|
Perşembe günü de Adigey
parlamentosunda böyle bir oturum vardı. Kişilerin
vatandaşların insani olmakla öğünecekleri bir görüş alışverişi idi
bu. Ben de Dünya Çerkes Birliği ve Fesıjapşi Dönüş Vakfı adına
katılmıştım oturuma. Perşembe’yi benim için unutulamayacak
günlerden biri yapan, konuşmamı parlamentoda Adigece yapmış
olmamdı.
Evet 1994 yılından beri Adigece’de devlet dili idi. Ancak
milletvekillerinin tümü Rusça’yı çok iyi bildikleri için ve de
kişiler, söyledikleri daha iyi anlaşılsın için olsa gerek yasal
bir zorunluluk olmamasına karşın konuşmalarını hep Rusça olarak
yapa gelmişlerdi. Benim Adigece konuşmam böylesi bir platformda
bir ilkti.
Kültür
bakanı sayın Haç’eğuğ Khaséy, eğitim bakan yardımcısı Kazakların
Atamanı, Çocuk Vakfı Başkanı Prof. Bleghuej Zulkharin ve diğerleri
eğitimde ulusal kültürün, anadilin, kültürler arası alışverişin,
halklar arası ilişkilere hep olumlu katkıları olduğunu
vurguladılar. Ben konuşmamı eğitimde ana dil ve Adigece’nin önemi
üzerine kurgulamıştım. Sözlerime, Rusça’yı Adigece kadar bilmiyor
olmam yanında parlamento salonunda zaman, zaman da olsa Adigece
konuşmalar yapılması gereğine inandığım için anadilde konuşmayı
tercih ettiğimi söyleyerek başladım. Katılımcı çok, süre kısıtlı
olduğu için konuşmanın özünü yansıtan paragraflarla yetinmek
durumunda kaldım. Her şeyin temelinin ülkedeki anadilleri
politikasını da içeren halklar politikasına bağlı olduğunu
vurguladım.
Bu konuşmamın kimi bölümlerini ilginizi çeker umuduyla, sizlerle
de paylaşmak istedim.
(…) Dilini bildiğiniz halkın kültürüne de daha yakın oluyorsunuz.
Diliyle seslenebildiğiniz kişi sizi kendisine daha yakın buluyor.
(…) Psikolojik araştırmaların ortaya koyduğu gerçek kişiyi
önemsememenin, yok saymanın, yapılan işkenceden bile daha çok
yaraladığıdır. Daha çok yaralayan ise önemsenmediği halde
önemseniyormuş gibi davranılması, kendisiyle oyun oynanmasıdır.
(…) Üzücüdür ki, anadilimizin bugünkü durumu pek iç açıcı değil:
- Bugün yeryüzündeki Adigelerin çoğunluğu anadillerini bilmiyor.
- Ana dilini
bilen azınlığın çoğu okuma-yazma bilmiyor.
- Okur-yazar
azınlığın çoğunluğu da anadilde basılı yayınları izleyemiyor.
Bunun
nedeni
de bilindiği gibi
geçen yüzyıllarda halkımızın
yaşadığı trajedidir.
Bu trajedi
halkımızı önce
anavatan ve muhaceret olarak iki kesime ayırdı.
Muhaceret kesimi, sürüldüğü Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasıyla
farklı ülkelerde yaşar oldu. Çarlık Rusya’sındaki değişiklikler de
ulusal dilin kültürün korunması yaşatılması konusunda sağladığı
olanaklar yanında, halkımızın yalnızca anavatan ve muhaceret
kesimlerini değil, anavatan kesimini de birbirinden uzaklaştırdı.
Adigece'nin iki yazı dili oluştu.
Ancak bilindiği gibi hemen her sorunun çözümünde en temel öğe
politik yaklaşımdır. Dolayısıyla Adigece’nin sorunlarının
çözümünde de en temel öğe cumhuriyetimizin, daha öncelikli olarak
da cumhuriyetimizin parçası olduğu Rusya Federasyonu’nun halklar
politikasıdır. Herkesçe bilindiği, hiç kimsenin de yadsıyamayacağı
gibi Rusya Federasyonu çok uluslu bir ülkedir. Tarih de
göstermiştir ki, çok uluslu ülkelerin politikacılarının,
benimsedikleri halklar politikasına göre iki büyük öbeğe
ayrıldıklarıdır. Güçleri oranında iki öbekten birinin yaklaşımları
ülkede yasalaşmakta, dönemin değişmesi ile yaklaşımlar ve ona
koşut ülkedeki yasalar da değişmektedir. Rusya Federasyonu için de
bu geçerlidir.
Günümüzde biraz daha etkili birinci öbeğin yaklaşımı, ülkenin
güçlü olması, ülkede birlik olması için, yasaların çoğunluk halkın
önceliklerini gözetmek gerektiği üzerine şekillenmiştir. Bu
yaklaşım, halkımız gibi çoğunluk ulusun geçmişte zararını görmüş
otokhton halkalar da dahil olmak üzere, az nüfusu halkların
özgürlüklerini kısıtlamayı, onları önemsememeyi yeğ tutuyor.
Özetle az nüfusu halklara güvenmemek, onları asimile etmek
gerekmektedir. Bu yaklaşımı kılavuz edinmiş politikacı sayısı az
olmayışı üzücüdür. Az nüfuslu halkların kimi temsilcilerinin de
bunlarla aynı görüşü paylaşması, daha bir yürek dağlıyor…
İkinci öbeğin yaklaşımı devlet başkanımız sayın Putin’in radyo ve
televizyonlarda birkaç kez seslendirdiği, gazetelerde de
yayımlanan ancak henüz tüm yönleri ile hayata geçmeyen
yaklaşımıdır. Bu yaklaşım ülkede yaşayan farklı halkların
önceliklerinin göz önünde tutulmasını gerekli görüyor. Yasaların
az nüfuslu halkların özgürlüklerini güvence altına alması
gereğinin altı çiziyor; ülkeyi, az nüfuslu olanlar dahil tüm
halkların her birinin gerçek evi kılmayı amaç ediniyor. Bize göre
de ülkenin temellerini sağlamlaştıracak olan yaklaşım budur.
Ülkeyi, demokrasi ve insan hakları yarışında, diğer dünya
ülkelerinden daha öne çıkartacak olan yaklaşım bu değil mi? Bu
yaklaşım değil mi ülkede yaşayan her bir insanı, her halkı ülke
temelinin sağlamlaşması, ekonomisinin gelişmesi, halklar arası
ilişkilerin dirliği için canla başla çalıştıracak olan?
O halde anadilinin önemsenmesi, ülke sorularının çözümünde, diğer
az nüfuslu halklar gibi Adigelerin de çaba göstermesinin itici
gücü olacak, ülkeyi kendi evi saydıracak ilk adım değil midir?
Ayrıca devlet ne kadar büyük olanaklar sağlasa öğrenilmesi ne
ölçüde zorunlu kılınsa da Adigece’nin Rusça gibi gelişkin bir dil
olamayacağının bilincindeyiz. Peki Rusça ve diğer gelişkin diller
gibi bir devlet dil olamayacaksa Adigece bilinmesini sorun
edişimiz neden? Nasıl bir önem vermemiz gerekiyor Adigece’ye?
Eğer dil ruh demekse, “dilsiz ulus ölü” ise eğer, kendimizi bir
ulus sayıyor ve ülkemiz de bizi diğerleri gibi bir ulus sayıyorsa,
ulusal dil; yaşatılmalı, geliştirilmelidir. Ulusun gururu dilidir,
şarkısıdır, şiiridir. Dilini işittiğinde, ezgisini dinlediğinde
ancak halkın her bireyi coşku duyar. İşte o zaman kendini sever,
mutlu olur. Birey tek başına olmadığını bir ulusun bir üyesi
olduğunu duyumsar. Ulusunu diğerleriyle aynı değerde görür.
Halklar arası barışa, karşılıklı güzel ilişkiye, güçlü ülkeye
temel olabilecek olan anlayış bu değil mi?
Ülkede sözünü ettiğimiz karşılıklı saygı yoksa eğer, nasıl olur da
güçlü ile güçsüz, varlıklı ile dar gelirli, düşlemediği şeylerin
bile kendisine sunulan ile istediği şeyler kendisinden
uzaklaştırılan, çoğunluk ile çoğunluğun azalttığı halkların
sevgisi sürdürülebilir? Karşılıkla saygının olmadığı ülkede
halklar birbirini sevebilir mi? Güven ortamı da yara almaz mı?...
Onun için bir kez daha altını çiziyorum; birlikte yaşayan tüm
halklarca ortak vatanımız Rusya Federasyonu’nun daha güçlü bir
devlet olması, birlik temelinin daha sağlam olması; halklara
sevgiyi, saygıyı gözeten, halkların önceliklerini önemseyen bir
yaklaşımın benimsenmesine bağlıdır. Anadilleri önemsetmek,
geliştirmek de ancak federal devlet politikası ile mümkündür.
Önerimiz, halklar arası ilişkiler bakanlığının kurulması, kişileri
güzele doğruya yöneltecek, vatan sevgisi ile büyütecek, halklar
politikasının cumhuriyette yaşayan tüm hakların katkıları ile
oluşturulmasıdır.
Sabrınız için teşekkür ederim, Sağ olun, mutlu olun...
11 Aralık 2004 Cumartesi
Daha önce çekimi yapılan “Anadilimiz” konulu açık oturum
televizyonumuzda yayınlandı. Radyo Televizyon Kurumu Müdür
Yardımcısı Tew Zamire’nin yönettiği açık oturuma Eğitim Bilim
Bakan yardımcısı Aliy Mariyet, Ulusal Fakülte dekanı Bırsır
Batırbıy, Ünlü dilbilimci Tharkhuaxo Yunus, konudan sorumlu
parlamenter Wıdıç’akue Yure, ünlü yazar-ozanımız Khuekhue Nalbiy
ve daha birçok sanatçı ve eğitimcimizle birlikte Aktif Dil Merkezi
genel müdürü Yediç Mehmet ve ben de katılmıştık. Bir saati geçkin
program ayrılan süre, tartışmaların canlılığı açısından da bir
ilkti. Elbetteki dilimizin tüm sorunları irdelenip sonuca
bağlanamadı. Ancak konuya duyarlığı büyüten, sorumluların
dikkatini çeken bir program oldu.
16 Aralık 2004 Perşembe
Devlet Halk Şarkıları ve Dansları Grubu İslamıy’in yıl sonu
dinleti-gösterisi gerçekleştirildi. Salon tıklım, tıklım doluydu.
İzleyiciler arasında bakanların, parlamenterin de oluşu gözden
kaçmıyordu. Benimse İslamıy’in gösterisine gitmemem düşünülemezdi.
Grubu kuran, dünyanın her sahnesinde coşkuyla alkışlanabilir
konuma getiren Rusya Federasyonu Halk Sanatçısı kompozitör Nexeye
Aslan dostumdu. Bizi dost kılan da İslamıy’e olan tutkum, ailece
tutkumuz. İslamıy’i ilk kez 1991 yılı Mayıs ayında izlemiştim. DÇB
kuruluş kongresine katılmak üzere Türkiye’den Nalçik’e gelen
Kafkas Dernekleri Koordinasyon Kurulu’nun delegeleri arasındaydım.
Diğer delegeler Özdemir Özbay, Fahri Huvaj ve Yusuf Taymaz idi.
Sabahattin Diynar, Muhittin Ünal, Sönmez Baykan (sevgiyle
anıyorum) ve Şamil gözlemci idi. Hastalandığı için Maykop’ta
bırakmak zorunda kaldığımız Özdemir’in yerine Sönmez Baykan delege
olmuştu.
DÇB kuruluş çalışmalarına katılan konuklar onuruna hazırlanan
konsere davetliydi İslamıy. Kuruluşu henüz yılını doldurmamıştı.
Buna karşın herkesi büyülemişti. Kimimiz kımıltısız kimimiz hop
oturup, hop kalkarak izlemiştik İslamıy’i. O gün bu gündür
İslamıy’e hayranım. Tutkum da gittikçe daha bir büyüdü. Krasnodar
Devlet Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Bilgisayar Grafik
bölümünü bitiren Psefit Hatam’n tez konusu da İslamıy’di. Grafik
düzenlemesini Psefit yapmış metnini ben yazmıştım. Rusça ve
Adigece hazırlamıştık tezi. Tez en iyi derece ile kabul gördü.
Döneminde Adigece yazılı kitapların saklandığı, yakıldığı,
saklandığı, saklanamayan kitaplara el konulduğu bir ülkeden,
anadilinin yasak olduğu bir ülkeden gelip anadilinde diploma tezi
hazırlamak ve bunu İslamıy üzerine hazırlamak. Bunun ve artık
Türkiye’mizde de anadilimizin özgür oluşunun beni ne kadar mutlu
kıldığını bir bilseniz…
Tezin girişinde İslamıy’ı şöyle anlatmaya çalıştım:
İSLAMIY
Adige halkının geçmişinin günümüzdeki sesi Wuerdıj. Wuerdıj
halkın özü. Wueredıj tarih. Ezgi, wered, ağıt dillerde dolaşmaya
başladığı andan beri insanları doğruluk, güzellik, yiğitlik
yolunda eğitiyor. Kişileri birbirine yaklaştırıyor, aralarında
iletişim kuruyor., kişilere birbirini düşündürüyor. Kişileri
birlikte düşündürüyor, birlikte aynı yola baş koyduruyor.
Sevincimizi çoğaltıyor, üzüntümüzü azaltıyorlar. Engelleri
aşabilecek güçle donatıyorlar bizleri. Yürek gücümüz oluyorlar.
İşte İslamıy’ın, “Devlet Halk Şarkıları ve Dansları Grubu”nun
besi kaynağı da halkın özü wuerddıjlerdir. Binlerce, yüzlerce
yıllık oredıjler yeniden kanatlanıyorlar İslamıy ile.
İslamıy halkımızın yürüdüğü çilekeş yolun acıların duyumsatıyor,
bugün de varolduğumuzun coşkusunu yaşatıyor, gelecekte de var
olacağımızın umudunu aşılıyor bizlere. İslamıy aynı zamanda
bizlere, karşılıklı wered söylemenin, birlikte wered söylemenin
farklı kültürlerden insanları nasıl birbirine yaklaştıracağını,
farklı halkların insanlarının birlikte ülkeyi de dünyayı da nasıl
güzelleştirebileceklerini anlatıyor..
Evet artık Adige halkının klasiği olan İslamıy’ı her dinleyişimde
bu duyguları yeniden, yeniden yaşıyor, yeniden, yeniden
büyüleniyorum. Salonların dolup taşması, her halktan dinleyiciyi
kendine çekebilmesi hele müzikten daha çok anlayanlarda bıraktığı
derin etki. Bunlar da İslamıy’ı canlı olarak izleme olanağı
bulamayan, yalnızca teypten dinleyebilen Türk piyanist kompozitör
Emre Dündar’ın İslamıy!e ilişkin duygu ve düşünceleri:
İSLAMIY’İN MÜZİĞİ
İslamıy’in müziği soylu bir kültürün inceliklerini, duyarlılığını
yansıtıyor. Bununla beraber ve aslında bundan dolayı; onların
sesinden bir halkın ve bu halkı oluşturan tek teklerin tüm
yaşanmışlığını, keder ve sevinçlerinin özel tarihini
dinliyorsunuz. Bu müzikte, hiçbir müzikte kuramsal olarak elde
edilemeyecek olan, sadece halk müziklerinde en saf biçimini
kendiliğinden var eden samimiyet fazlası ile var. Bunun ötesinde,
genelde halk müziklerinin mikro-tonal yapısını bozan, öz kimliğini
belirsizleştiren yapay bir çok sesliliğin tersine, bu müziğin
doğasında bulunan bir özel polifoni var. Bu çok seslilik “asıl
söz”e bir eşlik oluşturmanın yada diyelim bir zemin yaratmanın çok
ötesinde, onu, dinleyiciyi de içine çeken bir manzaraya
yerleştiriyor.
Bu etki kuşkusuz, kendi müziğini derinlemesine tanıyan yetkin bir
kalemin; Nexeye Aslan’ın başarısı. Besteci teknik formasyonunu,
geleneğinin doğasını gölgelemeden, geleneğine adeta “sızarak”
kullanıyor. Öyle ki; özellikle lokal parçalardaki küçük
benzetiler, büyüleyici yankı etkileri, özenle yerleştirilmiş ve
ifadeyi lirizmin sınırlarına taşıyan dinamik kontrastlar,
solistlerin kendi aralarında kurduğu ve incelikle korunan akustik
dengeler ve daha pek çok kompozisyonel öğenin, bir bestecinin
paletinin renkleri olduğu fark edilmiyor. Müzik o kadar doğal bir
gelişimle gerçekleşiyor ki tüm bunlar sanki hep ordaymışlar gibi
geliyor. Hemen belirtelim Nexeye Aslan’ın elde ettiği bu estetik,
belli ki gruptaki tüm sanatçıların işlenen müzik geleneğini ve
bununla birlikte bestecinin beklentisini derinlemesine anlıyor
dahası yaşıyor olmasının sonucu.
Kafkasya’nın müziği; dünya müziğine, otantik ses dünyalarına
ilgili melomanların nicedir ıskaladığı, belki ancak dansla
ilişkinliği bağlamında, yani dansın gerisinde, gölgesinde-yalnız
işlevsel yönüyle ya da en ucuz, yozlaştırılmış, suyunun, suyu
taklitleriyle karşılaşabildiği bir soylu sanat.
Bu ıskalamanın, bu talihsiz fark edemeyişin pek çok sosyo-politik,
sosyo-kültürel nedenlerinden söz edilebilir kuşkusuz. Ne ki; hiç
olmazsa iletişim engeli duvarların yıkıldığı şu saatten sonra bu
coğrafyanın müziği dünya ölçeğinde daha geniş bir dinleyiciye
ulaşmalı, paylaşılmalı.
Bu müzik, derinlikli özü ve tüm insani sıcaklığı ile her türlü
övgü ve sevgiyi fazlası ile hak ediyor. Bunun en güzel, en yetkin
kanıtını İslamıy özelinde, bu grubun yaratısında görüyoruz.
18 Aralık 2004 Cumartesi
Bir Nalmes gecesiydi. Nalmes bu gece ile emekliye ayrılan üç as
elemanını uğurladı. Nalmes’i tanımayanız yoktur. Ancak emeklileri
kutlayan Kültür Bakanımız Haç’eğuğ Khesey’in kültür çalışanlarını
maaşlarının (ki, ne kadar az olduğunu biliyorsunuz) % 25 dolayında
arttırılacağı müjdesini duyurmamak olur mu?
Dönüş yapanların ülkemizin acılarını acı, sevincini sevinç olarak
algılamak bunu da duyurmak gerektiğine olan inancımız her yerde
her konuda görünmemiz zorda bırakıyor ise de bizler de emeklileri
kutlayanlara katıldık. DÇB adına ben, Aktif Dil Merkezi ve Gufes
programı adına da Yediç Mehmet ve Adnan Güzey sahneye çıktık.
Sizlere tercüman olacağına inandığımız duygularımızı ilettik. Çam
sakızı çoban armağanı hediyelerimizi sunduk. Türkiye’den adı
açıklanması isteyen bir hemşehrimizin emeklilerin her birine
1000’er dolar armağan etmesi de ayrıca sevindiriciydi. Aynı
şekilde Krasnodar’dan gelen iş adamları grubunun Haşır Aslan ve
Ç’ırmıt Muhiddin de sevindirici tablolardan biriydi.
Krasnodar Kazak Korosu temsilcilerinin özel olarak gelişleri,
konsere şarkı ve danslara katılışları, karşılıklı danslar geceyi
ayrıca çok renklendirdi. Bin kişiyi geçkin seyircinin ayakta
alkışları ile kültür emekçilerimizi, kendilerinden yine çalışma
beklentileri ile uğurladık. |