|
Çerkeslerin kitleler
halinde anayurtları Kafkasya'dan sürülmesi (1864) ve
Anadolu ile Balkan ülkelerine yerleşmelerini izleyen
yıllar, Osmanlı İmparatorluğu'nda özellikle Hıristiyan
uyruklar arasında milliyetçilik ve bağımsızlık
akımlarının da yükseldiği yıllardır. Bu nedenle
İmparatorluğun sadece Rumeli'ndeki topraklarında bile
300.000 kişiye yakın bir kitle oluşturan Çerkes
göçmenleri, 1876 yılındaki Osmanlı-Sırp Savaşına ve 1876
Bulgar ayaklanmalarının bastırılmasına, Osmanlı devleti
lehine ve aktif olarak katılmak durumunda kalmışlardır.
Karl Marx'ın deyişiyle, "çağın en gerici imparatorluğu"
olan Çarlık Rusya’sının körüklediği Panslavizm
propagandasının doğrudan etkisi altında bulunan bu
halkları, kendilerini yurtlarından süren Çarlık Rusya'sı
ile özdeşleştirdikleri için, katıldıkları savaşlar ve
bastırma olaylarında onlara karşı acımasız davrandıkları
da düşünülebilir.
Bu savaşların tarihini yazanlardan Osmanlı komutanı
Ahmet Muhtar Paşa diyor ki; "Çerkesler Sırbistan
Savaşında pek çok yararlık göstermişlerdir. Savaşın
devamı süresince hafif süvari görevini, arazinin zor
koşullarına bakıldığında başka hiçbir süvarinin ifa
edemeyeceği derecede ustaca yerine getirmişlerdir.
Çerkesler her yerde kuvvetlerine göre on beş ile otuz
atlıdan oluşan bir iki takım oluşturur ve birbirlerinden
asla ayrılmazlardı. Yürüyüşte, savaşta daima beraber
bulunur, masraflarını da ortaklaşa görürlerdi. Her takım
askerlik ve özel yaşamlarında mutlak amir olmak üzere,
içlerinden birini kendilerine reis seçerlerdi. Çerkes
gönüllüleri, son derece faal, cesur ve bağlı idiler.
Bunlara verilen bir görevin mutlaka yerine
getirileceğine her amir daha önceden emin olurdu.
Aldıkları emri yerine getirmedikçe durmak dinlenmek
bilmez, yorgunluk ve tehlikeden korkmaz, askeri görevin
tamamen yerine getirilmesini kendileri için bir şeref
gereği sayarlardı. Ordunun daima ilerisinde gider ve
düşmanla temasa çalışırlardı. Çerkesler, Çerkes
filintası denilen uzun bir tüfek veya vinçester
karabinasıyle, hançer ve düz ve enli bir kılıç ile
silahlı idiler. Kılıç kullanmakta olağanüstü ustalıkları
olup düşmanın kafasını bir vuruşta gövdesinden ayırırlardı. Bu savaşta
Çerkeslerin zulüm ve gadri
hakkında söylenen ve yazılan sözlerin hepsi bunların,
elinde silah olarak rastladıkları düşmanı asla
affetmeyerek öldürmelerinden meydana gelmiştir. Yoksa
kendini koruyamayacak durumda olan halk hakkında zor ve
şiddet kullanılması Çerkeslerce alçaklık sayılır ve bu
gibi olaylara karışanlar takımdan kovulurdu."(2)
O günleri anlatan diğer bir yazar da şöyle diyor :
"Tuna'nın sağ kıyısından güneye uzanan engin topraklarda
tehlikede olanlar Hıristiyanlar değildi. Müslümanlardı
tehlikede olanlar. Hele ancak on yedi yıldan beri bu
taraflara yerleştirilmiş olan Kafkasyalı göçmenler pek
masum idiler ve özellikle bu "masum" göçmenler,
Bulgarların gün geçtikçe artan kudurganlıklarına bir
türlü anlam veremiyorlardı. Bunlar Kafkasya'yı yarım
yüzyıl Slav saldırısına karşı savunmuş olan mert
insanlardı. Gözlerini daldan budaktan sakınmaz, atılgan
mücahitlerdi... Sonra hepsi dini bütün Müslümanlardı...
bu Kafkasyalılar, Abzahlar, Shapsughlar, Kabardeyler ve
Abazalar öyle kendilerini Hıristiyanlara doğratacak
yumuşak başlı adamlar değillerdi. Uzun kavgalardan ve
tehlikeli savaşlardan sonra, bir Müslüman ülkesinde
barış içinde rahat yaşamak istiyorlardı... Tam "oh"
diyecekleri sırada Bulgar çeteleri baskınlara
başlamışlardı. Bedbaht Bulgarlar! Böyle adamların
burnuna kan kokusu vermenin ne felaket doğuracağını
kestirememişlerdi."(3)
Gerçekten, Osmanlı makamlarının eline geçen ve ayaklanan
Bulgar çeteleri arasındaki görev bölümünü içeren 17
Nisan 1876 tarihli bir belgede, vahşice birçok tasarı
arasında şu satırlara da rastlanmaktadır : "...Onların
(bir kısım Bulgar çetelerinin) görevi daha önemli
olacak. Mohova ile Vaslıpça arasında ne kadar Çerkes
köyü varsa hepsini onlar basacaklar. Bu mel'un
Çerkeslerden bir kişi sağ bırakılmayacak, kadınları,
kızları, hatta beşikteki çocukları da yok edilecek.
Çerkes köylerinde eli çabuk tutmak gerekir. Bu köylerde
çeteler yağma ile hiç zaman kaybetmemelidirler..."(4)
1876 - 77 yıllarında tüm Avrupa basınında, Panslavist
Çarlık propagandasının oluşturduğu, genellikle haksız
bir Türk ve Çerkes düşmanlığı göze çarpmaktadır. Doğu
Rumeli'de, Makedonya'da ve Dobruca'da küçücük köyler
halinde dağıtılmış ve kendi yaşamlarını korumaya çalışan
Kafkas göçmenleri, bağımsızlık savaşı yöntemlerini
yukarıdaki belgenin pek iyi gösterdiği "masum"
Bulgarlara zulmetmekle suçlanmaktadırlar. Zorunlu olarak
ve en başta bu yabancı toprakta köylerini ve ailelerini
koruma içgüdüsüyle Osmanlı'ların safında yer alan
Çerkeslerin "zulümleri", 1876’da Sırbistan Hükümetinin
savaş ilanı bildirisinde yer aldığı gibi,(5) 1877
Osmanlı-Rus Savaşının da bahanelerinden birini
oluşturmaktadır. Bu durum, savaş sonunda, Balkanlar’a
yerleşeli daha yirmi yılı bulmamış olan bu göçmenlerin
çok olumsuz yönde etkileyecek ve Osmanlı'ların
yenilmesi, onların buradan da ikinci bir sürgüne tabi
tutulmalarına yol açacaktır.
SAVAŞIN BAŞLAMASI VE SÜRGÜNDEKİ KAFKASLI'LARIN TUTUMU
Osmanlı-Rus Savaşı 23 Nisan 1877 tarihinde, Çarlık
Rusya'sının Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilanıyla
başladı ve hem Balkanlar'da hem de Anadolu'nun Kafkasya
sınırlarında cereyan etti. 1878 yılı Ocak ayının sonunda
Edirne'de imzalanan silah bırakışması ve bunu izleyen
Ayastefanos ve Berlin anlaşmalarıyla ve Osmanlıların
yenilgisiyle sonuçlandı. Savaş boyunca Osmanlılar tüm
Kafkasyalılardan doğal müttefik olarak yararlanmaya
çalışırken, Ruslar da sürgündeki Kafkasyalıları
etkisizleştirmeye ve Kafkasya'da oluşan ayaklanmaları
bastırmaya çalıştılar. Abhazya-Adigey ve
Çeçenistan-Dağıstan yörelerindeki bu ayaklanmalar, tüm
Kafkasya'daki Rus kuvvetlerinin hemen yarısının bastırma
ve kıyı koruma görevlerinde kullanılmasına ve büyük
ölçüde hareketsizleşmesine neden oldu.(6)
Anayurttakiler gibi sürgündeki Kafkaslılar da bu savaşı
anayurtlarını bağımsızlığa kavuşturmak ve oraya dönmek
için bir fırsat olarak değerlendirmişlerdi. Bu nedenle
yeni göçmenlerin birçoğunun henüz askerlik yükümlülüğü
de bulunmamasına karşın gönüllü olarak cephelere
koştular.
Daha Çarlık Rusya'sı ile ilişkilerin bozulmaya doğru
gittiği sıralar Çerkes göçmenlerinin Sırp Savaşı ve
Bulgar ayaklanmasının bastırılmasındaki özverili
davranışlarından etkilenmiş olan Sadrazam Midhat Paşa,
onların önderlerinden Gazi Muhammed Şamil ile görüşerek
ondan Kafkaslarda yardım istemişti. Savaş
gerçekleştiğinde aynı öneri bu kez Padişah Abdülhamit
tarafından yapıldı. Ancak geniş bir hazırlığa zaman
kalmadığından iş dar bir çerçevede ele alındı. Gazi
Muhammed'e ferik (tümgeneral) rütbesi verildi. Gazi
Muhammed Padişah'ın fermanını ve kendi mektuplarını
taşıyan bir kurulu gizlice Dağıstan ve Çeçenistan'a
gönderdi. Kendisi de Çeçen, Dağıstanlı ve diğer Kafkas
göçmenlerinin oluşturduğu bir birlikle Kafkas cephesine
hareket etti.(7)
Kuzey Kafkasya bağımsızlık savaşının son önderlerinden
olan Hacı Giranduk Berzeg, yüz yaşını aşmış bulunmasına
karşın Adige, Wubıh ve Abhazlardan oluşturduğu gönüllü
Çerkes süvari birliğinin başında Rumeli'ne geçerek
Osmanlı'ların Balkan Ordusu'na katıldı.(8) Sürgündeki
Abhazların liderlerinden Çaçba Hasan Bey, Maan Kamlat
vb. Kafkasya kıyılarına çıkarılacak Abhaz, Wubıh ve
Adige gönüllülerinin başında Trabzon'da yer aldılar.(9
Düzce yöresinden topladığı Adige ve Abhaz göçmenleriyle
karargahını takviye eden Ferik (tümgeneral) Bıjnav
Muhlis Paşa, Kars Kolordusu'nda 2nci Tümen Komutanı
olarak savaşa katılıyordu. Savaşın başlarında
yaralanarak İstanbul'a dönmek zorunda kaldı(10)
Çarlık ordusunda general iken 1865 yılında bir kısım
Çeçen ve Osetinle birlikte Anadolu'ya göç ederek
Osmanlı Ordusunda görev almış bulunan Osetyalı Mirliva
(tuğgeneral) Musa Kundukh, Samsun -Tokat - Sivas
yörelerinden gelerek Kafkas cephesindeki Osmanlı
kuvvetlerine katılan ve bu cephenin hemen tek süvari
gücünü oluşturan Çerkes (Adige-Abaza-Osetin-Lezgi vs.)
gönüllü süvarilerinin komutanlığına getirildi.(11)
Balkan Ordusu'nda görevli bulunan Müşir (mareşal) Mocan
Rauf Paşa, savaşın sonlarına doğru Seraskerlik makamına
atanarak, tüm Osmanlı ordularının başına getirilecekti.
Dağıstanlı Mirliva Mehmet Muhlis Paşa, Balkan Ordusu'nda
süvari birlikleri komutanı olarak görevliydi. Çerkes
İbrahim Paşa da savaş boyunca aynı orduda Gönüllü Çerkes
Atlı Birlikleri ne komuta etti. Çerkes Hafız Paşa'nın
oğlu Miralay (albay) Sadettin Bey, savaşa bu cephede
alay komutanı olarak katılmıştı, savaş sırasında mirliva
(tuğgeneral) rütbesine yükseltildi. Müşir Rauf Paşa'nın
kardeşi Deli Hüsrev Bey (Mocan) da Balkan ordusunda
süvari komutanıydı, daha sonra mirliva rütbesinde iken
öldü.(12)
Deniz Feriki (tuğamiral) Dilaver Karzeg Paşa, Tuna
nehrindeki Osmanlı filosunun komutanı iken Rusların
Balkan'ların güneyine sarkarak Tuna'yı da geçmelerinden
sonra Çerkes gönüllü kuvvetlerine katılarak bunlardan
bir birliğe komuta etti.(13)
Balkan Ordusu'nda Seyyar Ordu 2 nci Tümen Komutanı olan
Ferik Tuğa Fuat Faşa, bu savaşlarda Ruslara karşı
gösterdiği başarılarlA "Elena Kahramanı" unvanını
kazandı ve Müşir (Mareşal) rütbesine yükseltilerek
savaşın sonunda Genel Komutanlık Vekaletine getirildi.
(14)
Gönüllü olarak oluşturdukları tüm bu silahlı güçler ve
Osmanlılar lehine gösterdikleri yararlıklar nedeniyle,
Çerkes göçmenleri savaş sırasında ve sonrasında Rusların ve onların bağlaşığı olan Bulgar ve
Romenlerin düşmanlık hedefi haline geldiler. Buna
karşılık Osmanlı komutanlarını ve yöneticilerini de
hiçbir zaman yeterince memnun edemediler. Çoğunluğu
nizami süvari birliklerinde görevlendirilmiş olan eski
göçmenler dışında hepsi gönüllü olarak kendi atları,
silahları ve ulusal giysileriyle orduya katılmışlardı.
Öncülük, keşif, haberleşme gibi kişisel cesaret ve
yetenek isteyen en tehlikeli görevleri riayetsiz
yapıyorlar buna karşılık günlük tayınlarını (ekmek) bile
düzenli bir şekilde alamıyorlardı. Türkçe de
bilmedikleri için dertlerini kimseye anlatamıyor, ancak
birbirlerine sarılıyor, kendilerinin ve atlarının
ihtiyacını sağlayabilmek için çok defa köylülerin
mallarına ve savaş ganimetlerine el koyuyorlardı.
Örneğin birinci Plevne Savaşından sonra gönüllü
Çerkeslerden birisi kasabada kendisine et satmayan
Bulgar bir kasabı yaralamış, cezalandırılacağını
anlayınca kasabayı terk ederek ortadan kaybolmuştu. Yine
aynı dönemde Plevne komutanı Osman Paşa, gece savaş
alanında ölüleri araştırırken yakalanan beş Çerkes'i
"yağmacılara ibret olması için" derhal asarak idam
ettirmişti.(15)
Kars cephesinde de yiyecek almak isterken bir Ermeni
köylüsünü öldüren bir Çerkes gönüllüsü Ahmet Muhtar
Paşa'nın emriyle asılarak idam edilmiş, bu durumu
kendilerine hakaret kabul eden ve onunla birlikte Samsun
yöresinden gelmiş bulunan altı yüz Çerkes gönüllüsü,
ellerindeki ordu malı silahları atarak çekilip
gitmişlerdi. Seraskerlik makamından bunların derhal
yakalanarak dört yıl zorunlu askerliğe tabi tutulmaları
emredilmiş, fakat bir tanesi bile yakalanıp geri
getirilememişti.(16)
Kafkas gönüllüleri anayurtlarında alıştıkları şekilde ve
kendi gerilla yöntemleriyle savaşmakta inat ediyorlar,
ancak kendi seçtikleri önderlerine itaat ediyorlardı.
Hatta yaralılarını bile ordunun hastanelerine ve -çoğu
Hıristiyan ve Yahudi olan- Osmanlı doktorlarına emanet
edemiyor, ölülerini ise ne pahasına olursa olsun savaş
meydanında bırakıp gitmiyorlardı. Gazi Ahmet Muhtar
Paşa'nın katibi Mehmed Arif Bey'in deyişiyle bunlar için
"kavmi ve milli adetlerinden bir şeyi feda etmektense
ölümü ihtiyar etmek daha ehven" di.(17) Sonuç olarak
Kafkas göçmenlerinin oluşturduğu gönüllü ya da nizami
birlikler bu savaşta anayurtlarında gösterdikleri ölçüde
başarılı olamadılar denebilir. Bunu da kendilerine
bütünüyle yabancı topraklarda bulunmalarından
kaynaklanan doğal bir sonuç olarak kabul etmek gerekir.
|