|
Adapazarı’nda yaşayan bir Abhaz olan Orhan Çakar (Aşamba)
geçen yaz anayurdu Kafkasya’ya gitmiş ve Abhazya’yı
ziyaretinde tanık olduğu (özellikle aşırı israf ve içki
tüketimi gibi) bazı hususları, Sohum’da yayınlanan
“Apsını” (Abhazya) gazetesindeki bir yazısında
eleştirmişti. Sayın Orhan Çakar’ın eleştirilerini
cevaplandıran aşağıdaki açık mektup da aynı gazetede
yayınlanmış bulunmaktadır. (Nart, No:3, Adapazarı)
Değerli Orhan,
Alın yazısıyla, bugün, kendi öz vatanında misafir
durumunda olan ev sahibi, Abhazya’da bulunduğun süre
içerisinde, eksiklerimizi açık açık söylemen, bizi ne
kadar sevindirdi kelimelerle anlatmak mümkün değil.
Allah’ın lanetlediğidir, kendisini sevenin söylediğini
dinlemeyen! Senin açık açık ve kalben söylediklerinin bana
da bazı hususları cesaretini verdiğini söylemek
istiyorum.
Abhazya’da bulunanlarla, Abhazya dışında bulunan
Abhazları düşündüğüm zaman gözümün önüne şöyle bir
görüntü geliyor.
İki kardeş; yıllarca bir kale içinde hapis birbirlerini
görmemektedirler. Varlıklarından haberdarsalar da,
seslerini duyamamakta, göz göze gelememektedirler.
Derken duvarlar yıkıldı, kapılar açıldı. Kardeşler,
hasretle kucaklaşıp, sevinç gözyaşlarıyla birbirlerini
yıkadılar. Ancak ilk heyecan geçtikten sonra bir araya
gelip; dertlerini, eksiklerini, ne yapılması gerektiğini
konuşmak ve nasıl bir araya geleceklerinin çözümünü
bulmak mecburiyeti de ortaya çıkıverdi. Bu sorulara
doğru cevaplar bulmak ve iyi bir noktaya gelmek
zorundayız.
“Karşıdan bakan iyi görür” ata sözünden hareketle siz
bizim, bizde sizin eksiklerinizi ve ne yapmanız
gerektiğini dile getirirsek; Apsuwa namusunu
zedelemeden, örf ve adetlerimizi kaybetmeden
anavatanımızı kurtarmamız, her millet gibi, dünyada
onurlu yerimizi almamız ancak o zaman gerçekleşir.
Bugün nüfusumuzun büyük çoğunluğu, talihsiz muhaceret
nedeni ile maalesef anavatan dışında ve ne yazık ki,
bugün siz vatanımızda misafir durumundasınız.
Misafirlerden bazıları, Apsını’daki Apsuwalara şöyle
bakmaktadırlar; “Kardeşler baba temelinden ayrılırken,
mal mülk ne varsa hepsini birden kalana bırakırlar ve
ona bir tek şey öğretirler… Baba temelini yükseltmek,
üretmek, ocağı söndürmemek. Döndükleri zaman sorarlar:
Bıraktığımız mala mülke ne kattın? Ne yapması gerektiği
konusunda bir iki nasihatte de bulunduktan sonra ayrılıp
giderler. Burada Apsını’da kalan nöbetçi, “kardeşlerim
ne zaman gelecek diye hazır bir vaziyette, tuz ekmeğini
elinde tutup, bir eli yanağında gözü yollarda, diğer eli
silahında ve parmağı tetikte, düşmanlar ne zaman baskın
yapacak diye beklerken” beklenenlerin, “sağ mısın
kardeşim, Allah razı olsun, baba ocağımızı söndürmeden
bugüne kadar getirdin, bunun için sana minnettarız.
Bundan sonra bizim e bu yükü sırtlamamız lazım.”
Demeleri gerekmez miydi?
Yahudiler, iki bin yıldan beri vatansız yaşadıkları
halde, yirminci yüzyılda devletlerini kurdular. Bu günse
Apsuwaların sadece anavatanlarına dönmeleri, iki bin
yıldır vatansız Yahudi’lerin vatan kurmalarından daha
zor olmasa gerek. Bunun riski, Yahudilerin vatan
kurmalarından doğan riskinin milyonda biri kadar bile
değildir. Çünkü, baba ocağını tüttürmesi için bırakılan
kardeşin yaptığı işler de hayli çoktur. Doğrudur! Bu
meyan da beceremediği, eksik bıraktığı, yapamadığı
şeylerde muhakkak vardır. Ancak, nöbetçi kardeşin
başından geçenler, diğerleri tarafından da bilinmiş
olsaydı, hiç şüphesiz ki onu, büyük bir yangından
çıkmışçasına kucaklarlardı.
Bizim zamanımızda, devlet sisteminin oluşumundan
kaynaklanan sebeplerden dolayı, muhaceretten çok daha
kara günler yaşandı. Sovyet ihtilalinden sonra kurulan
Özerk Cumhuriyet, insanlarımızı on, on beş yıllık bir
müddet içerisinde, belini doğrultarak ev sahibi durumuna
getirmişti. Bundan sonra ise kapkara günler gelmeye
başladı. Görev başında olan, Abhaz öğretim üyeleri,
bilim adamları, kısaca tüm ileri gelenler yok edildi.
Kalanları da hapishanelerde çürüttüler. Halka önderlik
yapabilecek kişilere akla hayale gelmedik işkenceler
uyguladılar. Aynı insanlar 2. Dünya Savaşı'nda en büyük
kaybı Abhazların verdiği apaçık bir gerçektir. Savaştan
sonra Abhazya’daki tüm Abhaz okulları kapatıldı.
Soyadları değiştirildi. muhacerete gidenlerin boş
bıraktıkları topraklara, kasıtlı olarak yabancıları
yerleştirdiler. Plana göre Abhazlar bu iskana karşı
çıkmış olsa idiler, topyekün imha edileceklerdi.
Şimdi bunları neden söylüyorum! Şüphesiz “buz altından
çıkan filizin boynu bükük olur.” Biliyorsun kara
günlerimiz bizi çok etkiledi. Cenaze merasimlerimiz
başkalaştı, düğünlerimiz değişti, büyük küçük
ilişkilerinde itaat azaldı. Çünkü biz bir tek şeye
konsantre olmuştuk. Vatanımızı korumak, Abhazlığımızı
kaybetmek. “Bugün, senin gözüne çarpan ve kalbini
sızlatan noksanlıklar, bizimde yıllardan beri
sevmediğimizi bildirdiğimiz hususlardır ama yıllardır
başımızdan geçen felaketleri düşündükçe, bugün tüm
geçmiş unutulup, insafsız eleştirilere maruz kalmak,
Abhazyalılar için büyük haksızlıktır diye düşünüyorum.
Çünkü bunca trajediye rağmen bu millet, namus ve
şerefini muhafaza edebilip, millet olma gururunu bir an
bile kaybetmedi. Düşünüyorum da, eğer ben Abhaz olmayıp
ta başka biri olsaydım, gider kendimi Abhaz diye
kaydettirir ve bunlar ne yüce bir ırkın temsilcileridir
diye gururlanırdım. Bugün senin Abhazya’ya gelip de
eksiklerimizi gördüğün gibi, ben de Türkiye’ye
gelmediğim halde sizlerin bir çok eksiğinizi gördüm.
Kalbiniz kırılmasın tekrar hatırlatıyorum; Yahudiler
nerede olurlarsa olsunlar, vatanlarına yardımı her şeyin
üstünde kabul ederler. Şüphesiz ki, ben Yahudilerin
döktükleri kanları ve katliamları asla onaylamıyorum.
Ancak milliyetçiliklerini, anavatanlarına dönüşlerini ve
İsrail’e yardım etmelerini gıpta ile izlediğimi
belirtmek zorundayım. Apsuwaların da, nerede yaşarlarsa
yaşasınlar, anavatanlarına yardım etmelerini, en azından
yapabileceklerini düşünmelerini istiyor ve bekliyorum.
Muhaceretten beri Abhazların anavatanlarına dönmeleri
için şartlar hiçbir zaman bugünkü kadar müsait
olmamıştı. Bugün bu fırsatı kaçıranlar yarın Abhazya’da
bir kümes yeri bile bulamayabilirler. Zannediyorum
Türkiye’deki Abhazlar şöyle düşünüyorlar; “Sütannemiz
Türk toprağıdır. Anavatanımızdan zorla sürüldüğümüzde
bizi bağrına basan, hiçbir şeyini esirgemeyen, bizimde
ondan hiçbir şeyimizi esirgemediğimiz, uğruna kan
döktüğümüz, can verdiğimiz yerdir burası!
Ben de diyorum ki; “Sütannenizin kalbi kırılmasın, onu
her zaman seveceğiz, onu bizde anne olarak göreceğiz ama
beslemesi büyüdü ve artık gerçek annesine dönmek
zorunda. Kırlangıçlar bile yazın, yuvalarına,
dedelerinin bacasının tüttüğü Abhazya’ya dönerler!”
Burada sizi bekleyen kardeşleriniz, kendi vatanlarında,
kendi okullarında, kendi dilleriyle, kendi
edebiyatlarıyla, kendi şarkılarıyla ve tüm
eksikliklerine rağmen, kendilerine ait ne varsa onunla
yaşıyorlar.
Şurası unutulmamalıdır ki; “Apsuva şahsi çıkarlarından
çok, vatan ve millet sevgisini üstün tutan, namus ve
şerefini titizlikle muhafaza edendir.”
Abhazya bizim yaşantımızın ta kendisidir…
Anavatanınızdan kalmamanız dileğiyle… |