|
Muhlis
Sabahattin, Sultan Abdülaziz döneminde sarayda baş
mabeyincilik (Özel Kalem Müdürlüğü) görevinde bulunan
Adıge bir aileden gelme Hurşit Bey’in oğludur. Hurşit
Bey, Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra, önce
Mardin’e, daha sonra da Adana’ya sürülmüştür. Muhlis
Sabahattin bu sürgün sırasında 1899 yılında Adana’da
doğmuştur. Hurşit Bey, çağının büyük alaturka
sanatçıları düzeyinde keman, ud, lavta ve diğer birkaç
çalgı çalardı. Muhlis Sabahattin de müzik zevkini ve
eğilimini babasından almıştır.
Hurşit Bey, Çerkes geleneklerinin gereği olarak direkman
oğlu ile ilgilenmez, onu uzaktan izler, çok resmi
düzeyde ilişki kurardı. Bu ilişkiye karşın oğlunun müzik
eğilimini ve yeteneğini çok erken sezmiştir. Bu konuda
eşine söylediği şu sözler çok ilginçtir. “Sinesaf, sana
esefle bir şey söyleyeceğim, öyle seziyorum ki Muhlis,
mızıkacıdan başka bir şey olmayacak. Bu sebeple onu
tabiatın seyrine bırakmaya karar verdim. Eğer ömrüm vefa
ederse, Muhlis’i oniki yaşında Moskova’ya göndereceğim.
Orada konservatuarı bitirsin ve bir daha da Osmanlı
topraklarına dönmesin.”
Geleceğin bestekarı üzerine kuşkusuz olumlu etkisi
olabilecek bu kararını uygulamaya Hurşit Bey’in ömrü
yetmedi, sürgün yerinin değiştirilmesi üzerine
gönderildiği Drama’da öldü. Babası öldüğünde Muhlis
henüz sekiz yaşında idi. Selanik’te terakki okuluna
gitti. Bu kentte yaşamak zorunda idi. Çünkü çocuk yaşta
olsa bile sürgün bir babanın erkek çocuğu idi ve Osmanlı
sarayı onun Selanik’te kalması için iradesini çoktan
açıklamıştı. Muhlis, onbeş yaşına dek Selanik’te kaldı.
Annesinin ısrarla padişaha yaptığı başvurular, sonunda
etkisini gösterdi, aile 1904 yılında nihayet İstanbul’a
getirildi. Muhlis, Selanik’te iken 11 yaşında ilk
bestesini yapmıştı. “Etme eza, etme cefa aşıkınım…” diye
başlayan hicazkar makamındaki şarkı ilk bestesidir.
İstanbul’a geldikten sonra Galatasaray Lisesi’ne
yerleştirildi. Batı müziği ile ilk kez, lisedeki İtalyan
müzik öğretmeni sayesinde tanışıyordu. Bu hocadan piyano
dersleri aldı. 1908 Meşrutiyeti’nin getirdiği geniş
özgürlük ortamında o da modaya uygun politikayla
uğraşmaya başlıyordu. O zaman henüz 19 yaşında idi.
Fransızca’yı da ilerlettiği için yabancı basını izliyor,
Avrupa’da olup biten her şey, yayınlanan yeni fikirler,
yeni cereyanlar onu da etkiliyordu. Bu yeteneklerini ve
birikimini de kullanarak, İttihat ve Terakki Partisi
muhalifi olarak basın yaşamına atıldı, gazeteciliğe
başladı. Muhlis Sabahattin bu yeni eğilimleri için şöyle
diyor:
“Pek küçük yaşımdan beri beni korkutan ve düşündüren bir
şey kafamın içerisinde yaşardı. Bir adam dünyaya gelir
mukadder olan seneleri yaşar, sonra ölür gider, ne bu
dünyaya gelişinden, ne bu yaşayıştan, ve nihayet ne de
bu göçüşten kimsenin haberi olmaz. İşte bu benim için
korkulu bir düşünce idi. Nihayet ölecektim ama,
yaşayışımdan dünyada izler bırakmak istiyordum. Bu
hırsla –bu kelimeyi kullanmaya mecburum- pek genç
yaşımda politikacılığa başladım. Çok az bir zamanda
harikulade cerbezem sayesinde etrafımda biraz gürültü
yapabildim. Sonra bu mesleğin mütemmimi sayarak,
gazeteciliğe de giriştim. Gün geçtikçe ekseriyet partisi
için bir tehlike olmaya başladım. Nihayet belayı
defetmek lüzumu baş gösterdi..tevkif olundum,
hapsedildim, sonra da sürüldüm. Fakat Avrupa’ya kaçtım.
Hulasa binbir macera… Nihayet o zaman sözü geçen yakın
dostlarımın şefaat ve iltimasıyla bir hususi afla
memlekete döndüm. Döndüm ama, bu da bir çok kayıt ve
şartlarla oldu. Politika yapmamak, yazı yazmamak,
İstanbul’a cıvar köylerden birinde oturmak, ihtiyaç
olmadıkça şehre dönmemek gibi. Görüyorsunuz ki bu
şartlarla küçüklüğümden beri beni kemiren korku tahakkuk
edecekti. Şimdi şöhrete bir başka kestirme yol bulmak
lazımdı.”
Muhlis Sabahattin böylece yeniden ve yalnızca müzikle
uğraşmaya başladı. Halkın büyük beğenisini toplayan
operetler, konser yapıtları, pek çok şarkı, fantezi,
marş bestelemiştir. 1920-1922 yıllarında Beşiktaş Çerkes
Kız mektebinde müzik dersleri vermiştir. (3) Bu arada
film müzikleri de yapmıştır. Sıkıntı içinde geçen bir
yaşama karşın bir çok ünlü sanatçının yetişmesine de
katkıda bulunmuştur. Muhlis Sabahattin yapıtlarını üç
bölümde değerlendirmekte ve değişik janrlara
ayırmaktadır.
1917-1920
Çaresaz opereti, Hilaliahmer Revüsü, Büyük ateş adlı
müzikal piyes, Zühre; Feerik Operet, Şartızadeler adlı
müzikal komedi, Zehra müzikal komedisi…
1921 – 1935
Ayşe; Opera komik, Gül Fatma; Operet, Asalmetab; Fantezi
Operet, Monbey; Müzikal komedi, Muteber Paşa; Ferik
Operet, Anam Kayseri; Müzikal komedi, Perde Arkası:
Müzikal komedi, Kadınların Beğendiği: Müzikal komedi…
1936 – 1942
Aşk Mektebi; Operet, Efenin Aşkı; Operet, Yerden Göğe;
Ferik Opera, Muhasebeci Mutedil Efendi; Müzikal komedi,
Çingene Aşkı; Revü…
Sayılan yirmi beşe yakın bütün bu e yapıtların
güftelerini de bizzat kendisi yazmıştır. Bunlar arsında
“Haraboldu tütmüyor artık Çerkes Ocağı…” gibi Anayurt’un
özlemini dile getiren parçaları da bulunmaktadır. Bu
sahne eserleri dışında yaptığı bestelerin en ünlülerini
şöyle sıralayabiliriz. Nihavend Düyek, Hicazkar Curcuna,
Hicaz Yürük Aksak vb. şarkıları çok ünlüdür.
Muhlis Sabahattin elinin pek çok açık olmasından dolayı
yaşamının son zamanlarını sıkıntı içerisinde
geçirmiştir. Şehir Tiyatrosu sanatçılarından olan kızı
Melek Hanım’ın pek genç yaşta ölmesi de onu çok
sarsmıştır. Türk müziğine değişik yorumlar ve
yaklaşımlar getiren besteci Neveser Kökdeş, Muhlis
Sabahattin bey’in küçük kız kardeşidir. Bu aileden
hayatta kalanlar ise Muhlis Sabahattin Bey’in çocukları,
Halis Sabahattin Bey’in çocukları, Kainat Güzeli Keriman
Halis Ece ile Futbol adamı Turgan Ece’dir.
Muhlis Sabahattin yokluğun ve imkansızlıkların getirdiği
hastalığı ile cebelleşmiştir son yıllarında. Heybeliada
Sanatoryumunda tüberküloz tedavisi görürken 10 Şubat
1947 tarihinde elli sekiz yaşında ölmüştür. Sürgünde
doğan, sürgünde başlayan ve sürgünde noktalanan bir
yaşam. Köhne tiyatro kulisleri, sonu gelmez yorucu
turneler,olanaksızlıklar içinde geçen sanat uğraşısı
böylece sona ermiştir. Ölümünün 43. yıldönümünde onu
saygı ile anıyoruz.
Ölümü, Türkiye’deki sanat çevrelerinde büyük üzüntüye
sebep olmuştur. Onun için basın organlarında değişik
yorum ve değerlendirmeler çıkmıştır ölümünden sonra.
Bunları böyle dar bir yazı içinde değerlendirmek
olanaksızdır. Bir kaçından söz etmekte de yarar vardır.
“Şurası muhakkak ki, eğer Muhlis Sabahattin, çok
sesli musiki terkibine lüzumlu kaidelere sahip
bulunsaydı, kendisinde mevcut atavik sezgi sayesinde
bugün hala beklemekte olduğumuz modern Türk musikisinin
temellerini atmaya muvaffak olabilecek bir sanatkardı.
Her halde ismi musiki tarihimize girecek bir
sanatkardır.” Celal Esad Arseven
“Muhlis Sabahattin elli yıllık bir sukut ve kısırlık
devresinden sonra, ilk karşılaşılan modern Türk
bestekarı olmak mazhariyetini daima muhafaza edecektir.”
Burhan Arpad
“Doğdu, yaşadı ve dünyadan “iz bırakmak sureti ile”
göçtü” Ahmed Hisarlı
“Muhlis Sabahattin, bu memlekete bir çok değerli
şahısların hayatında olduğu gibi sanatında tam manasıyla
bir autodidactique, kendi kendi yetiştiren bir örnektir.
O musiki alemimizde öyle parlak bir merhale yaratmıştır.
Nev’i şahsına münhasır üslubuyla bestelediği şarkılar,
musiki arşivimizde tazeliğini daima koruyacaktır.”
İ. Galip Arcan
BİBLİYOGRAFYA
1 – Burhan Arpad. Muhlis Sabahattin 1947, İstanbul
2 - Yılmaz Öztuna, Türk Bestecileri Ansiklopedisi, sh.57
Hayat yayınları İstanbul
3 - Musiki ve Operetimiz, Tiyatro ve Musiki Dergisi.
No:11 5 Nisan 1928
4 – Vural Sözer Müzik ve Müzisyenler Ansiklopedisi. Sh.328
İstanbul 1964
5 - Meydan Larousse 4. Cilt
6 - Sefer Ersin Berzeg, Ö.Özbay, Kuzey Kafkasya
Göçmenlerinde Besteciler, Ressamlar Hattatlar. KKKD
Gençlik Kolu Yayınları Ankara 1971.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Tek
isteğim 'Bravo Gülriz'e bizi böyle bir besteciyle
tanıştırdı' demeleri
Şirin SEVER
http://arsiv.sabah.com.tr/2005/10/24/gny/gny103-20051024-200.html
Bugüne kadar Kaldırım Serçesi, Sokak Kızı İrma,
Kabare, Hair,
Direklerarası ve Keşanlı Ali Destanı gibi Türk tiyatro
tarihine damga
vuran müzikallere imza atan Gülriz Sururi, bu kez anne
ve babasının 30'lı yıllarda oynadığı Ayşe Opereti'ni
sahneye koymaya hazırlanıyor. Destek sözünden cayanlar
yüzünden kamikaze gibi yoluna devam ediyor.
1930'lı yıllar... İstanbul'un altın çağı... Dönemin ünlü
dans salonlarından birinde tanışan ve aşık olan
Abdülhamit'in kilercibaşısı İbrahim Bey'in torunu Suzan
Hanım ve Nazif Sururi Paşa'nın oğlu Lütfullah Bey,
aileleri evlenmelerine izin vermediği için evden kaçar;
arkadaşlarının babası Muhlis Sabahattin Bey'in evine
sığınır. Muhlis Bey; Muhsin Ertuğrul'un film müziklerine
imza atan dönemin ünlü müzisyeni. Batı ve Türk müziğini
kaynaştıran yepyeni bir müziğin öncüsü. O sıralar, bir
aşk hikayesinin anlatıldığı ünlü 'Ayşe Opereti'ni
sahnelemek üzeredir. Ortaya çıkar ki, evine sığınan bu
iki gençten biri çok iyi bir tenor, diğeri de müthiş bir
sopranodur. 'Sen gel Ayşe ol, sen de Ahmet' diyerek
operetteki ana rolleri onlara verir. İlk kez sahneye
Samsun'da çıkarlar.
Ünlü soprano dokuz aylık hamileyken bile sahneye çıkmayı
sürdürür. Yani
Gülriz Sururi daha anne karnındayken Ayşe Opereti'ne
aşinadır! Ancak anne
ve babasının bu rolleri Muhlis Bey'den nasıl aldığı
konusunda hiçbir bilgisi yok. "Nasıl olduğunu
bilmiyorum, keşke babama 40 kez anlattırsaydım" diyerek
ekliyor: 'Ay babam yine bunları mı anlatacak' diye kaçıp
gitmelerimi hatırlıyorum da... Oysa insan yaşarken
karşısındakini sünger gibi sıkıp bilgilerini almalı.
Yine de kulağımda kalanlarla kitaplarımda çok sayfa
doldurdum. Sanıyorum Muhlis Bey, o rolleri oynayanlar
kapris yaptığı için anne ve babama teklifte bulunmuş...
Ne kadar
sahnelenmiş bu operet? İşte onu bilmiyorum,
yıllarca oynanan birşey. 'Operetin kralı' deniyormuş o
dönem... Ben 20'li yaşlarıma geldiğimde babam bana
notaları hediye etti ve "Gülriz, annenin rolünü oynamanı
istiyorum" dedi. Ben de hiç düşünmedim çünkü o zaman
operet benim için çok eski. Babam çok ısrarcı oldu,
yıllar sonra da notaları benden istediğinde bulamadım.
Onun evinde kalmış o zamanlar... Sonra TRT 1966 yılında
babamdan, 'Türk operetleri' diye bir dizi yapmasını
istedi. Babam da bu çok sevdiği hikayeyle başlamak
istedi. Bana da annemin rolünü teklif etti. Kendi rolünü
de Zeki Müren'e söyletmek istedi. "Baba ne yapıyorsun
çok değerli bir şarkıcı olabilir ama alaturka bir
şarkıcı sonuçta. Operet müziğiyle ne alakası var" diye
itiraz ettim. "Söyleyecek çünkü onun kadar iyi bir tenor
daha yok" dedi babam da. Sonra ben kaçtım...
Neden
kaçtınız? Kaçtım çünkü harikulede bir ses, benim
müzikal kariyerimi mahvedecek! Razı olmadım; babama ve
Zeki Müren'e birer mektup yazdım ve özür diledim.
Tek neden Zeki
Müren'in sesi miydi yani? Tabii canım! Hatta
mektupta 'Eğer televizyon olsa ben karşınızda
durabilirdim ama görüntüsüz, sadece ses olarak bu kadar
yok olmaya razı değilim' dedim.
Sonra
pişmanlık duydunuz ve Ayşe Opereti'ni tekrar sahneye
koymaya mı karar verdiniz! Hayır. 2000'li
yıllardı, bir gece babamı rüyamda gördüm. Bana dedi ki,
"Nerede sana verdiğim notalar?" Gülriz sen bir proje
yapmak istiyordun, işte sana işaret! diye düşündüm o an.
Örümceklerin, tozların arasından o radyo kesitini
çıkardım. Fakat 15 dakikalık bir metin var kasette. Ben
de oturup baştan yazdım, 15 dakikalık metinden bir
hikaye yarattım.
O günkü
operetten değişen ne var? Yine 1930'larda
geçiyor ama yazım şeklini biraz daha günümüze uyarladım
ve yönetmenimiz Başar Sabuncu'ya teslim ettim. "Biz
Shakespeare'in sağ kulağından girip sol kulağından
çıkıyoruz, nedir sendeki bu Muhlis Bey sadakati?" dedi.
Ben bundan da cesaret alarak değişiklikler yaptım. Ana
tema aşk ama oyun genişletildi, büyütüldü, sayı 18'e
çıktı.
O günün
aşklarıyla bugünün aşkları arasında çok fark var. Oyunu
bugüne uyarlarken zorlandınız mı? Bana bakmayın
siz, ayağım yere sağlam basar ama ilk bakışta aşka
da inanan romantiklerdenim. (gülüyor) Ama bugünün
gençleri ilk bakışta aşka inanıyor mu onun biraz
üzerinde durmak gerekir. Belki bu oyuna gelirlerse böyle
bir aşkın havasını yaşarlar.
65 yıldır
sahnelenmeyen bir oyunu sadece gördüğünüz rüya yüzünden
mi sahneye koydunuz? Rüyalardan,
romantizmden çok hoşlanan biri olmama rağmen ayakları
yere sağlam basan bir insanım. Önemli olan şuydu: Muhlis
Sabahattin Bey'in o muhteşem müziği yıllardır mezara
sokulmuştu. Ben şimdi o örümcekleri üflüyorum. Ben şu
ana kadar hep özgün müzikleri olan müzikallerde oynadım.
Son yıllarda gördüklerimizse, kesinlikle küçümsemek
adına söylemiyorum, müzikal değil; piyasa müziklerinin
toplandığı, şovmenlerin rol aldığı olaylar... Müzikal
kaç yıldır yapılmıyordu. Ve ben bunu misyon gibi
düşündüm. Bu operetin, müziği sayesinde bir Keşanlı Ali
Destanı, Lüküs Hayat çizgisinde olacağına, belki de
onlardan çok başka bir yere taşınacağına inanıyorum. |