinin çağı sınıf düşmanlıklarını
yalınlaştırmıştır. Toplum bir bütün olarak giderek daha fazla
karşı karşıya gelen iki büyük düşman kampa, burjuvazi ve
proletarya olarak iki büyük sınıfa bölünmüştür.
Görüldüğü üzere, karşıtlık ve karşıtların mücadelesi yalnızca
doğada yer alan süreçlerle sınırlı bulunmuyor. Diyalektiğin bu
yasası, insanlığın toplumsal yaşam sürecini de biçimlendiriyor. Bu
durum, içinde yer aldığımız kapitalist çağ için haydi haydi
geçerlidir. Kapitalist toplum var olduğundan bu yana, burjuvazi
ile işçi sınıfı arasındaki karşıtlık ve bu karşıtların mücadelesi
temelinde yol aldı. Onun sonunu getirecek olan da, diyalektiğin
yasaları gereği yine bu mücadele olacaktır.
Toplumsal yaşamın tarihsel materyalist açıklaması, idealist
düşünürlerin tepetaklak ettiği neden-sonuç ilişkilerinin yerli
yerine oturtulmasını ve kavranabilmesini imkân dahiline soktu.
İdealist yaklaşım ya da Marksist yöntemden uzak duran
küçük-burjuva ahlâkçılığı ise, toplumsal formasyonları
biçimlendiren ve sırası geldiğinde değişikliğe uğratan
çelişkilerin nesnelliğini yadsıyor. Onlar doğada olduğu gibi
tarihte de zorunluluklar yasasının işleyişini bilince çıkarmaktan
uzaklar. Küçük-burjuva ahlâkçılığın dar prizmasından dünyaya
bakanlar, tarihsel olguları “iyi” ya da “kötü” gibi idealist
kategorilere ayırt ederek kavramaya (yani kavramamaya) yeminliler.
Oysa bu gibi yaklaşımlarla toplumsal tarihin bilimsel yorumuna
ulaşabilmek asla mümkün olmadı ve de olmayacak.
Tarihin ilerletici gücü
Tarihsel materyalizm, insan topluluklarının yaşam koşullarının
ilerleyiş ve değişiminde insan iradesinden bağımsız olarak hükmünü
icra eden yasayı keşfetti. İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için
karşısına bir zorunluluk olarak dikilen ihtiyaçların karşılanması
ve karşılanan ihtiyaçlarla birlikte yeni ihtiyaçların doğması
tarihte ilerletici bir rol oynar. Zorunlulukların baskısı, eski
dönemlerin sınıfsız toplumunu çözmüş ve sınıflı toplumları ortaya
çıkartmıştır. Yani toplumun sınıflara bölünmesi birtakım hain
insanların şeytanca fikirlerinin sonucu olmamıştır. Sınıflı
toplumlar, insanlığın ilkel dönemindeki ortaklaşmacı yaşam
koşullarına oranla, insanlar arasında eşitsiz ilişkileri, sayısız
haksızlığı, baskıyı ve kötülükleri yaratmıştır. Ama beğensek de
beğenmesek de tarihin tekerleği bu yolda ilerlemiştir.
Tarihte zorunlulukların yarattığı değişimde yalnızca birtakım
kötülükleri gören biri, olguları bilimsel tarzda kavrama
çabasından tamamen uzak demektir. Zira insanlığın üretici
güçlerinin gelişmesi yaşanan bu tarihin bir ürünüdür. Diyelim
sınıflı toplumlar gerçeği olmasaydı, bugün ilkel komünal toplum
koşulları içinde yaşıyor olurduk. Oysa tüm kötücül sonuçlarıyla
birlikte o sınıflı toplumlar tarihidir ki, bugün işçi sınıfını
geleceğin üstün sınıfsız toplumunu kurabilecek potansiyellere
sahip bir toplumsal güç katına yükseltebilmiştir.
Engels bu konuyu açıklığa kavuşturmak için eski dönemlerden bir
örnek verir. Antik Yunan’da toplumun ileriye gidişi, o günün maddi
koşulları nedeniyle ancak kölelik biçimi sayesinde
gerçekleşmiştir. Hatta geçmiş koşullarla kıyaslandığında, bu durum
köleler açısından bile bir ilerleme olmuştur. Zira köle, köle
sahibi açısından korunması gereken kıymetli bir maldır ve üretici
güçlerin gelişmesi kölelerin efendileri tarafından doyurulmasını,
giydirilip bakılmasını sağlamıştır. Oysa daha eski dönemlerin
kıtlık koşullarında, çeşitli ilkel insan toplulukları ele
geçirdikleri savaş tutsaklarını masrafa neden olmasın diye
rahatlıkla öldürebilmekteydiler. Avrupa’nın ekonomik, siyasal ve
entelektüel evriminin kökeninde yatan da eski Yunan ve köleci Roma
İmparatorluğu sayesinde bu alanlarda sağlanan ilerlemedir.
Kısacası, tarihsel gerçekleri kavrayabilmek için duygusal değil
bilimsel yaklaşıma ihtiyaç olduğu açıktır.
Eskiyi yadsıyacak olan yeni ve daha yüksek düzeydeki üretim
ilişkileri, bu ilişkileri var edecek maddi koşullar eski toplumun
bağrında çiçek açmadan tepeden iradi kararlarla indirilemezler.
İçerdiği üretici güçleri geliştirme potansiyelini tüketmeden, bir
toplumsal oluşum tarih sahnesinden çekip gitmez. Fakat insanlık
tarihi durduğu yerde durmaz ve er geç diyalektik dönüşüm
noktalarına doğru ilerlenir. Sınıf karşıtlıkları üzerine kurulu
her toplumsal formasyon, üretici güçler ve üretim ilişkileri
arasında var olan ve zamanla daha da olgunlaşan çelişkiler
nedeniyle ölmeye yazgılıdır. Kapitalist üretim tarzı da bu yasanın
işleyişinden muaf değildir. Kapitalizm altında üretici güçler ile
üretim ilişkileri arasındaki çelişki, biz onun farkında olsak da
olmasak da var olan ve varlığını sürdüren nesnel bir çelişkidir.
Bilimsel komünizm işte bu gerçek çelişkinin kavranması ve devrimci
çözümü üzerinde odaklaşır.
Marksizm'in anahtarı tarihte bundan önce neler olduğunu anlamamızı
sağladığı gibi, tarihin güncel gelişme eğilimlerini
kavrayabilmemizin kapısını da açıyor. Marksizm'in kurucularının
geliştirdikleri diyalektik ve materyalist tarih anlayışı, genel
olarak toplumsal devrimlerin ve özelde proleter devrimin
yasalarını ortaya koyuyor. Bunlara burada çok kısaca değinmek
yararlı olacak.
Tarihin incelenmesi, verili bir üretim tarzı çerçevesinde üretici
güçlerin gelişmesinin mevcut üretim ilişkileriyle artık
bağdaşmadığı bir aşamaya gelip dayandığını göstermektedir. Bu
aşamada üretici güçler mevcut üretim ilişkileri çerçevesinde artık
zararlı ve yıkıcı güçlere dönüşürler. Kapitalizmde bu durum, işçi
sınıfı içinde düzene karşı devrimci bir isyan duygusunun
gelişmesiyle de yansımasını bulur. Proletarya içinde komünist bir
bilinç gelişir. Bilinçlenip örgütlenen işçiler, devrimci savaşımın
egemen sınıfa ve onun devletine yönelmek zorunda olduğunu
kavramaya başlarlar.
Tarihte kapitalizme öngelen tüm sınıflı toplumlarda cereyan eden
devrimlerde toplumsal eşitsizlik ve sınıflara bölünme koşulları
devam etmiş, yalnızca bu eşitsizliğin ve sınıfların varoluşunun
koşulları değişikliğe uğramıştır. Oysa işçi sınıfının tarihsel
eylemi, toplumsal eşitsizlik ve sınıf ayrımı üreten koşulları
temelden ortadan kaldıracaktır. Diğer yandan, sınıfsız, devletsiz
ve sömürüsüz toplum özlemini yaşama geçirip koruyabilmek, ancak
bilinçli kitlelerin aktif eyleminin eseri olabilir. Kitleleri bu
komünist bilinç doğrultusunda dönüşüme uğratmak ise, pratik
tarihsel hareket yani devrim sayesinde mümkün olacaktır. Bu
nedenle Marksizm proleter devrimin sürekliliğini, yalnızca mevcut
egemen sınıfı devirmenin tek yolu bu olduğu için değil, onu
deviren sınıfa eski sistemin bulaştırdığı pislikler ancak bu
sayede süpürülebileceği için de savunur.
Toplumsal üretim ile kapitalist sahiplenme arasındaki çelişki,
modern çağın sınıflar mücadelesini ateşleyen temel çelişkidir. Bu
çelişki kendini somutta proletarya-burjuvazi karşıtlığı olarak
ortaya koyuyor. Kapitalizm her düzeyde çelişkiler ve çatışkılar
yaratmadan yol alamaz. Marx ve Engels’in eşsiz açıklamalarından
hareketle buna çeşitli örnekler vermek mümkündür. Kapitalizm
altında gerçekleşen makineli üretimin insan toplumunu üretici
güçlerin gelişimi bakımından ileriye taşıdığı doğrudur. Ama
makineler pek çok işçinin işini elinden çekip alır. Böylece
kapitalizmde çalışma araçlarının gelişmesi, işçilerin elinden
onların yaşama araçlarının çekilip alınması pahasına gerçekleşir.
İşçinin öz ürünü olan makine, işçiyi köleleştiren bir alete
dönüşür.
Makineli üretimin yoğunlaşmasıyla çalışma araçlarında sağlanan
tasarrufa, işgücünün en hoyrat biçimde çalıştırılması ve
sömürülmesi eşlik etmektedir. İşçilerin bir bölümünün yoğun
tempolarla, fazla mesailerle çalıştırılması, diğer bir bölüm
işçilerin işsiz ve aç kalması anlamına gelir. Daha fazla kâr
peşinde koşarken aşırı üretim bunalımlarıyla yüz yüze gelen
kapitalizm çelişkilerini aşamaz. Kapitalist üretim biçiminin
kalıbına sığamayan toplumsallaşmış üretici güçler, özel mülkiyete
dayanan üretim ilişkilerine her büyük bunalımda başkaldırırlar.
Metaların sürümünü, satışını, kısacası tüketimi artırmak için
global ölçekte delicesine yeni dış pazarlar peşinde koşan
kapitalist ülkeler, öte yandan yarattıkları işsiz ve aç yığınlar
nedeniyle kendi iç pazarlarını felâkete sürüklerler. Sermaye
birikimi kaçınılmaz olarak sefalet birikimiyle atbaşı gider.
Fourier’in ünlü deyişiyle, bolluk kıtlık ve sefaletin kaynağı
durumuna gelir.
Ama kapitalizmle ilgili olarak bir de madalyonun diğer yüzüne
kazılı gerçekler var. Kapitalizm üretim araçlarını bireysel küçük
mülkiyetin konusu olmaktan çıkardığı gibi, üretim sürecini de bir
dizi bireysel eylem durumundan bir dizi toplumsal eylem durumuna
dönüştürmüştür. Böylece ortaya çıkan ürünler artık geçmiş
dönemlerde olduğu gibi bireysel ürünler durumunda değildir, bunlar
toplumsal ürünler niteliği kazanmıştır. Bir ceket ya da bir
buzdolabı, en başlangıcından nihai ürüne dek bu metaların
üretilebilmesi için üretim sürecinde yer alan pek çok işçinin
ortaklaşa ürünüdür.
Geçmiş dönemlerin bağımsız çalışan küçük üreticisini,
zanaatkârını, lonca örgütlerini yok ederek ilerleyen kapitalizm,
niceliğin niteliğe dönüşümü yasası gereğince ürüne toplumsal bir
karakter kazandırmıştır. Eski çağlarda bireysel küçük üreticiler
şu ya da bu ürünü ben ürettim diyebiliyorlardı. Oysa modern
işçiler arasından birilerinin çıkıp da işte bunu başlı başına ben
ürettim diyebilmesi olanaklı değildir. Kapitalizm bir yandan
açlık, yoksulluk, işsizlik getirirken, öte yandan geçmiş
dönemlerin küçük mülk sahiplerinin “ben”cilliğinin zeminini yok
etmiştir. “Biz” diyerek kendisine karşı harekete geçebilecek mezar
kazıcısını yaratmıştır kapitalizm. Burjuva toplumun gelişimi,
toplumsallaşan üretici güçlerle özel mülkiyet ilişkileri arasında
giderek keskinleşen çelişkiyi çözecek maddi koşulları da
hazırlamıştır.
Marksizm, işçi sınıfının devrimci eyleminin toplumu nasıl muazzam
bir dönüşüme uğratabileceğine işaret ediyor. İşçi devriminin
açtığı yoldan ilerlenmesi sayesinde üretim araçlarına toplum
tarafından el konabilecek. Meta üretimi tamamen ortadan kalkacak
ve ürünün üretici üzerindeki egemenliği son bulacak. İşçinin
özemeğinin ürünü artık onun hizmetine girecek. Yeryüzünden meta
ekonomisi düzeninin temizlenmesiyle birlikte, paraya ve mallara
tapınma dönemi, kapitalizmin yarattığı tüketim çılgınlığı, insanın
kendine ve doğaya yabancılaşması son bulacak. İşçi sınıfının
tarihsel süpürgesi sınıflı ve sömürülü toplumlar olgusunu
dünyamızdan ebediyen süpürüp atacak. Savaşlar son bulacak, insan
insanın dostu olacak. Toplumsal üretim süreci, planlı, programlı
ve insanlığın ihtiyaçlarını karşılamaya hizmet eden bir nitelik
kazanacak. Bugüne dek tüm çağlara damgasını basmış olan bireysel
yaşama savaşının son bulmasıyla, insanlar kendi tarihlerini artık
tam bir bilinçle yapabilecekler, kendi kendilerinin efendisi
olabilecekler. Diyalektik tarzda düşünecek olursak bu tarihsel
eylemin anlamı, insanlığın çağlar boyunca esaretinde olduğu
zorunluluk dünyasından engin bir özgürlük dünyasına sıçrayışıdır.
İşçi sınıfının Marksizm'e ihtiyacı var
İdealist felsefe yalnızca birtakım softaların kendi aralarında
meleklerin cinsiyetini tartışmalarıyla sınırlı kalmış olsaydı,
gündelik yaşamın hayhuyu içinde nefes almaya bile vakit bulamayan
işçi sınıfını hiç de ilgilendirmezdi. Ne var ki, idealist felsefe
egemen sınıfların elinde bir bilinç bulandırma aracı olarak
aslında tam da o gündelik yaşamın en küçük hücresine nüfuz ediyor.
Din veya “bir ilâhi yaratıcının varlığı” fikri, ezilenlerin
kendilerini ezenlere başkaldırmaması ve mevcut durumlarını bir
takdiri ilâhi olarak kölece kabullenmeleri için egemen sınıfın
çıkarına kullanılıyor. İnsanı yaratanın bizzat üretici insanın
kutsal emeği olduğu gerçeğinin kavranması, her zaman egemen
sınıfların korkulu rüyasını oluşturuyor.
Gerçeklerin içyüzünü kavramaya başlayan işçinin, kendisini var
edenin patronu olmadığını, aksine patronları kendisinin var
ettiğini bilince çıkartması hiç de zor olmayacaktır. O yüzden daha
önceki egemen sınıflar gibi burjuvazi de, dini, gelenekleri, örf
ve adetleri, işçi-emekçi kitleleri uyutacak bir silah olarak elde
tutmaktadır. Bu silahı parçalayacak dünya görüşünün yani
Marksizm'in işçi sınıfına nüfuz etmemesi için, işçi-emekçi
kitlelerin çevresini gerçek ya da düşünsel hapishane duvarlarıyla
kuşatmaktadır.
Bu koşullar nedeniyle, işçi sınıfının günümüzde Marksizm'le
donanmaya ve böylece harekete geçmeye, ekmeğe, suya, havaya
duyduğu ihtiyaçtan bile daha fazla ihtiyacı olduğunu söylemek
abartma olmayacak. Marksizm'in işçi sınıfının devrimci silahına
dönüştürdüğü diyalektik düşünce, örgütlü proleter gücün içerdiği
nicelikten çok öte bir bileşik nitelik yarattığını kanıtlıyor. Bu
gerçeklik, en basitinden daha karmaşığına doğru her düzeyde
geçerlidir. Örneğin bir araya gelmiş iki işçi, bir fabrikada
birbirinden yalıtılmış olarak çalışıp duran iki yalnız işçiye
oranla bambaşka bir güç oluşturur. Niceliği büyütelim, yüz kişilik
bir fabrikada elliyi aşkın işçinin ekonomik haklarını savunmak
üzere bir araya gelip kenetlenmesi niteliksel bir sıçrama
gerçekleştirir. Bu sıçrama, sendikasız bir işyerinin işçilerini
sendikal düzeyde örgütlü militan işçilere dönüştürebilir.
Ama bu kadarı da yetmez. İşçi sınıfı kapitalist sömürü düzenine
son verme azmiyle devrimci siyasal örgütlenme yoluna koyulduğunda,
işyerlerinin, fabrikaların, ülkelerin sınırlarını aşan ve dünyayı
değiştirme kudretine sahip olan bir niteliğe yükselir. Bolşevik
önder Lenin devrimci örgütün önemini vurgulayabilmek için, büyük
bilim adamı Arşimet’in formüle ettiği kaldıraç yasasını toplumsal
mücadele alanına uyarlamıştı. Bir düzine profesyonel devrimcinin
dünyayı yerinden oynatabileceğine değinmişti. Gerçekten de
proletaryanın örgütlü devrimci gücünün dünyayı yerinden oynattığı
Büyük Ekim Devrimiyle kanıtlandı. Rusya’da toplumsal koşulların
değişmesi ve sömürülen ezilen kitlelerin kendi kaderlerini
ellerine almaları, iktisadi gelişmenin kendiliğinden sonucu olarak
gerçekleşmedi. Çarlık Rusya’sını yerle bir eden muazzam değişim,
iktisadi gelişmenin yoğunlaştırdığı katlanılmaz çelişkilerin
örgütlü işçi sınıfının devrimci kılıç darbesiyle çözülmesi
sayesinde oldu.
Hiçbir ülkede burjuva resmi tarih gerçekleri bu şekilde yazmıyor.
Kapitalist toplumda egemen sınıfın egemen ideolojisi bilimsel
düşünceyi tarih alanından kesinlikle dışlamış bulunuyor. Oysa
burjuvazi işine geldiği ölçüde pekâlâ bilime inanıyor. Bilimsel
buluşları ve teknolojiyi üretim sürecini daha kârlı kılmak üzere
kendi hizmetine koşmasını biliyor. Ne var ki burjuva ideologları
toplumsal yaşam alanında kitlelere sürekli olarak idealist
felsefeyi, metafiziği ve boyun eğmeyi empoze ediyorlar.
Kapitalizmi aklayabilmek için, toplumun zengin ve yoksul ekseninde
kutuplaşmasının suçunu “tanrı”nın üzerine atıyorlar. “Dünya böyle
yaratıldı, her zaman zenginler ve yoksullar olacaktır” vaazlarıyla
sömürülen kitleleri kaderlerine boyun eğmeye veya zenginleşme
sevdasıyla birbirlerini ezmeye davet ediyorlar.
Gerçekte paradan başka tanrı tanımayan burjuvazi, işçi sınıfının
kurtuluşuna adanmış devrimci düşünceyi kötü bir maddiyatçılık
olarak lanse etmek için yırtınıyor. Elinin altındaki her araçla
Marksizm'e lanetler yağdırıyor. Ama burjuvazinin bu çırpınışı
tarihin akışını değiştiremeyecek. Egemen güçlerin zulmü ve
hileleri, devrimci işçilerin Marksizm'in aydınlattığı yolu
tutmasına engel olamayacak. Somut deneylerin ve tarihsel pratiğin
eşliğinde kendisini sorgulayan ve geliştiren Marksist düşünce,
içine girdiğimiz bu son tarihsel kesitte işçi sınıfının devrimci
eylemine daha önce görülmemiş düzeyde yol gösterecek. İşçi sınıfı
kendi varlığının ve devrimci potansiyelinin bilincine varıp
örgütlendiği ve mücadeleye atıldığı takdirde, sömürü düzenini ve
sınıfları toptan tarihin çöplüğüne süpürmek işten bile olmayacak. |
|
|
|
1
2
3 |
|
......... |
|
......... |
|
 |
|
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf
dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf
dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı
kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf
dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi
kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi
kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı
|
|
|
|
|
|
www.circassiancanada.com
|
|
.. |