|
Ahmet Necdet Sezer, yeryüzünde artık, nesli, izi
kalmamış, sadece
TC'de 'Kemalizm' adıyla yürürlükte bulunan
diktatoryal sistemden
fazla rahatsız değil...
İnsan haklarının evrensel değerlerine, her gün
kılıçların saplanması
da fazla ırgalamıyor onu. Bu açıdan, beyinleri,
kimlik ve
kişilikleri de işgal edilmek istenen Kürtlerin, ana
dilleriyle
Tanrı'ya yakarıp, Allah'ı anmalarının yasaklanması,
onun sorunu
değil.
Kemalist suyla beyni ovalanmış, yıkanıp sistemin
kıvamına getirilmiş
biri olarak, hukukun evrensel renkleri, özgürlük
açılımları ilgi
alanının dışında kalıyordu onun. Birey, toplum ve
halkların doğumla
kazanılmış haklarının olabileceği, vicdan, iz'an
diye bir üstün
değer yargısının bulunabileceği, Kemalist öğretiye
ters düşüyordu
çünkü. Hak yok, inkar vardı, Kemalizm'in ilke ve
inkılaplarında.
Kendi kökleri olan Çerkeslerin, kendi kimlik ve
kültürlerinden
koparılarak, ne o, ne de bu olan bir meleze
dönüştürülmesi, bu
açıdan kendisini rahatsız etmiyordu.
Ama bir gerçeği teslim etmek gerekiyorsa eğer, Ahmet
Necdet Sezer,
hırsız değildi. Hırsızlığa yeltenmeyi bilemeyecek
kadar 'saf'tı. O,
biri yüksekçe bir yere çıkıp, 'hırsızlar, soyguncu
ve
dolandırıcılar' diye bağıracak olsa, büyük
çoğunluğuyla
elitinin, 'hemşehrim, bana mı seslendin' diyecek bir
toplumda
Cumhurbaşkanıydı. Bu haliyle, söz ve karar sahibi,
aynı
zamanda 'götüren efendiler'in tepesinde alabildiğine
iğreti duruyor,
bağdaşık kalmıyordu.
Onun sorunu bu kertede başlıyordu. Üstelik, bir
yargıç olarak, ilk
gençliğinden beri, ezberleyerek geldiği yasalara
bağlıydı. Yasalara
aykırı biçimde hırsızlık, dolandırıcılık ve soygun
seferlerine
çıkılmasını anlayamıyor, beyninin içinde bir yere
oturtamıyordu.
Hırsızın hırsızdan anladığı, soyguncu ve
dolandırıcının kendi
benzerinden hoşlandığı, bunların birbirini 'en büyük
vatansever'
diye parlattığı, daha dün oturduğu evin kirasını
denkleştirmek için
bin takla atan, bugün uşakların hizmet sunduğu kendi
köşkünde oturan
Ertuğrul Özköklerin 'en büyük mürşit' mertebesine
eriştiği toplumda,
onun gibiler sevimsizdi. Çalarak, dolandırıp
götürerek vatana üstün
hizmetler sunanların, etkisiz kılmak için çabaladığı
ayak bağıydı.
Hayali koyun kaçakçılığından sanık, en büyük Türk
büyüğü celep
Ertuğrul Özkökgiller, onu kendi hizalarına getirmek
için yoğun çaba
harcadılar. Alttaki enayiler hizmete amade dururken,
onun markete
gidip alış-veriş yapmasını kötüye alamet, halkın
vergilerine el
uzatma yerine, cebinden çıkardığı parayla altındaki
arabaya benzin
doldurmasını, eski köye yeni tehlikeli adet sayıp,
yaptıklarını 'aşağılayıcı davranış' olarak yüzüne vurdular.
Buna rağmen, uslanıp 'götürenler' safında, 'vatana
hizmet' kervanına
katılmayınca, satın aldığı evin fotoğrafını
yayınlayıp, dürüstlük
oyunu oynadılar. Götürdüklerine, kendi bankasını
soymayı da
ekleyen 'vatansever' basın, 'nereden buldun bakim,
bunca parayı?'
diye sordular.
Ama, yasacı Cumhurbaşkanı 'Çerkes inatlı'ydı. Milli
Güvenlik
Kurulu'nca hazırlanan, 'vatansever patronlara'
alabildiğine götürme
özgürlüğü veren, düşünceyi, kültürel hayatı ve haber
alma hakkını
da, Kemalist diktatoryanın 1920'ler düzeyinde 'orklayan'
yasanın
iptali için Anayasa mahkemesine başvuruyordu. Yasa,
'vatansever Türk
milliyetçisi' hırsızlara 'hırsız' demeyi yasaklıyor
ve
götürdüklerinin deşifresini 'yalan haber'
mertebesine çıkarıyor, bir
zamanlar devletin İstanbul'da, 'bundan böyle gavura
gavur demek
yasaktır misali', resmi katil, soygun çeteleri dahil
mafyanın her
türlü faaliyetlerini 'devlet sırrı' yapıyordu. Köy
yakan
kibritçileri anmak, 'yalan haber' oluyordu.
Cumhurbaşkanı 'muğlaklıkları netleştirin' diyerek,
'derin devlet'
denilen Milli Güvenlik Kurulu'yla mahkemelik
oluyordu. Her şeye
rağmen, bu da 'iyi' bir gelişmeydi. Hukukun olmasa
bile, 'yasaların
savunucusu' vardı. Bu da 'hiç yoktan' iyiydi. |