|
Geçmişi iyi okuyabilmek, ülke içi ya da ülkeler
arası değişken ve statik dengeleri doğru
değerlendirebilmek ve sağlıklı gelecek
öngörüleri ve projeksiyonları belirleyebilmek
uluslararası ilişkilerin akademik boyutunda
hedeflenen çerçevedir. Tarihi, sosyal ve
kültürel miras, aidiyet duygusu ve içinde
yaşanılan coğrafyanın çatısı altında bu
çerçevenin içini doldurmak ve iyi bir fotoğraf
resmedebilmek, varlık ve büyüme iddialarını
canlı tutabilen toplulukların olmazsa olmaz
görevlerindendir. Çıkar çatışmaları ve buna
bağlı olarak gelişen dostluk ve düşmanlık
kombinasyonları bundan önce var olduğu gibi,
gelecekte de hep var olacaktır.
Seslendiği kesimlerde var olan duyarlılıkları
bilince dönüştürme çabası, hiç kuşkusuz bir
sivil toplum kuruluşunun en temel amaçları
arasındadır. Sağlıklı bilginin önemini kavramış
olan Kafkas Vakfı, internet üzerinden yaptığı
haber yayını ile, nerdeyse boş olan bu bilinç
havuzunun damla damla da olsa dolmasına çok
önemli katkıda bulunduğunu düşünmektedir.
Ancak bilgi bir hammaddedir ve onun işlenmesi
gerekir. Sağlıklı ve kaliteli işçilikle
oluşturulacak ürün kendisine kesinlikle bir etki
alanı bulacaktır. Uluslararası arenadaki ve
düşüncenin üretilip pazara çıktığı merkezlerdeki
çalışmalar ve aktüel yorumlar strateji
belirleyici kesimler ve karar mekanizmaları
tarafından dikkatlice izlendiğinden ve oluşan
kamuoyuna önemli katkıda bulunduğundan hiç kuşku
duymamak gerekir. Bu nedenle Kuzey Kafkasya
özelinde ve dünya genelinde bir süredir
vakfımızca takip edilen bu tür çalışmalarıdan
bazılarını seçerek uzun olmayan periyotlarla web
sitemizde ve bültenimizde yayınlamanın yararlı
olacağı düşüncesindeyiz. Şunu da belirtmek
gerekir ki, bu yazıların içeriği Kafkas
Vakfı'nın görüşlerini yansıtma durumunda
değildir. Aksine uluslararası arenadaki tüm
tarafların, olaya nasıl baktıklarını görebilmek
ve en uçta olan kesimlerin argümanlarından
haberdar olabilmek için farklı bakış açılarına
sahip yazarların çalışmalarına da yer vereceğiz.
Bu nedenle yazının içeriğine ve yazarın
kullandığı terimlere gelebilecek eleştiriler
için başta bu noktayı okuyanların dikkatine
sunarız.
Mustafa Özkaya
Büyük Anti-terör Oyunu ve
Rusya
Sınırlı sayıda Rus askeri birliklerinin 2001
Kasım ayı sonlarında Kabil'e apar topar
konuşlandırılması olayı başlıbaşına, Moskova'nın
Hazar bölgesindeki taktik hedefleri ve stratejik
amaçlarınının ciddiye alınması gerektiği
konusunda önemli bir uyarıcı kabul edilmeli.
Birlikler her ne kadar Olağanüstü Haller
Bakanlığı’na (MCHS) ait ise ve misyonlarının
yalnız insani yardım olduğu (elçilik olarak da
hizmet verecek sahra hastanesi kurma) şeklinde
deklare edilse de, aslında Kunduz ve Kandahar'da
yoğun bir çatışma içindeki ABD deniz piyadeleri
ve özel timlerinin önünde arenanın tam orta
yerine atlama arzularını ele vermiştir. Haziran
1999'da Priştina'ya girmek için ilerleyen
paraşütçü Rus askerlerinden en belirgin farkı,
burada Washington'un biraz şaşırmasını ve
Moskova'nın da oldukça memnuniyetini sağlayacak
şekilde Kuzey İttifakı’nın erken davranıp bir
kaç gün öncesinden Kabil'e girmiş olmasıydı.
Arka Plan
Afganistan'da bir sonraki hamlenin ne olacağı
planlanırken, Putin'in ekibindeki
stratejisyenler çözüm önerileri içeren örnek
çalışmalardan çok 1979 Sovyet işgali öncesine
kadar uzanan Rusya'nın bölgedeki
operasyonlarında oluşturduğu kayıtlara
başvurmaktaydılar. Doğrusu, Büyük Peter orduları
1722'de Bakü'yü işgal ettiğinden bu yana Rusya
Hazar bölgesinde yaklaşık üç yüzyıl boyunca
aralıksız bir şekilde müdahil olmuştur.
İngiltere dahil diğer tüm aktörler, belli
aşamada oyunu bırakmak durumunda kalmışlardır,
ancak Rusya'nın bu arasız müdahil olma tarihi
1907 ve 1991 yıllarındaki ayaklanmalara karşın
devam etmiştir. Bu kırılma noktalarından ilkinde
bulunan en önemli formül, yeni doğmuş Sovyet
Hükümeti’nin güneydeki komşuları olan İran,
Türkiye ve Afganistan ile yaptığı anlaşmalarla
da belgelendiği üzere eşit ve saldırgan olmayan
bir ilişki içinde olması kararıdır. Bununsa,
uluslararası ilişkilerin sömürgeci normlarından
el etek çekmek anlamına geldiği açıktır.
SSCB'nin 1991 yılında yıkılmasına gelince, en
önemli özellik Moskova'nın yeni kurulan
cumhuriyetleri dost ülke olarak hızla tanıması
ve 1990'larda yine dirilen ve biçim değiştirmiş
yeni emperyalist dürtülere karşı kendini
tutabilme yeteneğini göstermiş olmasıdır.
SSCB'nin yıkılmasıyla oyunun katılımcılarında da
benzeri görülmemiş bir artış ve çeşitlenme de
ortaya çıkmıştır ki, bunların oyun içindeki
rolleri bazı yarı-devletler (Abhazya ve
Çeçenistan gibi), devlet dışı yapılanmalar (Chevron
ya da LUKOİl gibi) ve devlet karşıtı oluşumlar
(el-Kâide gibi) tarafından daha da güçlenmiştir.
Bu kalabalık içerisinde Rusya'nın çok rahatsız
olmasının yanında, bu oyunun Rusya için, asla
salt Orta Asya içerisinde oynanmakta olan bir
oyun olmadığını, tam tersine kapsamı çok daha
geniş olan ve Balkanlardan Uzak Doğu’ya
uzanmakta olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Böyle bir oyun için elbette ki farklı
kombinazyonlardan oluşan aktörlerin hazır olduğu
birden fazla tiyatro sahneleri olacaktır. Rus
bakış açısıyla soruna bakıldığında bu tiyatro
sahneleri (NATO Merkezi tarafında icat edilen
terimi kullanırsak) değişken olan ama ayrı
olmayan türdendir. Pratikte cevap bekleyen ana
sorun ise aralarında kaynakların
bölüştürülmesidir.
Şöyle bir geçmişe dönüp bakıldığında, Rusya'nın
büyük oyununu sahnelediği en başlıca tiyatronun,
çok önemli kaynakların bolca bulunduğu, en ciddi
tehdit unsurlarının kümelendiği ve yine en az
verimli sonuçların elde edildiği bölge olan
Balkanlar olduğu görülecektir. Kafkaslar,
Balkanlardan sonra ikinci sırada yer almakta ve
bir dereceye kadar daha uzakta kalan, Rusya için
bir dış politika hedefi olmaktan çok kendisine
oportünist bir bakışla yaklaştığı sınırlar olan
Orta Asya ise üçüncü önem sırasında
bulunmaktadır.
Bu oyun, bir düzine Kazak eşliğinde birkaç
kaşifin coğrafi seferleri ve coğrafya uzmanları
tarafından elde edilen kritik istihbarat
bilgililerinin değerlendirildiği biraz daha
büyükçe askeri seferlerden oluşmaktadır.
Doğrusu, MChS birliklerinin 2001 yılı Kasım ayı
sonunda Kabil'e gelişleri, yukarıda verilen
örneğe, Priştina Havaalanını alelacele ele
geçiren Rus paraşütçüleri örneğinden çok daha
fazla benzemektedir.
Tezler
Bilgi ve beceri kazandığı bunca tarihsel deneyim
sonrasında Rusya, 19.yüzyılda sergilediği Büyük
Oyun’unun kalıplarını aynen 21.yüzyılın Büyük
Anti-Terörizm Oyunu diye görülen oyuna
uyarlayarak sergileme eğilimi içindedir. Bu
bilinen şablon, Afganistan, Çeçenistan ve
Makedonya'daki antiterör operasyonları arasında
ve Kosova, Abhazya ve Xinjiang'daki ayrılmacı
girişimler arasında çok yakın bir benzerlik ve
bağlantılar kurmaktadır. Diğer yandan, 'islami
fundamentalizm' ya da 'Vahhabilik' türü
tanımlamaları güvenlik tehditleri ile eşdeğer
tutan, korku pompalaması niteliğinde bir de
ideolojik şablon bulunur ki, sahip olunan tüm bu
retoriğe karşın, Kremlin her şekilde İslam'ı
topluca bir çatışma hedefi göstermekten özenle
geri durmaktadır. Osmanlı ile iki buçuk yüzyıl
aralıksız savaşmış olan Rusya, bu epik
mücadeleyi bir 'haçlı' mücadelesi ya da
“uygarlıklar çatışması' olarak tanımlamamaya
özen göstermektedir. Moskova bu geleneğini
izleyerek, Washington'dan Tahran'ın islami
teröre desteği ile ilgili tüm uyarılara ilgisiz
kalmakta ve silah satımı dahil İran'la olan
işbirliğini geliştirme noktasında çok az çekince
koymaktadır.
Yine diğer bir şablon ise Batıyla olası
işbirliğinin kapsamını çok dar olarak
görmesidir. Rusya tarihinde Büyük Oyun’un riskli
kumarlarında hiçbir kez yanında müttefikler
edinmemiştir. Ancak iş, Avrupa içi politikalara
gelince, bunun tam tersine güç dengelerini çok
iyi hesap ederek her önemli savaşta bir ittifak
oluşturmuş ya da bir ittifak içinde yer
almıştır. Putin'in ABD'nin başını çektiği
anti-terörist koalisyona hiç kuşku duymadan
dahil oluşu bu modelden bir uzaklaşma ve kopuş
olarak görülebilir; ne var ki 'onun' terörizme
karşı mücadelesine asıl Batı’nın katıldığını
iddia etmesine olanak veren elinde belirli bir
takım dayanaklar bulunmaktadır ki bu şekilde
Çeçenistan'ı küresel savaş çerçevesinde meşru
bir hedef olarak sunmaktadır.
Rusya, ABD için 'kirli işler' yapma konusunda
hiç de istekli bir tavır içinde olmadı ve
ABD'nin bölgede kısıtlı bir süre kalabilecek
güce sahip olduğunu öngörerek, Orta Asya'daki
varlığını sağlamlaştırma konusunda iyi bir plan
hazırlığı içinde olabilir. Bu arada, Moskova
hamlelerinin Batı tarafından yanlış yorumlanması
olasılığının ve bunun tarihte İngiltere'nin
19.yüzyılda ortaya koyduğuna benzer bir ters
tepkiye yol açabileceğinin de farkındadır ve bu
yüzden Tacikistan'da oluşturulan 201.Bölge’ye
bağlı kalma konusunda ölçüyü elden
bırakmamaktadır.
Bu konuda tarih, diğer bir önemli katkıda daha
bulunmaktadır: Ne 1885'de yapılan III.Alexander'ın
kraliyeti dönemindeki savaşta, ne de 1979-1988
Sovyet savaşı dahil, Afganistan hiçbir zaman
Rusya'nın yayılmacı politikasının seçilmiş bir
hedefi olmadı. Amaç sürekli Orta Asya'yı güvenli
ve istikrarlı tutabilmek idi ve bu günkü
manevralarda da aynı amaç yer almaktadır. Ancak
bu amacın kavramsallaştırılması öncelikle jeo-politik
olmaktan zamanla daha kompleks olana dönüştü ki
bunda 'petrolün jeo-ekonomiği' vurgusu
ağırlıktadır.
Putin'in gerçek anlamda bir gosudarstvennik
(devletçi bakış açısına sahip olan) olmasına
karşın, ekonomik parametrelerin ve şebekelerin
önemini hızlıca fark etti. Onun dış politikası
enerji şirketlerinin çıkarlarını güvenlik
politikasıyla o derece entegre etti ki, şu an
Rus enerji kompleksliğini 1970'ler ve
1980'lerdeki Sovyet askeri endüstrisi (silah
sanayi) ile aynı düzeyde ele alabiliriz.
Afganistan hiç şüphesiz bu bileşkenin içinde
olmaktan çok kenarındadır. Ancak, ABD Enerji
Danışmanı Spencer Abraham'ın geçen Kasım ayında
Novorossiisk kentinde Hazar Boru Hattı'nın
açılışı sırasında tanıklık ettiği gibi, Hazar
bölgesi tüm enerji zenginliğiyle bu bileşkenin
tam ortasında yer almaktadır. Rusya, 4-5 feodal
kabile yönetimine bölünmüş bir Afganistan'dan
son derece rahat olacaktır, yeter ki bunlardan
hiçbiri Çeçenistan ve Özbekistan'a geçiş
sağlayacak terörist şebekeleri içinde
barındırmasın.
Sonuçlar
Tarih, uluslararası küresel anti-terörist
kampanya konusunda ABD yöneticilerine sunduğu
çok daha ileri düzeyde bilgiyi Rusya'nın
stratejisine sunmaktadır. Eğer durum gerçekten
böyle ise; Rusya'nın politikasının tümden
coğrafi alanlar üzerinde daha fazla entegre
olmuş ve çok keskin bir şekilde kendi
çıkarlarına odaklanmış olacağını tahmin etmek
zor değil. Rusya askeri süper güç olmaktan çok,
bir enerji güç merkezine dönüşmeye devam
ettikçe, bu çıkarları da artık jeo-politik
olmaktan çok jeo-ekonomik çerçeve içerisinde
tanımlamak olası olacaktır.
NOT: Makalenin ingilizce başlığı "RUSSIA IN THE GREAT
ANTI-TERRORIST GAME" olup ABD John Hopkins
Üniversitesi bünyesindeki SAIS (School of
Advanced International Studies) araştırma
merkezlerinden bir olan Orta Asya Kafkaslar
Enstitüsü Sitesi’nde 12 Aralık 2001 tarihinde
yayınlanmıştır. |