|
OSMANLI
DÖNEMİNDEKİ
"TÜRKÇÜLÜK BÖLÜCÜLÜĞÜ"NDEN GÜNÜMÜZÜN "NE
MUTLU TÜRKÜM DİYENE BÖLÜCÜLÜĞÜ"NE
Doç.Dr.Mehmet AÇA
Siyasi ümmetçiler ve onlarla her zaman sıkı
işbirliği içinde olan malum çevrelerin
yıllardır ileri süregeldikleri savlardan
birisidir: “Türkler Türkçülük yaptıkları
için yıkılmıştır Osmanlı Devleti.” Ama, bu
savı ileri sürenler, nedense, Türkçülüğün
“Osmanlıcılık”, “Islamcılık” adındaki boşa
kürek çekmelerin işe yaramadığı, bıçağın
kemiğe dayandığı, Türklerin egemenlik
haklarının bütünüyle ellerinden alınmak
üzere olduğu, Osmanlı Devleti bünyesindeki
gayri Türklerin önemli bir kesiminin küresel
emperyalistlerin akıttığı çeşmeden
testilerini doldurma telaşı
içerisinde olduğu bir dönemde bütünüyle var
kalma ya da yok olup gitmeme kaygısıyla
kendiliğinden harekete geçtiği ve işe
öncelikle ülkeyi yöneten gayri Türk kesimi
tasfiye etmekle başladığı gerçeğini
görmezden gelirler. Siyasi ümmetçiler,
Islam’da “milliyetçilik” yok derken, azınlık
ırkçıları ve
beynelmilelciler de “milliyetçiliği”
“gericilik” ve “bölücülük” olarak
nitelendirmişlerdir.
“Milliyetçilik”ten kast
edilen de her zaman
“Türkçülük” ya da “Türk milliyetçiliği”
olmuştur. Islamcılık, Kafkasyacılık ve diğer
kisveler altında Kürtçülük, Çerkesçilik,
Gürcücülük, Lazcılık, Arapçılık, vd. yapmayı
kendilerine hak bilenler, Türklere
Türkçülüğü çok görmüşlerdir.
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde
örgütlenen ve temel devlet
felsefesi haline gelen Türkçülük, ortaya
Türklerin egemenliğini, Türk dilini, Türk
kültürünü esas alan Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’ni çıkardığı için küresel
emperyalistler ve malum çevrelerce asla
affedilmemiştir.
Türklerin ve devletlerinin güçlü olduğu
dönemlerde Osmanlı Devleti bünyesinde
hakları kullanma bakımından Türk kökenlileri
fersah fersah geride bırakır bir şekilde
yaşayan Müslüman-gayrimüslim gayri Türklerin
(Ki, bunların bir kısmı zulümden kaçarak
Türklere sığınmışlardır) bir kesimi,
Türklerin zayıf düştüğü bir dönemde harekete
geçmişler ve küresel yağmaya
maruz kalan Türk devletinden paylarını alma
telaşına düşmüşlerdir. Elbette ki, sözü
edilen kesimler arasından gemiyi terk
etmeyenler ve sonuna kadar Türklerin yanında
kalanlar da olmuştur. Öyle oldukları için de
yakın tarihimizdeki şerefli yerlerini
almışlardır. Küresel yağma girişimlerine baş
kaldıran Türkler, Mustafa Kemal Atatürk’ün
önderliğinde verdikleri ölüm kalım savaşı
neticesinde ulusal devletlerini, yani,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuşlar ve
yağmadan pay almak isteyenlerin heveslerini
kursaklarında bırakmışlardır. Fakat,
“yeryüzü Tanrıları” bu durumu
hazmedememişler, tıpkı Ulusal Kurtuluş
Savaşı yıllarındaki gibi, gayri Türk
kesimleri, Türk egemenliğinin “Kabe”si olan
Ankara’ya karşı sık sık
kışkırtmışlardır. İşin en acı tarafı da
vaktiyle zulümden kaçarak
Türklere sığınanların ve yaklaşık bir buçuk
asırdır Türkiye’de Türklerle birlikte
yaşayıp da “kabilecilik” ya da “mikro
milliyetçilik” yapmakta ısrar edenlerin
Türklere ve Türk egemenliğine zarar veren
girişimler içinde olmuş olmalarıdır.
Geçmişte Türkçülükten dolayı Türkleri
bölücülükle itham edenler,
günümüzde Türkçü-Kemalistleri,
ulus-devletçileri, “Ne Mutlu Türküm
Diyene”yi “Ne Mutlu Türkiyeliyim Diyene”
diye yorumlamayanları bölücülükle itham
etmektedirler.
Arkalarına ABD ve AB’yi alanlar, Türkiye’nin
içine düşürüldüğü AB tuzağından sonuna kadar
yararlanmaya çalışmaktadırlar ve bu noktada
her türlü etnik ve dinsel taleplerini hayata
geçirmeyi arzulamaktadırlar. Yazık ki, sonu
gelmez bir AB aşkına “paketlenen” Türkiye,
uluslar arası “anlaşma”lar çerçevesinde
malum çevrelerden gelen her türlü etnik ve
dinsel talebi, Türklerin
kanları ve canları pahasına elde ettikleri
haklarını gasp ederek karşılamaya
çalışmaktadır. Gayri Türk kesimler,
estirilen küresel rüzgarı da arkalarına
alarak Türkler üzerinde yoğun bir baskı
oluşturmaktadırlar ve Türkler adına
dillendirilen her türlü talebi ve direnişi
“bölücülük”, “faşimz”, “Kemalizm”,
“ırkçılık”, “çağ dışılık” damgasıyla boğmaya
çalışmaktadırlar. Sağlığında, askeri
okullara alınacak öğrencilerde “Türk
ırkından olma” ya da
“Türk olma” şartı arayan (Meraklısı
“Cumhuriyet” gazetesinin 1930’lu yıllara ait
arşivini gözden geçirebilirler) Ulu önder
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm
Diyene!” sözünü, “Ne Mutlu Türkiyeliyim
Diyene”ye dönüştürmeye çalışanlar, azınlık
ırkçılığı girişimlerine dur diyenleri,
Çerkescilik, Kürtçülük, Lazcılık,
Pontusçuluk, vs. karşısında Türkçülüğe,
Kemalizm'e sarılanları sindirmek için her
türlü araca baş vurmaktadırlar. Çoklukla
kendisini “Gürcü”, “Çerkes”, “Abaza”, “Laz”,
“Kürt”, vs. diye
tanımlayan kalemlerin yuvalandığı gazete ve
televizyonlar vasıtasıyla Türklere, küresel
emperyalistlerle içerideki azınlık
ırkçılarının taleplerinin yerine
getirilmesinin “ulusal bütünlüğü”
pekiştireceği, aksi taktirde bölünmenin
kaçınılmaz olacağı yalanı pompalanmaktadır.
Geçmişte Osmanlı
Devleti’nin yıkılışını Türkçülüğe
bağlayanların torunları, günümüzde
Kemalizm'i
ve Türkçülüğü Türkiye’nin geri kalmasının ve
etnik çatışma tehlikesinin en önemli nedeni
olarak göstermeye çalışmaktadırlar.
Geçmişte çeşitli cemiyetlerin çatısı altında
toplanıp da işgalci İngiliz, Yunan, Fransız birlikleriyle
işbirliğine girenler, bugün de yine çeşitli
dernek ya da vakıf çatısı altında küresel
emperyalistlerle dirsek teması
içerisindedirler. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı
Türklerle birlikte verdiklerini ve Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasında
paylarının olduğunu iddia edenler, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin temel ilkelerini ve
Türk
egemenliğini ortadan kaldırmak adına her
türlü küresel tezgahı bilerek ya da
bilmeyerek desteklemekten
çekinmemektedirler. Küresel emperyalizm yine
malum çeşmeyi akıtmaya başlamış,
Müslüman-gayrimüslim gayri Türklerin önemli
bir
kısmı da yine malum çeşmeden testilerini
doldurma telaşına
düşmüşlerdir. Pontus ruhunun yeniden
diriltilmeye, ayrılıkçı Kürt gruplarının
ayrılmaları için gerekli olan alt yapının
hazırlanmaya, Rumların Ege, Karadeniz ve
İstanbul’a yönelik emellerinin hayata
geçirilmeye çalışıldığı bir dönemde,
muhataplarına “Kurtuluş Savaşında
Çerkeslerin Rolü” adlı kitabı okumalarını
salık verenler de Osmanlı döneminde açılan
Akaretlerdeki ilk Çerkes Okulu’nun binasını
istemişlerdir. Neredeyse yüz elli yıldır
sığındıkları Türkiye’de huzur içinde yaşayan
ve Türklerce “Türki” olarak nitelendirilen
bazı Kafkasya kökenli yurttaşlarımız,
çeşitli dernek ve vakıf çatısı altında
Çerkeslerin kendi dillerinde eğitim-öğretim
görmeleri için Osmanlı dönemindeki ilk
Çerkes Okulu’nun binasını istemektedirler.
Kurtuluş Savaş’ına yaptıkları katkılarla
övünenler, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayata
geçirdiği ve ulus-devlet olmanın vaz
geçilmezlerinden olan “Tevhid-i Tedrisat”
yasasını hiçe sayarak tıpkı Kürtler gibi,
ayrı bir dilde eğitim-öğretim görmeyi
arzulamaktadırlar. Akrabaları Kafkasya’da
her türlü zulüm altında inim inim inlerken
Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti
Devleti toprakları içinde dillerini,
kültürlerini istedikleri gibi yaşatabilen,
hatta devlet kademelerinde çok önemli
görevlere gelebilen Çerkes kökenli
yurttaşlarımızın bir kısmı da ne yazık ki,
küresel emperyalistlerin akıttığı çeşmeden
testilerini doldurma telaşı içinde
olduklarını gizlememektedirler.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin küresel
emperyalistler ve
işbirlikçileri tarafından hızla uçuruma
doğru sürüklendiğini görüp de bu gidişe dur
demek için kaleme sarılan Türkçü-Kemalist
aydınlarımız, bir yandan şanlı bir direniş
örneği sergilerlerken diğer yandan da
Türkleri oynanan oyunlara karşı uyanık
kalmaya davet etmektedirler. Şanlı direnişin
önemli isimlerinden Albay (E) Hüseyin Mümtaz
da, tıpkı diğer Türkçü-Kemalist aydınlarımız
gibi, vaktiyle üniforması ve silahıyla
korumaya çalıştığı
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kalemiyle,
bilgisiyle, keskin zekasıyla kollamaya devam
etmektedir. Bugüne kadar on kitaba ve beş
bin civarında makaleye imza atan Hüseyin
Mümtaz, “Müdafaa-I Hukuk” dergisinin 52.
sayısında yayımlanan “Korku Tüneli” başlıklı
bir yazısıyla Türkiye’nin bir korku
tünelinden geçtiğini, azınlık ırkçılarının
ve aymaz Türklerin nasıl bir ihanet tezgahı
içerisinde olduklarını ortaya koymuştur.
Sayın
Mümtaz, adı geçen yazısında, bizim de
yukarıda üzerinde kısaca durduğumuz bir
konuya temas etmiş, yani, kendilerini hala
“diaspora”da sayan bazı Çerkes kökenli
yurttaşlarımızın tehlikeli girişimlerine...
Bakın ne demiş sayın Mümtaz yazısında:
“Asıl fecaat Aktüel Dergisi’nin 7-13 Kasım
2002 tarihli 590’ıncı
sayısında yaşanıyor.
“Türkiye’deki 5 milyon Çerkes, nüfusun
%20’sini oluşturan -15
milyon- Kürt ve 1 Milyon Laz’ın ana dilde
öğretim istediği; üstelik (140 yıldır
kendilerine kucak açan bir ülkeyi bir türlü
benimseyemedikleri için kendilerini hala
‘diaspora’da sayan. HM) Çerkeslerin eğitim
için ille de Akaretlerdeki Osmanlı
Döneminin Çerkes Okulu binasını
istediklerini” yazıyor dergi.
Daha başka neleri isteyecekler Çerkesler?
“Kürtler”, hangi, “Lazlar” hangi “sembol”
binaları isteyecekler?”
Ve aradan fazla bir zaman geçmeden sayın
Mümtaz’ın adı geçen yazısı ses getiriyor.
Sesin kaynağı, “Birleşik Kafkasya Konseyi”,
yankılandığı ceride de adı geçen konseyin
yayın organı olan bir dergi. Konseyin yayın
organı olan derginin Ocak-Şubat-Mart 2003
tarihli sayısında Kur. Alb. (E) Sönmez
Can’ın imzasıyla “Müdafaa-i Hukuk Dergisi
Yetkilileri’nin Dikkatine” başlıklı ve
“Derginizin 52. sayısında “KORKU TÜNELI”
başlığı ile
yayımlanan yazının yazarı Hüseyin Mümtaz’a
iletilmek dileği ile...” alt başlıklı bir
yazı yayımlanmıştır.
Sayın Mümtaz’a iki seslenişin dışında “sen”
diyen bir üslupla kaleme alınan ve her
satırında saldırganlık ve öfke kokan yazıda
sayın Kur. Alb. (E) Sönmez Can, önce sayın
Hüseyin Mümtaz’ın “Korku Tüneli” başlıklı
yazısını o kaba ve saldırgan üslubuyla
özetliyor ve arkasından da “Sen kimsin Sayın
Hüseyin Mümtaz?” cümlesiyle başlayan asıl
ifade ve görüşlerini yine aynı
üslupla sıralıyor. Sayın Can, bir hışımla
giriyor asıl ifadelerine;
fakat, Çerkesce eğitim-öğretim konularına
fazlasıyla kafa yormuş olmasından
kaynaklansa gerek ki, cümleleri allak
bullak. Türk dili uzmanı
arkadaşlarımızın üniversitelerin birinci
sınıflarındaki öğrencilere bir
cümlenin nasıl kurulamayacağını
göstermelerine yardımcı olabilecek cinsten:
Sen Çerkesleri ne kadar tanıyorsun?
Çerkeslerin tarih boyunca sana ve senin
gibilere, “Yurt ne demektir, yurt sevgisi,
vatan sevgisi, hürriyet ne demektir? Sadakat
ve iyi niyet ne demektir?” sorularına
cevaplarını
senin gibi lafla değil; kanla, canla
cevaplamış insanlar olduğunu bilir misin?”
İfadelerinden ve üslubundan sayın Mümtaz’a
hayli kızdığı anlaşılan ve dünyaya yurt
sevgisinin/yurt savunmasının ne anlama
geldiğini defalarca gösteren bir ulusun
mensubu olan ve giydiği üniformasıyla
Kıbrıs’ın savunması başta olmak üzere, Türk
Devleti adına hayatını ortaya koyan sayın
Mümtaz’ın yurtseverliğini “laf”tan ibaret
gören sayın Can, satırlarını
şu şekilde sürdürüyor: Onlar (yani Çerkesler-MA)
asırlar boyunca Rusya’ya karşı göğüs gererek
Osmanlı topraklarının korunmasını
sağlamışlar, hem Kafkaslarda hem Balkanlarda
senin lafla sahip çıktığın Anadolu’nun
istilasının önüne set çekmişlerdir...
Sayın Can’ın ifadelerine şöyle bir göz atan
birisi, Osmanlı Devleti’nin varlığını
bütünüyle Çerkeslere borçlu olduğunu; Arap,
Kürt, Çerkes, Rum, vd. unsurların huzur
içinde burunları bile kanamadan yaşamaları
için Yemen çöllerinde, Galiçya’da,
Kafkasya’da kırılıp giden Türkler gerçeğinin
bir efsaneden ibaret olduğunu düşünebilir.
Elbette, Çerkeslerin Kafkasya’daki
mücadelelerini ve diğer cephelerdeki
katkılarını yok sayacak ya da küçümseyecek
değiliz. Ama, Çerkeslerin Kafkasya’da
Ruslara karşı direnirken öncelikle kendi
yurtlarını savundukları gerçeğini de göz
ardı edecek değiliz. Çerkesler, doğal olarak
önce kendi yurtlarını savunmuşlardır.
Bu savunmayı da bütünüyle Osmanlı Devleti’ni
ya da Anadolu’yu Rus işgalinden korumaya
yönelik bir girişimmiş gibi yansıtmaya
çalışmak da ancak her şeyi “Çerkes alt
kimliği” ile değerlendiren sayın Can ve onun
gibilerinden beklenebilir.
Bütün bu satırların yazarı sayın Can, daha
sonra sözü Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin temellerini Türk
birliği, Türk dili, Türk kültürü üzerine
oturtan Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne Mutlu
Türküm Diyene” sözüne getiriyor ve “mozaik”
Türkiye’nin profilini çiziyor: “Türkiye
Cumhuriyeti’nin 70 milyonluk nüfusu
Balkanlardan Kafkaslara Kırımdan-Arap
Yarımadasına ve
Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bir coğrafyada
yaşayan değişik etnik kökene mensup
halkların, birlikte oluşturduğu ve mensup
olmakla gurur duydukları, Atatürk’ün “Ne
Mutlu Türk’üm Diyene!” sözcükleri ile en iyi
ifade edilen millet üst kimliğini
benimsedikleri; fakat bir Çerkes, Laz, Kürt
alt kimliği ile kendi dil ve alt
kültürlerini, milli birlik ve beraberliğe
zarar vermeden, renk katarak yaşatmalarının
hiçbir yanlışının olmadığını herkes
bilir...”
Sayın Can’ın çizdiği profilde Türkler,
meşhur “mozaik”in sadece bir parçasıdır ve
“Türk” kavramı da Mustafa Kemal Atatürk
tarafından yaratılmış bir “üst kimlik”tir.
Adının altına koyduğu “E. Kur. Alb.”
ifadesinden de anlaşılacağı üzere, Türk
Silahlı Kuvvetleri bünyesinde uzun bir dönem
hizmet veren sayın Can’ın Atatürk’ün düşünce
ve ilkelerini bilmemesi mümkün değildir.
Hele hele, hemen her kışlada yazılı olan
“Tek ülke, tek dil, tek
bayrak” yazısını okumaması hiç mümkün değil.
Şayet sayın Can, Mustafa Kemal Atatürk ilke
ve devrimlerini bütünüyle benimseyen,
yaşadığı ülkenin gerçek anlamda bir parçası
olmayı amaçlayan birisi olmuş olsa idi
sözünü ettiği “alt kimlik”lerin kendi
dillerini ve “alt kültür”lerini yaşatması
ile kendi dillerinde eğitim-öğretim görme
emelleri arasındaki farkı çok rahat bir
şekilde görebilir ve Osmanlı dönemindeki
Çerkes Okulu’nun talebinin Mustafa Kemal
Atatürk’ün koyduğu ve ulus-devlet olmanın en
temel esaslarından olan “Tevhid-i Tedrisat”
yasasıyla bariz bir çelişki doğurduğunu da
ifade edebilirdi. Sayın Can’ın Mustafa Kemal
Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene!”
sözünden anladığı, küresel emperyalistlerle
işbirlikçilerinin
anladığından farklı değildir: “Ne Mutlu
Türkiyeliyim Diyene!”
Kemalizm’in aşılması gereken bir engel
olduğunun hemen her platformda açık bir
şekilde dillendirildiği, Atatürk
felsefesinin devlet yönetiminden dışlanmaya
çalışıldığı, küresel emperyalistlerden
cesaret alanların ayrı devletler hayali
peşinde dört nala koşturduğu bir dönemde,
atalarının Osmanlı Devleti’ni ve Anadolu’yu
düşman istilasından koruduğunu iddia
eden, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa
Kemal Atatürk’le birlikte omuz omuza savaşan
Çerkes varlığına dikkat çeken ve
Akaretlerdeki Çerkes Okulu’nun yeniden
açılmasının talep edilmesinde hiçbir beis
görmeyen E. Kur. Alb. Sönmez Can, bunca
bölücü girişimi bir kenara bırakarak sayın
Mümtaz’ın
Türklerin dikkatini hassas bir konuya çekme
girişimini bölücülük olarak
nitelendirmektedir: Ancak siz ve sizin gibi
bağnaz, agresif, ben merkezci kişilerin
doğrularına ters olduğunu söylemek için çok
akıllı olmaya; bu düşünce tarzının kabul
göreceği kısıtlı dar bir çevrenin insanı
olmaya mahkum, lafla her şeyi halleden vatan
sevgisini, millet sevgisini yalnız kendi
inhisarında sanan zavallılara çok şey
söylemeye gerek yok. (...) Akaretlerdeki
ilk Çerkes Okulu’nun binasının sizin
açınızdan neyin sembolü
olduğunu bilmiyorum. Ama çok iyi bildiğim
bir şey var: Sizin gibilerin tavrı
birleştirici, bütünleştirici olmaktan çok,
ayrılık yaratıcı ayrıştırıcı bir tepkiyi
doğuran bir tavırdır.
Bu sözlerin Türkçe’deki karşılığı “Zeytin
yağı gibi üste çıkmak”tır
sayın okuyucu. Bir Türk, ülkesinin ve
ulusunun geleceği adına kaygılarını
dillendirdiğinde ve tehlikelere dikkat
çektiğinde bölücü, dışlayıcı, bağnaz,
agresif, ben merkezci, zavallı oluyor;
fakat, kendisini “alt kimliği” ile ifade
etmeyi yeğleyen ve ulus-devletin mezarını
kazmak anlamına gelen talepleri açık bir
şekilde dillendiren birisi en küçük bir
tepki ile karşılaştığında kendisini
dışlanmış, mazlum görüyor.
Değerli okuyucu, bu satırların yazarı,
gaflet, dalalet ve ihanet
içerisinde olanların hepsine kökenine,
rengine ve diline bakmadan aynı tepkiyi
göstermeyi, Türk olmanın bir gereği olarak
kabul eder. Atatürk ilke ve devrimlerini,
yani, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel
ilkelerini, Türk dilini, Türk egemenliğini,
devletin birliğini, ülkenin bölünmez
bütünlüğünü
bilerek ya da bilmeyerek hedef almadığı
sürece herhangi bir
Müslüman-gayrimüslim gayri Türk’ten
rahatsızlık duymaz. Ama, bu özellikleri
taşıyıp da gizliden gizliye (artık günümüzde
oyunlar gözler önünde oynanmaktadır) “alt
kimliği”ni Türklerin ve Türk Devleti’nin
egemenlik haklarına son verme doğrultusunda
ön plana çıkarmasına, koyması gereken en
doğal tepkisini koyar. Ayrıca, bu satırların
yazarı “Ne Mutlu Türküm Diyene!” sözünü,
“mozaik” olmanın bir ifadesi olarak değil,
aksine, tıpkı
Mustafa Kemal Atatürk gibi, Türk olmanın bir
ifadesi olarak
algılamaktadır.
Sonuç olarak, E. Kur. Alb Sönmez Can, kendi
“alt kültürü”nün bir gereği olarak gördüğü
kişisel tepkisini hem sayın Albay (E)
Hüseyin Mümtaz’a hem de Müdafaa-Hukuk Vakfı
Yönetim Kurulu Başkanı sayın Orgenaral (E)
Necati Özgen’e “saygılarıyla” sunmuştur.
Konulan “kişisel” tepki, aşağılamayı ve
sindirmeyi amaçlayan bir tepkidir ve
yukarıda da ifade edildiği üzere
çelişkilerle doludur. Dileğimiz, Türklerin
de sinmişliklerini,
korkmuşluklarını, bana neciliklerini bir
kenara atarak kendilerinin ve ülkelerinin
geleceğini ilgilendiren konularda
tepkilerini koymaları, çoktandır kıstıkları
seslerini yeniden yükseltmeleridir.
Doç.
Dr. Mehmet AÇA 21.06.03
--------------------------------------------------------------------------------
[1] “KARANLIĞA IKI EL
ATEŞ” Hüseyin MÜMTAZ. IQ Yayınları. Mayıs
2003
Istanbul. Sayfa 160
[2] “YENI MÜTAREKELER, YENI KUVAYI
MILLIYELER” Hüseyin MÜMTAZ.
Toplumsal
Dönüşüm yayınları. Istanbul Nisan 2003.
Sayfa 317. |