MENÜ

 
 
 
 

www.circassiancanada.com         

Eski-Yeni sayfamızda bu kez sevgili Ppitto'nun, bir «yaşanmış öykü- anı»sını sunuyoruz. Sevgili Ppitto mu kim. İsmel Özdemir Özbay. Adını duymayanınız bir yazısını olsun okumayanınız yoktur. Bizler onu Ppitto diye çağırmaya başladığımızda süt anasının oğlu Osman'ın onu Ppatta olarak çağırdığını bilmiyorduk.
.................
Sevgili Ppitto ile Ankara'daki ilk yıllarımda tanışmıştık. Tanışır tanışmaz da dost olduk. Zamanla da dostluğumuz hep büyüdü, gelişti, derinleşti… Anavatana Dönüş olanakları ortaya çıktıktan sonra da dostluğumu sürdürebildiğim, artık sayıları çok fazla olmayan dava arkadaşlarımdan.
.................
İsmél Özdemir'in halkımız gözünde kim olduğunu da anlatıdaki bilge Qunippatt Kadir’in dileklerinin yerine geldiğini belirtmekle anlatabileceğimi sanıyorum. Yaşanmış öyküyü okuduğunuzda göreceksiniz, Qunippatt Kadir çocuk Özdemir için şu dileklerde bulunmuştu: “...Akıllı, bilge, korkusuz, onurlu olsun. Sevilsin, sayılsın Köyümüzün, toplumumuzun törelerini yaban ellere dek götürsün. İsmimize ün katsın. Kısacası tam bir Çerkes erkeği olsun.” Oldu saygıdeğer Qunippatt. Önünüzde oturan yavru, akıllı oldu, bilge oldu, korkusuz oldu. Halkımızın Onur duyduğu kişilerden oldu. Seviyoruz, sayıyoruz. Köyünüzün de toplumumuzun da törelerini yaban ellere dek götürdü, bugün de yapıtları ile götürmeye devam ediyor. İsmimize ün kattı, kısacası tam bir Çerkes erkeği oldu.
.................
Sevgili Ppitto'nun ürettiği güzelliklere, güzellikler katması dileği ile…
.................
Necdet Hatam

.........

KÖYÜMDEN PORTRELER
Yismeyl Özdemir ÖZBAY

Kafdağı Dergisi, Yıl 4, Şubat-Mart, 1988, Sayfa 27-30

.........

.........

Doğduğum ve çocukluğumun en güzel yıllarının geçtiği, sevgili, yoksul köyüm; uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasında kaybolmuş, büyük bir boşlukla sarılarak dış dünyadan izole edilmiş, kendi yalnızlığı ile baş başa, yorgun argın uyuyan köyüm... Pınarbaşı'ndan köye giderken Yahyabey köyünü kuşatan tepeleri aşınca, uzakta, kireçli tepelerin arasında düz damları ile beyaz kutular gibi evler görünür.

Bir defasında köye yaklaşırken arabada tanıştığım ve çevrenin haritalarını yapmakla görevli olan mühendislerden birinin, köyüm görününce acıyarak haykırışını hiç unutamam. Otobüste ahbaplığı ilerlettiğimiz bu genç mühendis, benim duygularımı incitmemek için arkadaşına köyü göstererek "Ouelle isolement!, quelle isole-ment! Ah, bon dien, setıe village comment Pauvre!" (Aman Allah'ım, bu ne tecrit, ne yalnızlık, ne fakir bir köy!) diyerek bağırmıştı. Sonra da bana dönerek şaşkın şaşkın yüzüme bakmıştı. Ben onun şaşkınlığını ve düşüncesini yüzünden okuyordum. Bu köyde doğup büyüyen bir gencin üniversite öğrencisi olması, kendisi ile yol boyu Picasso, Salvatore Dali, Chagal'dan söz etmesini, sanat sohbetlerine girmesini aklı almıyordu.

— "Evet, bu ne yalnızlık, bu ne çıplak doğa? Bu çıplak dünyanın beni her yaz nasıl çektiğine şaştınız değil mi?"

Söylediği Fransızca sözcükleri anladığımı fark edince özür diledi, ama hala benden açıklama bekliyordu. Köye girdiğimizde, iki metre boyundaki erkeklerle, nerede ise onlara yaklaşan genç kızları görünce yine aynı şaşkınlığa kapılmıştı. Hele, Yağan Abidin'i başında Panama şapkası, sırtında şık bir mont ile traktörün üstünde görünce:

— "Hey şuna bak! Bir kovboy! Hayır, hayır William Holden'e benziyor, siz bu çıplak ve ıssız boşluğa nasıl düştünüz? Uzaydan mı geldiniz? diye şaşkınlığını sürdürmüştü.

Ben uzun uzun köyümüz ve çevresinin özelliklerini, taşı, toprağı, otu, çiçeği, hayvanı ve insanı ile o'na anlatmaya çalışmıştım. Yıllar sonra aynı anlatımı, siz sevgili okurlar için yapmaktayım.

Bir yıl içerisinde dört kez giysi değiştiren, Uzunyayla'nın gerçekten uzun ve dümdüz olan bu yöresinde hiçbir engelle karşılaşmayan deli rüzgarlar yaz-kış eser durur. Otları, çakır dikenlerini, döngeleleri, şeytan arabalarını önüne katıp koşuşturan rüzgar, zaman zaman bir hortumla yer değiştirir, ortalığı toza dumana boğar. Sıcakların en kavurucusu, soğuğun donduranı, yıldızların en parlağı, karanlığın en koyusu, aydınlığın en iç açıcısı, hep oradadır. Bunların tamamını orada tanıdım. Bu büyük boşluk, sessizlik ve çıplaklığın giderek tanrı kavramına dönüştüğünü, bu büyük evrenin içinde insanın güçsüzlüğünü, küçüklüğünü çocuk kafamla orada algılamaya başladım.

Doğanın bembeyaz yorganlar altında yatışını, dinmeyen bir ağıt gibi, rüzgârın feryadını uzun kış gecelerinde yatağımda büzülerek korku içinde dinledim. Baharla coştum, dağ taş yeşil bir halıya büründüğünde, ilk kez kırlara salınan körpe kuzular, taylar ve buzağılarla zıpladım, koştum. Yaz aylarında denizin dalgalanışı gibi rüzgârla harelenen, top top ipek kumaşlar gibi uzanan, yeşil-sarı, sarı-kızıl ekin tarlalarının arasında koşup durdum. Yazın kuzeyden esen serin-tatlı poyrazla ciğerlerimi doldurdum. Tasasız, üzüntüsüz, dağ-bayır, dere-ova demeden dolaştım. Tarlalardan yemlik, madımak topladım. Şipşipi, kangal, kuzukulağı yedim.

Ekinlerin biçilip harmanların bitmesiyle ortalığı kaplayan toz duman arasından, çıplak, gri sonbahar örtüsünü hüzünle izledim. Bunca zenginliği ve bunca yoksulluğu içice yaşayan sevgili köyümün insanları da doğası kadar ilginçtir. Bu zor yaşam koşulları içinde, binlerce yıldan bu yana süzülüp gelen geleneklerini, etnografik değerlerini en katışıksız ve saf biçimiyle yaşatmasını bilmişlerdir. Yaşam koşullarının getirdiği sıkıntıları bir an olsun dağıtmak için geleneksel terbiye sınırları içerisinde, çok güzel güldürü unsurları, şirin şakalar, insanları kahkahaya boğan öykünmeler, anlatımlar ortaya çıkarmışlardır. Bütün bunlar geleneksel bir kültür birikiminin ürünleridir.

Bu akıllı ve bilge insanların, destan, ağıt, atasözü bilmece üreten bu son kuşağına rastlamak, onları dinlemek, benim kuşağımdakilerin çok az bulabilecekleri bir olanak, bir şans ve en güzeli de çoğu kişinin tadamayacağı bir zevk ve mutluluktur.

Bu yazımla halkımın kültür ve geleneklerini günümüze ulaştıran köyümün insanlarından birisini, K'unipat Kadir'i tanıtmak istiyorum. Kadir, köyümüzün, ırmağın sol yakasında kalan karşı mahallesinde oturduğu için sürekli gördüğüm kişilerden değildi. Onu, sıcak bir temmuz günü, mis kokulu taze ot yığınının gölgesinde, ağzından bal-şerbet akıtırcasına; tatlı tatlı destan parçaları söylerken tanıdım.

Olayı baştan anlatayım; uzun yaz günleri köyün çocukları ırmakta yüzer, balık tutar, kamışlardan kamçı örer, ırmak kıyısında yüzerek akşamı bulurlardı. Anlattığım olayın geçtiği yıl bu çocuk grubundan daha küçük olmama karşın, nasıl olduysa kendimi ırmak kıyısında, bu ağabeylerin yanında buldum. Yarı çıplak suyun içinde oynayıp duruyorlar ve balık yakalamaya çalışıyorlardı. Daha çok balık olan kıvrımlara, büklere, göllere derken onlarla birlikte, farkına varmadan köyden uzaklaşmışım. Komşumuz Bamışt Osman'ın oğlu, şu anda hayatta olmayan Feridun'un yakalayıp kamışa takarak elime tutuşturduğu iki sazan balığı ile bizim çayıra varmışım. Uzaktan sütannem Güllü Ana'nın oğlu Osman'ın bana doğru koştuğunu gördüm. Ot yığınlarının üstünden seke seke geliyor aynı zamanda bağırıyordu:

"- P'at'a! hey P'at'a! nasıl geldin buralara? Baban görürse çok kızar. "Bana hep "P'at'a" derdi. Adaleli, güçlü sırtına beni bindirip at gibi tırısa kalktı, ot biçenlerin yanına götürdü. O gün bizim çayırda imece vardı. Komşuların da yardımı ile çayır biçiliyordu. Yılan gibi kıvrılarak uzanan paralel ot yığınları '(Zo'lar)nın salgıladığı koku genzimi yakıyordu. Otlar ve dirgenlerden yapılmış çardağın altında K'unipat Kadir oturmuş, tırpancıların körelen tırpanlarını çekiçle örs arasında, ince ince vurarak düzeltiyordu. Çayır komşumuz olduğundan, dahası babamın asker arkadaşı olduğundan, babamın ricası üzerine onun yokluğunda işi gözetlemek üzere orada bulunduğunu daha sonra Osman'dan öğrendim. Elindeki tırpanı bir yana bırakarak, çakır gözlerinde muzip bir gülümseme ile doğrulup bağırdı:

"— Hey Osman! Getir bakalım delikanlıyı" ve herkesin duyabileceği biçimde konuşmasını sürdürdü.

"— Sosrıkua'yı bilirsiniz. Giyinip kuşanıp Nartların toplantısına gidince, Thamade Wezırmes O'nu yakalatıp kollarını bağlatır, annesi Seteney Guaşe'ye gönderir. Ondan bir şölen düzenlemesini ister. Erkeklerin çalıştığı bu yere, bir erkek meclisine ilk kez, hem de armağansız nasıl gelinirmiş? Götürün bu delikanlıyı annesine, gereği ne ise yapılsın..."

Biçilmiş ot ve kamışları büküp ellerimi önümde bağladılar. Osman beni kucağına aldı, kenarda köstekli duran ata binip yola koyuldu. Köyün sokaklarından geçerken su taşıyan, tavuk yemleyen kadınlar, çocuklar şaşkın şaşkın bize bakıyorlardı. Osman kapıyı çalıp beni attan indirdi ve hızla uzaklaştı. Kapıyı açan annem bir bana bir de uzaklaşan atlıya baktı, her şeyi anladı;

"- Ah çocuk, ne vardı çayıra kadar gidecek? Başıma iş açtın..." derken bir yandan da mutlu bir ifade ile gülümsüyordu.

Olanlar akşam babama anlatıldı. Ertesi gün çayırda çalışanlar için hemen hazırlıklara başlandı. Sabah erkenden kesilen toklu, usulüne uygun biçimde parçalanarak dışarıda yakılan ateşin üzerine oturtulmuştu. Bakır bakraçlar içinde akşamdan mayalanan yoğurtlar açıldı. Yağlı katmerler pişirildi. Hazırlanan bütün yiyecekler arabaya yerleştirilerek çayıra hareket edildi. Kucağımda sigara paketleri, torbayla kuru yemişler ve en güzel giysilerim üzerimde, Osman'ın yanına oturdum. Yüreğim göğüs kafesime sığmıyordu. Bütün bu törensel olaylara bilmeden ben sebep olmuştum. Kendimi bir masal kahramanı gibi hissediyordum. Bu denli hazırlığa, yorgunluğa, heyecana şimdiye dek hangi çocuk için katlanılmıştı. Bütün bunların ötesinde o ağzından bal akarcasına öyküler anlatan K'unipat Kadir'i yeniden dinleyebilmek, her şey, çocuk dünyamı sevinçle süslüyordu.

Çayıra ulaştığımızda öğle yemeği hazırlığı başlamıştı. Tırpancılar, desteciler, tırmıkçılar ırmak kıyısında ellerini yüzlerini yıkamaktaydılar. Yerlere serilen sofra bezleri üzerine yiyecekler yerleştirildi. Yoğurttan bol bol ayranlar özendi. Herkes yaşına göre bir yer bulup diz çöktü. Eline ayran tasını alan Kadir topluluğu tek tek süzdü. Konuşmalar, fısıltılar hemen kesildi. Beni Kadir'in önüne, sofra bezinin üzerine oturtmuşlardı. Kadir'in o gün yaptığı konuşmayı anımsayabildiğim kadarıyla anlatacağım.

"— Komşular, arkadaşlar, gençler! çalışmanın, üretmenin, bir işe yaramanın getirdiği yorgunluğun ardından bu denli güzel bir sofrada bir araya gelmek, sizlere seslenmek, büyük mutluluktur. Bu mutluluğa bilmeyerek de olsa neden olan, şu önümde oturan güzel yavrudan, ilerinin büyük insanı olacağını umduğum bu minik delikanlıdan başlamak istiyorum. Bahtı açık, kısmeti bol, yüreği geniş, eli cömert olsun. Sağlıklı, analı-babalı büyüsün. Elem, keder kötü gün görmesin. Akıllı, bilge, korkusuz, onurlu olsun. Sevilsin, sayılsın. Köyümüzün, toplumumuzun törelerini yaban ellere dek götürsün. İsmimize ün katsın. Kısacası, tam bir Çerkeş erkeği olsun.

Bu güzel yiyecekleri bize sunan annesi, saygıdeğer bacımızın tadı-düzeni bozulmasın. Evine bolluk-bereket yağsın. Çok insan ağırlasın, çok aç doyursun. Çocuklarını mutlulukla büyütsün, onların güzel günlerini görsün.

Şu anda, sofra başımda çevrelenmiş oturan küçüklerim, kardeşlerim, arkadaşlarım ve de tüm köy halkı, bir ekse bin alsın, bir meme çekişte bir kova süt sağsın, evleri dolup taşsın. Herkes barış-dirlik-düzenlik içinde yaşasın. Küçük sevgisi, büyük saygısı eksik olmasın. Haydin! Ya bismillah!"

Eller etlere, böreklere uzandı. Sevinç içinde iştahla atıldılar. Sofradakileri mutluluk havası sarmıştı. Yemekten sonra sigaralar tellendirildi, çerezler yendi. Gülüşerek, şakalaşarak gün boyu çalıştılar. Akşam güneşi batı ufkunda Hınzır dağının doruklarında batarken koca çayırlığın biçim işi bitmişti. İmeceye katılanlar, tırpanları omuzlarında, ıslıkla ya bir kafe ya da çeçen melodisi ile köyün yolunu tuttular.

O seneden sonra her yaz tatilinde köye gittiğimde Kadir'i hep gördüm. Ot biçimi zamanı, bana bir görev verilmişti. Tırpancılara su, yiyecek taşımak. Yapabildiğim kadarıyla da destecilere yardım etmek. Kadir'in güzelim destanlarını, ağıtlarını, bilmecelerini, atasözlerini dinleyebilme olanağı bulmam, ayrıca, bana büyüdüğümü hissettirerek anlatılanlar, beni çayırlara tarlalara çekiyordu.

Kadir bir gür; babamla birlikte yaşamış olduğu bir olayı, bir anısını anlatmıştı. Bu ilginç olayı anlatmadan geçemeyeceğim. K'unipat Kadir'le babamın askerlik arkadaşı olduklarından söz etmiştim. Köyümüzden babamın akranları olan Nakhşır Zeki, K'unip’at Kadir, amcazademiz Yismeyl Necib, komşu Kabardey köylerinden beş-on kişi, hatta Pazarören yörelerinden Avşar gençleri, askerlik görevlerini Kars sınır karakollarında yapmışlar. Askere topluca gitmişler. Sivas'tan Kars'a kadar kah yürüyerek, kah atlı arabalarla, kağnılarla bir ayda, Çarlık Rusya'sı işgali yıllarında yapılan dekovil hattında işleyen minik vagonlarla sınıra ulaşmışlar. İçlerinde o dönemin koşullarına göre eğitim görmüş tek kişi babam olduğu için onu Kızılşakşak sınır karakolunda komutan vekili olarak görevlendirmişler. Diğerleri de yakın karakollara dağıtılmışlar. Kadir ve birkaç kişi babamla kalmışlar. Zaman zaman babamın odasında toplanıp çay içer, ara sıra da küçük eğlenceler düzenlerlermiş. Bir virtüöz düzeyinde armonik çalan Kadir, grubun gözbebeği durumundaymış. O'nun mızıkasına eşlik ederken memleket hasreti giderirlermiş. Arada coşup oyuna kalkanlar da olurmuş. Yine böyle bir eğlence akşamı, Kadir mızıkası ile makamdan makama, değişik havalara geçmiş. Kah hüzünlenmişler, kah gülmüşler. Hep birden el çırparak ıslık çalarak mızıkaya eşlik etmeye başlamışlar. Derken karşıdan Sovyet gözetleme kulesi yönünden aynı tempoda el çırpmaları, ıslıklar duyulmuş. Bizimkiler şaşkınlıkla donakalmışlar. Kısa bir sessizlikten sonra karşıdan Kabardeyce sözler duymuşlar;

"— İyi eğlenceler, neş'eniz bol olsun, ama neden susturdunuz pşıne'yi?"

Şaşkınlık, sevinç, heyecan karışımı kısa bir an, arkasından karşılıklı konuşmalar başlamış. Karşı yakadaki Sovyet sınır karakollarında Kafkasyalı hemşerilerinin bulunması onları sevince boğmuş. Yıllardır yitirdikleri yakınları, akrabalarını bulmak gibi bir mutluluk. Bu tür karşılıklı selamlaşma ve şakalaşma birkaç kez daha yinelenmiş. Olay Kars'ta ta Erzurum'da üst makamlarca da duyulmuş. Ancak çok yanlış bir yoruma da neden olmuş. Sovyet askerleri ile ne konuşulabilirdi? Acaba ülke güvenliği zararına onlara bilgi mi veriliyordu? Kuşkular büyümüş, kahramanlarımız topluca daha içerilere, başka görevlere alınmışlar. Yazışmalar, sorgulamalar, sınır protokolü görüşmeleri sürmüş gitmiş. Sonuçta olay açıklık kazanmış. Aklanan kahramanlarımızın bir bölümü eski görevlerine iade olunmuşlar.

Bu olayı tüm detayları ile bir kez de babamdan dinlemiştim. Babam zaman zaman bu gençlik serüvenini anımsar ve "— Ya... İşte böyle, Kadir'in mızıkası yok yere nerede ise başımıza iç açıyordu" derdi.

K'unipat Kadir'den değişik dönemlerde kimi destanları, yaşanmış öyküleri dinledim. Anlattığı her şey en canlı biçimi ile belleğimde yer etmiş.

Köyümüzde iki mescit vardır. Cuma namazları daha büyükçe olan bizim mahalledeki mescitte kılınır. Namazdan sonra babam arkadaşlarını ve daha yaşlıları topluca öğle yemeğine çağırırdı. Dedemden bu yana süregelen bu gelenekleşmiş olayı sevinçle beklerdim. Evimizde topluca yenilen her yemekten sonra belli ki sohbet koyulaşacak, paha biçilmez öyküler anlatılacak, deyimler, atasözleri duyacağım. Bu nedenle cuma günlerini iple çekerdim. Genellikle yemeğe gelenler aynı kişiler olurdu. Zaman zaman da komşu köylerden konuklar bu topluluğa katılırdı. Bu toplantıların değişmeyen tipleri; babamın yeğeni olan Liy (Liydze) Emir, Lağuıç Ebubekir, Nakhşır Hacı Murat, Agaçe Satılmış, babamın dayızadesi Yağan Fehmi, K'unip'at Kadir, Karabe Umar, Cetger Seyfu, Yağan Hacı Mahir, Yağan Musa Kazım ve daha başkaları idi.

Bu gruba kimi zaman Demirboğa köyünden babamın eniştesi Liy Paşa, Liy Sabri, Yeniyapan'dan Siydi Hasanbey, Haratoka Ahmet Bey, Üçpınar köyünden babamın okul arkadaşı olan Aleskir Adil, Şığalığo Haydar, Viranşehir'den Tsığum Cemal, Şıgebakhue Hacı Gazi de katılırdı. Yemekten sonra, saatlerce süren çay sohbetleri başlardı. Konuk odamızın böyle tıklım tıklım dolu olduğu günlerden bir gün, Uzunyayla köylerinin büyük göçten sonra nasıl kurulduğu, evlerin yapılışı, o zamanki yaşam biçiminden söz açılmıştı. Köydeki binaların yapılışı üzerine konuşulurken babam, Kapının arkasına Osmanlı harfleri ile kazınan yazıyı okumuştu. "Bu binayı inşa eden Gemerekli Karabet Usta'dır." Tarih ise bugünkü miladi takvime çevrilirse 1877. Evimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başladığında henüz yeni bitmiş. Bu konuşmaların arasında karşı mahallenin imamı Karabe Umar "—Şu duvarlar, dolaplar, doğramalar dile gelse, bu odadan gelip geçmiş, kim bilir kaç ilginç insanı anlatırlardı." demişti. K'unip'at Kadir söze karışmıştı hemen;


"— Bu evde yaşamış, bu evden gelin gitmiş bir büyüğümüzü, rahmetli Paşahan Hanım'ı anlatayım size. Paşahan, rahmetli Yismeyl Hacbekmırza (dedem)'nın küçük kız kardeşi idi. Kafkasya'dan İstanbul'a sekiz-on yaşlarında gelmiş. Ablası, Abdülaziz zamanında serasker olan Shapsugh Mehmet Zeki Paşa'nın hanımı. Ablasının yanında, İstanbul'da büyümüş, değişik hocalardan ders almış, okur-yazar, akıllı, eli açık, yürekli, geleneklerimizi çok iyi bilen bir genç kız olmuş. Köyümüze dönmüş. Kimsecikler cesaret edip isteyememiş O'nu. Babası vermez diye uzak durmuş herkes. O zamanlar genç ve atak bir delikanlı olan Yağan Alim Efendi, bu bilge kıza gönlünü kaptırmış. Geleneklere uygun biçimde istetmiş. Kız babası Hacı Ahmet bu istemi -nedeni bilinmez- kibar bir şekilde geri çevirmiş. Aradan geçen kısa bir süre sonra Tokat yöresine yerleşmiş Gebakue'lerden bir delikanlı ile nişanlamışlar. Düğün günü gelip çatmış. Ta Tokat'tan gelen düğün alayı gelini alıp yola koyulmuş. Şu bizim iki mahalleyi bağlayan iki köprü var ya işte alay bu köprüden geçerken Yağan Alim, köprü ayağından fırlamaz mı? Gelmiş gelin arabasının okuna yapışmış. Bir taraftan da bağırıyormuş:

"— Tanrı seni bana yazdı, gittiğin gibi döneceksin..."

Düğün alayının atlıları bu densiz delikanlının üzerine atlarını sürmüşler. O'nu kamçı darbeleri ile uzaklaştırmışlar. Yoluna devam eden grup kona kalka bir hafta içerisinde oğlan evine ulaşmışlar. O sırada, yakın bir komşu evinde kalan ve gelenekler gereği ortalıkta görünmeyen damat, küçük bir pencereden gelinin arabadan indirilişini izliyormuş. Mızıkaya eşlik eden erkek korosunun sesleri, tabanca atışları duyuluyormuş. Atılan mermilerden duvara çarpıp seken bir tanesi damadın alnına saplanmış, oracığa yığılıp kalıvermiş.

O gürültülü, şamatalı düğün evi anında yasa bürünmüş. Feryat-figan gökyüzüne yükselmiş. Delikanlının anne ve babası bir damla gözyaşı dökemeden, büyük bir vakar içinde gelinlerini ağırlamışlar. Ona:

"- Kapımızın önüne indiğin ana kadar gelinimizdin. Kara yazgı şu anda seni bize konuk etti. Artık kızımızsın. Dilersen kızımız olarak kalır, dilersen baba evine dönersin." demişler. Kendi acılarını yüreklerine gömüp onu teselli etmişler. İki gün sonra aynı düğün alayı dağılmadan dönüş yoluna koyulmuş. Paşahan Hanım'ı getirip baba evine bırakmışlar.

Aradan bir süre geçmiş. Yağan Alim evlenme isteğini yinelemiş. Fakat yine reddedilmiş. Bunun üzerine, gelenekleri bir yana itip kız babası ile zıtlaşmaya, saygısızca davranışlar göstermeye başlamış. Hacı Ahmet duruma çok üzülürmüş. Nasıl etse de bu tatsız durumu düzeltse, düşünür dururmuş. Uzunyayla'nın değişik yörelerinden kalkıp gelen yaşlılar Hacı Ahmet'e konuk olmuşlar. Ağız birliği edip kızını delikanlıya vermesi için Hacı Ahmet'e uzun süre dil dökmüşler. Sonuç tatlıya bağlanmış. O güne dek görülmemiş bir düğünle Paşahan Hanım ve Yağan Aiim evlenmişler. Ya... İşte böyle, ilginç bir alın yazısı, delikanlının sevgisi Ferhat misali dağları delmiş...

Hani şimdilerde bile mızıka ile çalınıp söylenen bir kafe vardır.
— Ağlamak isterim, utanırım,
— Ağlamazsam, sıkıntıdan ölürüm.
sözleri ile başlayan. İşte bu olay üzerine söylenmiş bir kafe'dir. o."

K'unipat Kadir'den benzeri başka öyküler de dinledim. Bu espri dolu, akıllı, neşeli insanı saygı ile anıyorum.

.........

.........

          

kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı  kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı  kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı  kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı  kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı  kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı kafdagi kafdağı kaf dagi kaf dağı

www.circassiancanada.com         

..