|
On
sekiz yaşının enerji ve heyecan dolu çağında gelmiştik,
okumak “adam olmak” için büyük kentlere… Ankara’ya…
İstanbul’a… Doğal bir güdüyle koşmuştuk derneklere…
Bizden olanlarla bir bütünün parçaları gibi hemen
kaynaşmıştık. Bazı, bazı kalbimiz genç göğüslerimizi
yırtacak gibi olmuştu gururdan… Gülmüştük, oynamıştık,
alkışlamıştık… En içten kahkahalarımızı hep biz-bizeyken
salıvermiş, en sıcak göz yaşlarımızı hep biz-bizeyken
akıtmıştık. Parasızlığımız, okul ve derslerle ilgili
dertlerimiz hep biz-bizeyken en güzel mutluluklara
dönüşmüştü. Hayallerimiz vardı. Umutlarımız vardı.
Yapacak çok işimiz vardı… Hele bir bitsindi şu okul, bir
gelsindi “ekonomik özgürlük”… Daha büyük, daha güçlü,
daha faydalı olacaktık. “Bir şeyler” yapacaktık.
Aydınlardık biz… Yarınlardık biz…
Mut ve umut dolu yıllar bitti… Okullar bitti. Bir şeyler
olduk: Doktor olduk, subay olduk, mühendis olduk,
öğretmen olduk, iş adamı olduk… “Ekonomik özgür”dük.
Evlendik. Çocuğumuz oldu… Ve… Bir şeyler oldu bize…
Yeni-yeni özlemler edindik. Yeni-yeni dertler…
Televizyon, buz dolabı araba… Giysi… Hanımın saç rengi…
Çocuğun kaka rengi… Eşimiz, çocuğumuz, azıcık sıcak
koltuğumuz… Bu küçük üçlü içinde sıkışıp kaldık…
Eş-çocuk-koltuk… Koltuk-çocuk-eş… Çocuk-koltuk-eş…
Eş-koltuk-çocuk… Mutluluktan uçuyoruz. Çocuk “babacııım”
diyor, eş “sevgilim…” diyor… Ve bu kadarı yetiyor bize…
Ve bir yerlerde kardeşlerimiz para ile satılıyor… ve
uzaklarda… kardeşlerimiz kucak açmış bekliyor bizi… ve
biz “bir şeyler” olmuş, “bir yerlerde”yiz.
Heyyy Nıbjeğu… Hepsi bu muydu. Hepsi bu kadar mıydı… |