|
Doğduğum ve çocukluğumun en güzel yıllarının geçtiği,
sevgili, yoksul köyüm; uçsuz bucaksız bir bozkırın
ortasında kaybolmuş, büyük bir boşlukla sarılarak dış
dünyadan izole edilmiş, kendi yalnızlığı ile baş başa,
yorgun argın uyuyan köyüm... Pınarbaşı'ndan köye
giderken Yahyabey köyünü kuşatan tepeleri aşınca,
uzakta, kireçli tepelerin arasında düz damları ile beyaz
kutular gibi evler görünür.
Bir defasında köye yaklaşırken arabada tanıştığım ve
çevrenin haritalarını yapmakla görevli olan
mühendislerden birinin, köyüm görününce acıyarak
haykırışını hiç unutamam. Otobüste ahbaplığı
ilerlettiğimiz bu genç mühendis, benim duygularımı
incitmemek için arkadaşına köyü göstererek "Ouelle
isolement!, quelle isole-ment! Ah, bon dien, setıe
village comment Pauvre!" (Aman Allah'ım, bu ne tecrit, ne
yalnızlık, ne fakir bir köy!) diyerek bağırmıştı. Sonra
da bana dönerek şaşkın şaşkın yüzüme bakmıştı. Ben onun
şaşkınlığını ve düşüncesini yüzünden okuyordum. Bu köyde
doğup büyüyen bir gencin üniversite öğrencisi olması,
kendisi ile yol boyu Picasso, Salvatore Dali, Chagal'dan
söz etmesini, sanat sohbetlerine girmesini aklı
almıyordu.
— "Evet, bu ne yalnızlık, bu ne çıplak doğa? Bu çıplak
dünyanın beni her yaz nasıl çektiğine şaştınız değil
mi?"
Söylediği Fransızca sözcükleri anladığımı fark edince
özür diledi, ama hala benden açıklama bekliyordu. Köye
girdiğimizde, iki metre boyundaki erkeklerle, nerede ise
onlara yaklaşan genç kızları görünce yine aynı
şaşkınlığa kapılmıştı. Hele, Yağan Abidin'i başında
Panama şapkası, sırtında şık bir mont ile traktörün
üstünde görünce:
— "Hey şuna bak! Bir kovboy! Hayır, hayır William
Holden'e benziyor, siz bu çıplak ve ıssız boşluğa nasıl
düştünüz? Uzaydan mı geldiniz? diye şaşkınlığını
sürdürmüştü.
Ben uzun uzun köyümüz ve çevresinin özelliklerini, taşı,
toprağı, otu, çiçeği, hayvanı ve insanı ile o'na
anlatmaya çalışmıştım. Yıllar sonra aynı anlatımı, siz
sevgili okurlar için yapmaktayım.
Bir yıl içerisinde dört kez giysi değiştiren,
Uzunyayla'nın gerçekten uzun ve dümdüz olan bu yöresinde
hiçbir engelle karşılaşmayan deli rüzgarlar yaz-kış eser
durur. Otları, çakır dikenlerini, döngeleleri, şeytan
arabalarını önüne katıp koşuşturan rüzgar, zaman zaman
bir hortumla yer değiştirir, ortalığı toza dumana boğar.
Sıcakların en kavurucusu, soğuğun donduranı, yıldızların
en parlağı, karanlığın en koyusu, aydınlığın en iç
açıcısı, hep oradadır. Bunların tamamını orada tanıdım.
Bu büyük boşluk, sessizlik ve çıplaklığın giderek tanrı
kavramına dönüştüğünü, bu büyük evrenin içinde insanın
güçsüzlüğünü, küçüklüğünü çocuk kafamla orada algılamaya
başladım.
Doğanın bembeyaz yorganlar altında yatışını, dinmeyen
bir ağıt gibi, rüzgârın feryadını uzun kış gecelerinde
yatağımda büzülerek korku içinde dinledim. Baharla
coştum, dağ taş yeşil bir halıya büründüğünde, ilk kez
kırlara salınan körpe kuzular, taylar ve buzağılarla
zıpladım, koştum. Yaz aylarında denizin dalgalanışı gibi
rüzgârla harelenen, top top ipek kumaşlar gibi uzanan,
yeşil-sarı, sarı-kızıl ekin tarlalarının arasında koşup
durdum. Yazın kuzeyden esen serin-tatlı poyrazla
ciğerlerimi doldurdum. Tasasız, üzüntüsüz, dağ-bayır,
dere-ova demeden dolaştım. Tarlalardan yemlik, madımak
topladım. Şipşipi, kangal, kuzukulağı yedim.
Ekinlerin biçilip harmanların bitmesiyle ortalığı
kaplayan toz duman arasından, çıplak, gri sonbahar
örtüsünü hüzünle izledim. Bunca zenginliği ve bunca
yoksulluğu içice yaşayan sevgili köyümün insanları da
doğası kadar ilginçtir. Bu zor yaşam koşulları içinde,
binlerce yıldan bu yana süzülüp gelen geleneklerini,
etnografik değerlerini en katışıksız ve saf biçimiyle
yaşatmasını bilmişlerdir. Yaşam koşullarının getirdiği
sıkıntıları bir an olsun dağıtmak için geleneksel
terbiye sınırları içerisinde, çok güzel güldürü
unsurları, şirin şakalar, insanları kahkahaya boğan
öykünmeler, anlatımlar ortaya çıkarmışlardır. Bütün
bunlar geleneksel bir kültür birikiminin ürünleridir.
Bu akıllı ve bilge insanların, destan, ağıt, atasözü
bilmece üreten bu son kuşağına rastlamak, onları
dinlemek, benim kuşağımdakilerin çok az bulabilecekleri
bir olanak, bir şans ve en güzeli de çoğu kişinin
tadamayacağı bir zevk ve mutluluktur.
Bu yazımla halkımın kültür ve geleneklerini günümüze
ulaştıran köyümün insanlarından birisini, K'unipat
Kadir'i tanıtmak istiyorum. Kadir, köyümüzün, ırmağın
sol yakasında kalan karşı mahallesinde oturduğu için
sürekli gördüğüm kişilerden değildi. Onu, sıcak bir
temmuz günü, mis kokulu taze ot yığınının gölgesinde,
ağzından bal-şerbet akıtırcasına; tatlı tatlı destan
parçaları söylerken tanıdım.
Olayı baştan anlatayım; uzun yaz günleri köyün çocukları
ırmakta yüzer, balık tutar, kamışlardan kamçı örer,
ırmak kıyısında yüzerek akşamı bulurlardı. Anlattığım
olayın geçtiği yıl bu çocuk grubundan daha küçük olmama
karşın, nasıl olduysa kendimi ırmak kıyısında, bu
ağabeylerin yanında buldum. Yarı çıplak suyun içinde
oynayıp duruyorlar ve balık yakalamaya çalışıyorlardı.
Daha çok balık olan kıvrımlara, büklere, göllere derken
onlarla birlikte, farkına varmadan köyden uzaklaşmışım.
Komşumuz Bamışt Osman'ın oğlu, şu anda hayatta olmayan
Feridun'un yakalayıp kamışa takarak elime tutuşturduğu
iki sazan balığı ile bizim çayıra varmışım. Uzaktan
sütannem Güllü Ana'nın oğlu Osman'ın bana doğru
koştuğunu gördüm. Ot yığınlarının üstünden seke seke
geliyor aynı zamanda bağırıyordu:
"- P'at'a! hey P'at'a! nasıl geldin buralara? Baban
görürse çok kızar. "Bana hep "P'at'a" derdi. Adaleli,
güçlü sırtına beni bindirip at gibi tırısa kalktı, ot
biçenlerin yanına götürdü. O gün bizim çayırda imece
vardı. Komşuların da yardımı ile çayır biçiliyordu.
Yılan gibi kıvrılarak uzanan paralel ot yığınları '(Zo'lar)nın
salgıladığı koku genzimi yakıyordu. Otlar ve
dirgenlerden yapılmış çardağın altında K'unipat Kadir
oturmuş, tırpancıların körelen tırpanlarını çekiçle örs
arasında, ince ince vurarak düzeltiyordu. Çayır komşumuz
olduğundan, dahası babamın asker arkadaşı olduğundan,
babamın ricası üzerine onun yokluğunda işi gözetlemek
üzere orada bulunduğunu daha sonra Osman'dan öğrendim.
Elindeki tırpanı bir yana bırakarak, çakır gözlerinde
muzip bir gülümseme ile doğrulup bağırdı:
"— Hey Osman! Getir bakalım delikanlıyı" ve herkesin
duyabileceği biçimde konuşmasını sürdürdü.
"— Sosrıkua'yı bilirsiniz. Giyinip kuşanıp
Nartların
toplantısına gidince, Thamade Wezırmes O'nu yakalatıp
kollarını bağlatır, annesi Seteney Guaşe'ye gönderir.
Ondan bir şölen düzenlemesini ister. Erkeklerin
çalıştığı bu yere, bir erkek meclisine ilk kez, hem de
armağansız nasıl gelinirmiş? Götürün bu delikanlıyı
annesine, gereği ne ise yapılsın..."
Biçilmiş ot ve kamışları büküp ellerimi önümde
bağladılar. Osman beni kucağına aldı, kenarda köstekli
duran ata binip yola koyuldu. Köyün sokaklarından
geçerken su taşıyan, tavuk yemleyen kadınlar, çocuklar
şaşkın şaşkın bize bakıyorlardı. Osman kapıyı çalıp beni
attan indirdi ve hızla uzaklaştı. Kapıyı açan annem bir
bana bir de uzaklaşan atlıya baktı, her şeyi anladı;
"- Ah çocuk, ne vardı çayıra kadar gidecek? Başıma iş
açtın..." derken bir yandan da mutlu bir ifade ile
gülümsüyordu.
Olanlar akşam babama anlatıldı. Ertesi gün çayırda
çalışanlar için hemen hazırlıklara başlandı. Sabah
erkenden kesilen toklu, usulüne uygun biçimde
parçalanarak dışarıda yakılan ateşin üzerine
oturtulmuştu. Bakır bakraçlar içinde akşamdan mayalanan
yoğurtlar açıldı. Yağlı katmerler pişirildi. Hazırlanan
bütün yiyecekler arabaya yerleştirilerek çayıra hareket
edildi. Kucağımda sigara paketleri, torbayla kuru
yemişler ve en güzel giysilerim üzerimde, Osman'ın
yanına oturdum. Yüreğim göğüs kafesime sığmıyordu. Bütün
bu törensel olaylara bilmeden ben sebep olmuştum.
Kendimi bir masal kahramanı gibi hissediyordum. Bu denli
hazırlığa, yorgunluğa, heyecana şimdiye dek hangi çocuk
için katlanılmıştı. Bütün bunların ötesinde o ağzından
bal akarcasına öyküler anlatan K'unipat Kadir'i yeniden
dinleyebilmek, her şey, çocuk dünyamı sevinçle
süslüyordu.
Çayıra ulaştığımızda öğle yemeği hazırlığı başlamıştı.
Tırpancılar, desteciler, tırmıkçılar ırmak kıyısında
ellerini yüzlerini yıkamaktaydılar. Yerlere serilen
sofra bezleri üzerine yiyecekler yerleştirildi.
Yoğurttan bol bol ayranlar özendi. Herkes yaşına göre
bir yer bulup diz çöktü. Eline ayran tasını alan Kadir
topluluğu tek tek süzdü. Konuşmalar, fısıltılar hemen
kesildi. Beni Kadir'in önüne, sofra bezinin üzerine
oturtmuşlardı. Kadir'in o gün yaptığı konuşmayı
anımsayabildiğim kadarıyla anlatacağım.
"— Komşular, arkadaşlar, gençler! çalışmanın, üretmenin,
bir işe yaramanın getirdiği yorgunluğun ardından bu
denli güzel bir sofrada bir araya gelmek, sizlere
seslenmek, büyük mutluluktur. Bu mutluluğa bilmeyerek de
olsa neden olan, şu önümde oturan güzel yavrudan,
ilerinin büyük insanı olacağını umduğum bu minik
delikanlıdan başlamak istiyorum. Bahtı açık, kısmeti
bol, yüreği geniş, eli cömert olsun. Sağlıklı,
analı-babalı büyüsün. Elem, keder kötü gün görmesin.
Akıllı, bilge, korkusuz, onurlu olsun. Sevilsin,
sayılsın. Köyümüzün, toplumumuzun törelerini yaban
ellere dek götürsün. İsmimize ün katsın. Kısacası, tam
bir Çerkeş erkeği olsun.
Bu güzel yiyecekleri bize sunan annesi, saygıdeğer
bacımızın tadı-düzeni bozulmasın. Evine bolluk-bereket
yağsın. Çok insan ağırlasın, çok aç doyursun.
Çocuklarını mutlulukla büyütsün, onların güzel günlerini
görsün.
Şu anda, sofra başımda çevrelenmiş oturan küçüklerim,
kardeşlerim, arkadaşlarım ve de tüm köy halkı, bir ekse
bin alsın, bir meme çekişte bir kova süt sağsın, evleri
dolup taşsın. Herkes barış-dirlik-düzenlik içinde
yaşasın. Küçük sevgisi, büyük saygısı eksik olmasın.
Haydin! Ya bismillah!"
Eller etlere, böreklere uzandı. Sevinç içinde iştahla
atıldılar. Sofradakileri mutluluk havası sarmıştı.
Yemekten sonra sigaralar tellendirildi, çerezler yendi.
Gülüşerek, şakalaşarak gün boyu çalıştılar. Akşam güneşi
batı ufkunda Hınzır dağının doruklarında batarken koca
çayırlığın biçim işi bitmişti. İmeceye katılanlar,
tırpanları omuzlarında, ıslıkla ya bir kafe ya da çeçen
melodisi ile köyün yolunu tuttular.
O seneden sonra her yaz tatilinde köye gittiğimde
Kadir'i hep gördüm. Ot biçimi zamanı, bana bir görev
verilmişti. Tırpancılara su, yiyecek taşımak.
Yapabildiğim kadarıyla da destecilere yardım etmek.
Kadir'in güzelim destanlarını, ağıtlarını,
bilmecelerini, atasözlerini dinleyebilme olanağı bulmam,
ayrıca, bana büyüdüğümü hissettirerek anlatılanlar, beni
çayırlara tarlalara çekiyordu.
Kadir bir gür; babamla birlikte yaşamış olduğu bir
olayı, bir anısını anlatmıştı. Bu ilginç olayı
anlatmadan geçemeyeceğim. K'unipat Kadir'le babamın
askerlik arkadaşı olduklarından söz etmiştim. Köyümüzden
babamın akranları olan Nakhşır Zeki, K'unip’at Kadir,
amcazademiz Yismeyl Necib, komşu Kabardey köylerinden
beş-on kişi, hatta Pazarören yörelerinden Avşar
gençleri, askerlik görevlerini Kars sınır karakollarında
yapmışlar. Askere topluca gitmişler. Sivas'tan Kars'a
kadar kah yürüyerek, kah atlı arabalarla, kağnılarla bir
ayda, Çarlık Rusya'sı işgali yıllarında yapılan dekovil
hattında işleyen minik vagonlarla sınıra ulaşmışlar.
İçlerinde o dönemin koşullarına göre eğitim görmüş tek
kişi babam olduğu için onu Kızılşakşak sınır karakolunda
komutan vekili olarak görevlendirmişler. Diğerleri de
yakın karakollara dağıtılmışlar. Kadir ve birkaç kişi
babamla kalmışlar. Zaman zaman babamın odasında toplanıp
çay içer, ara sıra da küçük eğlenceler düzenlerlermiş.
Bir virtüöz düzeyinde armonik çalan Kadir, grubun
gözbebeği durumundaymış. O'nun mızıkasına eşlik ederken
memleket hasreti giderirlermiş. Arada coşup oyuna
kalkanlar da olurmuş. Yine böyle bir eğlence akşamı,
Kadir mızıkası ile makamdan makama, değişik havalara
geçmiş. Kah hüzünlenmişler, kah gülmüşler. Hep birden el
çırparak ıslık çalarak mızıkaya eşlik etmeye
başlamışlar. Derken karşıdan Sovyet gözetleme kulesi
yönünden aynı tempoda el çırpmaları, ıslıklar duyulmuş.
Bizimkiler şaşkınlıkla donakalmışlar. Kısa bir
sessizlikten sonra karşıdan Kabardeyce sözler duymuşlar;
"— İyi eğlenceler, neş'eniz bol olsun, ama neden
susturdunuz pşıne'yi?"
Şaşkınlık, sevinç, heyecan karışımı kısa bir an,
arkasından karşılıklı konuşmalar başlamış. Karşı
yakadaki Sovyet sınır karakollarında Kafkasyalı
hemşerilerinin bulunması onları sevince boğmuş.
Yıllardır yitirdikleri yakınları, akrabalarını bulmak
gibi bir mutluluk. Bu tür karşılıklı selamlaşma ve
şakalaşma birkaç kez daha yinelenmiş. Olay Kars'ta ta
Erzurum'da üst makamlarca da duyulmuş. Ancak çok yanlış
bir yoruma da neden olmuş. Sovyet askerleri ile ne
konuşulabilirdi? Acaba ülke güvenliği zararına onlara
bilgi mi veriliyordu? Kuşkular büyümüş, kahramanlarımız
topluca daha içerilere, başka görevlere alınmışlar.
Yazışmalar, sorgulamalar, sınır protokolü görüşmeleri
sürmüş gitmiş. Sonuçta olay açıklık kazanmış. Aklanan
kahramanlarımızın bir bölümü eski görevlerine iade
olunmuşlar.
Bu olayı tüm detayları ile bir kez de babamdan
dinlemiştim. Babam zaman zaman bu gençlik serüvenini
anımsar ve "— Ya... İşte böyle, Kadir'in mızıkası yok
yere nerede ise başımıza iç açıyordu" derdi.
K'unipat Kadir'den değişik dönemlerde kimi destanları,
yaşanmış öyküleri dinledim. Anlattığı her şey en canlı
biçimi ile belleğimde yer etmiş.
Köyümüzde iki mescit vardır. Cuma namazları daha büyükçe
olan bizim mahalledeki mescitte kılınır. Namazdan sonra
babam arkadaşlarını ve daha yaşlıları topluca öğle
yemeğine çağırırdı. Dedemden bu yana süregelen bu
gelenekleşmiş olayı sevinçle beklerdim. Evimizde topluca
yenilen her yemekten sonra belli ki sohbet koyulaşacak,
paha biçilmez öyküler anlatılacak, deyimler, atasözleri
duyacağım. Bu nedenle cuma günlerini iple çekerdim.
Genellikle yemeğe gelenler aynı kişiler olurdu. Zaman
zaman da komşu köylerden konuklar bu topluluğa
katılırdı. Bu toplantıların değişmeyen tipleri; babamın
yeğeni olan Liy (Liydze) Emir, Lağuıç Ebubekir, Nakhşır
Hacı Murat, Agaçe Satılmış, babamın dayızadesi Yağan
Fehmi, K'unip'at Kadir, Karabe Umar, Cetger Seyfu, Yağan
Hacı Mahir, Yağan Musa Kazım ve daha başkaları idi.
Bu gruba kimi zaman Demirboğa köyünden babamın eniştesi
Liy Paşa, Liy Sabri, Yeniyapan'dan Siydi Hasanbey,
Haratoka Ahmet Bey, Üçpınar köyünden babamın okul
arkadaşı olan Aleskir Adil, Şığalığo Haydar,
Viranşehir'den Tsığum Cemal, Şıgebakhue Hacı Gazi de
katılırdı. Yemekten sonra, saatlerce süren çay
sohbetleri başlardı. Konuk odamızın böyle tıklım tıklım
dolu olduğu günlerden bir gün, Uzunyayla köylerinin
büyük göçten sonra nasıl kurulduğu, evlerin yapılışı, o
zamanki yaşam biçiminden söz açılmıştı. Köydeki
binaların yapılışı üzerine konuşulurken babam, Kapının
arkasına Osmanlı harfleri ile kazınan yazıyı okumuştu.
"Bu binayı inşa eden Gemerekli Karabet Usta'dır." Tarih
ise bugünkü miladi takvime çevrilirse 1877. Evimiz
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başladığında henüz yeni
bitmiş. Bu konuşmaların arasında karşı mahallenin imamı
Karabe Umar "—Şu duvarlar, dolaplar, doğramalar dile
gelse, bu odadan gelip geçmiş, kim bilir kaç ilginç
insanı anlatırlardı." demişti. K'unip'at Kadir söze
karışmıştı hemen;
"— Bu evde yaşamış, bu evden gelin gitmiş bir
büyüğümüzü, rahmetli Paşahan Hanım'ı anlatayım size.
Paşahan, rahmetli Yismeyl Hacbekmırza (dedem)'nın küçük
kız kardeşi idi. Kafkasya'dan İstanbul'a sekiz-on
yaşlarında gelmiş. Ablası, Abdülaziz zamanında serasker
olan Shapsugh Mehmet Zeki Paşa'nın hanımı. Ablasının
yanında, İstanbul'da büyümüş, değişik hocalardan ders
almış, okur-yazar, akıllı, eli açık, yürekli,
geleneklerimizi çok iyi bilen bir genç kız olmuş.
Köyümüze dönmüş. Kimsecikler cesaret edip isteyememiş
O'nu. Babası vermez diye uzak durmuş herkes. O zamanlar
genç ve atak bir delikanlı olan Yağan Alim Efendi, bu
bilge kıza gönlünü kaptırmış. Geleneklere uygun biçimde
istetmiş. Kız babası Hacı Ahmet bu istemi -nedeni
bilinmez- kibar bir şekilde geri çevirmiş. Aradan geçen
kısa bir süre sonra Tokat yöresine yerleşmiş
Gebakue'lerden bir delikanlı ile nişanlamışlar. Düğün
günü gelip çatmış. Ta Tokat'tan gelen düğün alayı gelini
alıp yola koyulmuş. Şu bizim iki mahalleyi bağlayan iki
köprü var ya işte alay bu köprüden geçerken Yağan Alim,
köprü ayağından fırlamaz mı? Gelmiş gelin arabasının
okuna yapışmış. Bir taraftan da bağırıyormuş:
"— Tanrı seni bana yazdı, gittiğin gibi döneceksin..."
Düğün alayının atlıları bu densiz delikanlının üzerine
atlarını sürmüşler. O'nu kamçı darbeleri ile
uzaklaştırmışlar. Yoluna devam eden grup kona kalka bir
hafta içerisinde oğlan evine ulaşmışlar. O sırada, yakın
bir komşu evinde kalan ve gelenekler gereği ortalıkta
görünmeyen damat, küçük bir pencereden gelinin arabadan
indirilişini izliyormuş. Mızıkaya eşlik eden erkek
korosunun sesleri, tabanca atışları duyuluyormuş. Atılan
mermilerden duvara çarpıp seken bir tanesi damadın
alnına saplanmış, oracığa yığılıp kalıvermiş.
O gürültülü, şamatalı düğün evi anında yasa bürünmüş.
Feryat-figan gökyüzüne yükselmiş. Delikanlının anne ve
babası bir damla gözyaşı dökemeden, büyük bir vakar
içinde gelinlerini ağırlamışlar. Ona:
"- Kapımızın önüne indiğin ana kadar gelinimizdin. Kara
yazgı şu anda seni bize konuk etti. Artık kızımızsın.
Dilersen kızımız olarak kalır, dilersen baba evine
dönersin." demişler. Kendi acılarını yüreklerine gömüp
onu teselli etmişler. İki gün sonra aynı düğün alayı
dağılmadan dönüş yoluna koyulmuş. Paşahan Hanım'ı
getirip baba evine bırakmışlar.
Aradan bir süre geçmiş. Yağan Alim evlenme isteğini
yinelemiş. Fakat yine reddedilmiş. Bunun üzerine,
gelenekleri bir yana itip kız babası ile zıtlaşmaya,
saygısızca davranışlar göstermeye başlamış. Hacı Ahmet
duruma çok üzülürmüş. Nasıl etse de bu tatsız durumu
düzeltse, düşünür dururmuş. Uzunyayla'nın değişik
yörelerinden kalkıp gelen yaşlılar Hacı Ahmet'e konuk
olmuşlar. Ağız birliği edip kızını delikanlıya vermesi
için Hacı Ahmet'e uzun süre dil dökmüşler. Sonuç tatlıya
bağlanmış. O güne dek görülmemiş bir düğünle Paşahan
Hanım ve Yağan Aiim evlenmişler. Ya... İşte böyle,
ilginç bir alın yazısı, delikanlının sevgisi Ferhat
misali dağları delmiş...
Hani şimdilerde bile mızıka ile çalınıp söylenen bir
kafe vardır.
— Ağlamak isterim, utanırım,
— Ağlamazsam, sıkıntıdan ölürüm.
sözleri ile başlayan. İşte bu olay üzerine söylenmiş bir
kafe'dir. o."
K'unipat Kadir'den benzeri başka öyküler de dinledim. Bu
espri dolu, akıllı, neşeli insanı saygı ile anıyorum. |