|
İlkel insan algılayabildiği ölçüde kendine nedensellik
yaratır. Algılayamadığı ya da bir nedene bağlayamadığı
olayları, nesneleri; doğa üstü nedenlerle, kavramlarla,
güçlerle açıklamaya çalışır. Böylece insan bilincinin
soyutlama yeteneği gelişir. Kendine kutsal varlıklar
oluşturur, çeşitli nesnelere saygı göstermeye başlar.
Ardından tapınmalar, ayin ve büyüler gibi ritüel
törenler oluşur. İlk dans, bu törenlerde tarım (tahıl,
pamuk, fındık, üzüm gibi ürünlerin ekimi, hasadı,
harmanı); hayvancılık; deniz-kara avcılığı; savaş,
evlenme gibi sosyal ve ekonomik olayların; yağmur, kar,
fırtına, deprem, dalga, ağaçların rüzgarla sallanması
gibi doğa olaylarının; kötü ruhları kovma, bereket, güç
dileme, sağaltma gibi ruhsal-dinsel olayların
"gerçek"ten soyutlanarak hareket ve ritimle anlatılması
sonucu doğdu. Dans, ilk insanlar için anlaşmakta
çektikleri güçlüğe bulduklar ilk çözümdü.
"...İlk insanlar on binlerce yıl önceki o müthiş
çaresizlikler içinde, doğaya karşı sürdürdükleri ölüm
kalım savaşı sırasında olayları yorumlayabilmek için
dinsel-metafizik yöntemler kullanmak zorunda
kalmışlardır. Doğa ile kurulan ilişkilerdeki pratiğin
azlığı, bunlardan sağlanan anıların birbirinden
kopukluğu, genellemeye gitme olanaklarının kısırlığı,
kavramların eksikliği...vb. gibi etkenler bu
gereksinmelerin öz, nedenini oluşturmuşlardır." (TEBER,
1978, s.14)
Teber'in yukarıdaki alıntıda belirttikleri, ilk
insanların iletişim kurmakta karşılaştıkları güçlüğü
danslı anlatımla çözmeye çalıştıkları savını destekler
niteliktedir.
Ülkemizde dansla ilgili yayınlanan ilk yazıda Rıza
Tevfik şunları ileri sürüyor:
"...Daha giyinmek gereğini anlayamamış, hatta uygar bir
insan gibi yürüme yeteneği bulunmayan ilkeller bile
oyun oynamayı biliyorlar. Onların kendilerince bazı özel
kurallara bağlamış ve düzgün devinimlerle uyumluluk
içinde olan müzikleri vardır." (SERNİKLİ 1976, s.3)
Günümüzde bile Afrika ya da Avustralya’da yaşayan ilkel
yerli kabilelere bakıldığında onların da doğum, ölüm,
av, savaş, evlenme gibi bütün törenlerinin ritüel
olgulardan oluştuğunu ve bu törenlerin büyük bölümünde
dans olayının varlığını görmek mümkün. And'a göre "...bu
tören danslar bir, görev, bir ödev kavramıyla
birleştiğinde" topluluğun bireylerini birbirine
bağlayarak onları belli amaçlara yönlendirir. (AND,
1974, s.l4)
Çünkü ilkel insan her şeyi bir amaç için yapar:
"...insan sanatı yaratmakla gücünü arttırmakta ve
yasayışını zenginleştirmede kendine gerçek bir yol
buldu. Ava çıkmadan önceki çılgın toplu dans, topluluğun
güven duygusunu gerçekten arttırıyordu; yüze sürülen
savaş boyalan, atılan savaş çığlıkları savaşçıyı
gerçekten daha kararlı yapıyor, düşmanı
ürkütebiliyordu." (FISCHER, 1980, s.39)
Dansın fiziksel oluşumunda insanın çocukluk çağlarıyla,
ilkel insanın ilk hareketlerinin etkisi aynıdır.
İnsan doğası gereği, daha yaşamının ilk yıllarında bile
sevdiği bir yiyeceği ya da oyuncağı gördüğünde el
çırparak, atlayıp zıplayarak, sevimli gülücüklerle
bağırarak sevincini anlatmaya çalışır. İstediği bir şeyi
alamadığında ya da istemediği bir hareketi yapmaya
zorlandığında ise kızıp bağırarak, kaşlarını çatarak,
ağlayarak, tepinerek, ellerini döver gibi sallayarak
duygularını dile getirir.
Yine Rıza Tevfik'e göre:
"İlkellerin oyuna verdiği önem hiçbir uygar ulus da
görülmemiştir. Hatta güzel sanatların uygarlıkla
birlikte gelişmesine karşın dansın öneminden değer
yitirmesi ve uygar uluslarda toplumun geçim koşulları ve
gereksinmeleri nedeniyle aldığı değerle, ilkellerdeki
yaşamdaki tüm olayları içerdiğinden toplumsal önemi
birçok araştırıcının dikkatini çekmiş ve " bir ulus için
dansın önem derecesi uygarlık düzeyi ile ters
orantılıdır" yargısını çıkarmıştır." (SERNİKLİ, 1976,
s.4)
İlkellerin dansa av kadar önem verdiğini arkeolojik
buluntulardan yararlanarak da anlayabiliyoruz.
Anadolu'da Çatal Höyük’te bulunan 9 bin
yıl öncesine ait, insanoğlunun yaptığı en eski renkli
duvar resminde bunu görmek mümkün. Resimde dansçılar
pars derisi giyinmiş, ellerinde ok ve yaylarla davul
eşliğinde dans ediyorlar. And'ın saptamasına göre
davulun tokmağının biçimi bugün Anadolu'da kullanılan
davul tokmağının aynısıdır .(AND ,1964 ,s. 120)
|
|
|
Arkaik döneme ait, üzerinde el ele tutuşmuş dansçılar
bulunan pişmiş topraktan yapılmış, çan biçiminde
heykelcik. (TANAGRA - BOEOTIA) |
| |
|
|
| |
|
|
Yerel Tören’de
dans edenleri simgeleyen ağaç kabuğu
üzerine boyama figürler.
(Umbakumba Deresi -AVUSTRALYA) |
|
|
SAYGUN ise hem dansı hem müziği ilkel törenlerin
ayrılmaz bir parçası olarak görüyor ve taşıdıkları
anlamları törenin niteliğine bağlıyor:
"...ilkel insanda, bir ayinin parçası olmayan, gerçekten
bir amacı almayan bir harekete rastlamak olanaksızdır.
Musiki, sözgelimi ölenin ruhunu sakinleştirmek için
söylenen bir ağıt, olacak, böylece amacı ölüden
canlılara gelebilecek zararları
önlemeye çalışmak olan karmaşık bir ayinsel törenin
bütünleyici parçası haline gelecektir. Dans ise,
sözgelimi bir kavga sahnesinin canlandırılması olacak
ve o da törenin bir parçası olacaktır."(S AYGÜN,197
5,s.23)
İlkel büyünün temeli yansılamaya dayanır. Dış dünyanın
somut bazı yasalarla yönetildiğini daha kavrayamamış
olan ilkel insan henüz algısal bilgi aşamasındadır. Bu
nedenle ilkel tapınmaya başvurur. THOMSON, bilinçli
öykünmenin (yansılamanın), insana maymunsu atalarından
kalan bir özellik olduğunu belirtiyor:
"...insan yapacağı işi önceden ya da sonradan gösteri
olarak gerçekleştiriyordu. Bunun nesnel bir işlevi
vardı; insanın o işi daha iyi yapabilmesini sağlıyor,
yeteneğini geliştiriyordu. Yansılama böyle doğdu.
Ortaklaşa çalışmadaki ses ve gövde devinimleri gerçek
çalışma sürecinden ayrı olarak, türküyle dansı
birleştiren bağımsız, bir etkinlik durumuna
getirildi.(...) Totem bir bitkiyse büyümesi ve insanlar
tarafından toplanması, bir hayvansa belirleyici
özellikleri ya da yakalanması ve öldürülmesi gösteri
olarak gerçekleştirilir.(...) Tribü yaşamının daha
ileri aşamalarında yansılama danslarının bütün doğa
olayların uygulandığını görürüz: Ekinlerin büyümesini
sağlamak amacıyla yapılan danslar, doğal yıkımları
önlemek için yapılan danslar, solup küçülen ayı yeniden
canlandırmak için yapılan danslar." (THOMSON,
1987.S.58-59)
|