|
Tanımayanınız yoktur sanırım. Ben
1989 yılında Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği
öncülüğünde düzenlenen sürgünün 125.yıl etkinliklerinde
tanışmıştım. 1992 Mayıs’ında anavatana dönüşümden beri de süren
bir dostluğumuz var. Adige dili ve edebiyatı uzmanı.
Profesör,
yazar,
Adığéy
Adige
Xase kurucu ve onur başkanı, Adığéy
ilk meclisinde milletvekili ve Genel Sekreteri
olduğum
ikinci çalışma döneminde DÇB başkanı idi. Uzun yıllardan beri
Adige Dili ve Kültürü Fakültesi’nde “Diaspora Adige Edebiyatı”
derslerini sürdürüyor.
Şhalaxhue Abu,
“Dünya Edebiyat Tarihi”, “Büyük Sovyet Ansiklopedisi”,
“Türk Edebiyat Tarihi Üzerine Denemeler (1980-1939 yılları)” adlı
yapıtlarda Ahmet Mithat'ın Türk Edebiyatı’ndaki önemini vurgulayan
bölümleri verdikten sonra yazısını şöyle sürdürüyor: “Yıllar
önce, “19. yy. sonları ve 20. yy. başları Rusça yazılmış Adıghe
Edebiyatı” araştırmalarım sırasında dönemin ünlü Adige yazarı
Ahmetkhue Yure’nin 1897 yılında Sank-Petersburg’da yayımlanmış
“Çağdaş Türkiye –denemeler- Öyküler” adlı yapıtını da
incelemiştim.“
(...) Bu yıllarda en önde gelen isimlerden mareşal Fuat Paşa Adıgh-Şapsığ,
Ünlü yazar Ahmet Mithat Bey-Efendi Adıgh – Şapsığ, Padişah yaveri
Ahmet Paşa Adıgh – Abdzax” (s.89). Ahmetkhue’nin, Rusya
elçilik görevlisi Osipov ile birlikte Ahmet Mithat’ı
ziyaretlerindeki izlenimleri: “Mithat efendi zekası ve büyük
yazarlığı ile ünlü Konstantinapol’de.
(...) Mithat efendi, iri yarı ve yakışıklı. 40 yaşlarında
gösteriyor. Fransızca’yı çok iyi konuşuyor.” (s.107) Yazarın
anlattığına göre uzun bir süre tarih, edebiyat ve felsefe
konuşulduktan sonra aralarında şöyle bir konuşma geçmiş: “Evet
-konuşmasını sürdürdü- alın yazısından kaçamıyor kimse. Alın
yazısı insanı savurabilir, anavatanından uzaklara da atabilir.
İşte ben ve yanınızdaki arkadaşınız. -Osipova dönüp konuştu-
İkimiz de Kafkas kökenliyiz. Adigeyiz. İkimiz de yazarız. Ancak
başka ülkelerde yaşıyor ve farklı dillerde yazıyoruz, doğru değil
mi? -şimdi bana dönmüş- Şu weredin ilk satırlarını siz de
anımsıyor olabilirsiniz, diyerek Adigece’nin zor söylenen
seslerini içeren birkaç sözcük sıraladı. -Elbette, elbette-
diyerek sözlerinin devamını getirdim.” (s.110) Bu satırların
ortaya koyduğu gibi Ahmet Mithat Adige. Adigece yazamadığı için de
üzgün. Üzüntüsü de sadece bu olmasa gerek, Ahmetkhue sürdürüyor
anısını: “Yazar yine sustu. -derin düşüncelere dalmış olduğu
yüzünden okunuyordu- Kim bilir belki de ayrı düştüğü ülkesini,
dağlarını düşünüyordu. Geçmiş olaylar gözlerinin önünden akıyor,
onları düzenliyordu belki de...” (s.110)
20 Ocak 2005 Perşembe
İşte Kurban Bayramı namazı için
camideyiz. Maykop'ta Mısır Çerkes-Memlukleri eserlerinin, mimari
izlerini taşıyan çok güzel bir camimiz var.
Mimarı ünlü mimar ressamımız Bırsır Abdullah. Yapım masraflarını
Birleşik Arap Emirlikleri emirlerinden
Halid Bin Sakr
el Kasimi karşıladı. Bir hayli kalabalığız.
Dönüş yapanlarla yerliler yarı yarıya gibi. Namaz öncesi müftümüz
Yemij Nurbi'nin ev sahipliğinde,
bayramımızı kutlamaya gelen konuklarımız mihrap önündeki yerlerini
aldılar. Türkiye'de alışık olmadığımız bir durum, her bayramda
tekrarladığımız bir seromoni bu. Bu yıl ki konuklar arasında
Devlet
Başkan Yardımcısı
Gakcayev
Boris,
Ortodoksların dini lideri Opxiepiskop Pantilemen, İç İşleri
Bakanı, dini
hoşgörü üzerine güzel sözler söylüyorlar. Hungtingtona inat dinler
arası çatışma üzerine kurulan senaryoların tam karşıtı bir tablo.
Ancak ben bu bayram seremonilerinde biraz da sıkılırım. Serde
Çerkeslik var. Koca koca adamlar ayakta bayramımızı kutluyor
bizler için iyi dileklerde bulunuyorlar. Çoğunluğu bağdaş kurmuş
cemaat oturur vaziyette onları izliyoruz.
“Acaba
ayakta mı dinlesek?“ diyeceksiniz. Ne kadar çok farklı ses
yükselecek. ’’Allahın huzurunda insanlar için ayağa kalklmayacağı“
söylenecek belki. Ancak daha namaz başlamamış. En iyisi sıkıntıya
alışmak olmalı…
22
Ocak 2005 Cumartesi.
Bugün Adığéy’den büyük bir grup olarak
Armavir’de
idik. Yani Yermelhable'de. Sürgün öncesi dönemde Adıghe
topraklarında kurulmuş. Ermenilerin, Adıghece bilen Ermenilerin
çokça yerleşik olduğu bir kent. Günümüz kuşakları Adigece’yi artık
bilmiyor. Bugün kent Krasnodar Kray sınırları içinde. Çok sayıda
farklı halkın bir arada, barışık yaşadığı bir kent. Hemen
her halkın önceden kurulmuş sivil toplum kuruluşları vardı. Şimdi
bunlara, dernek başkanlığına da seçilen Şıkh Aslan ve arkadaşları
öncülüğünde Adıghe Xase’de katıldı. Amaç diğer diyaspora
derneklerimizn aynı. Dili kültürü yaşatmak, geliştirmek, yani
varolmak. Ancak diasporik toplum olmanın verdiği acı,
Yermelhable’de diğer diasporik toplumlarımızın duyduğu
acıdan çok daha derin olmalı. Öyle ya bir halkın, tarihi
topraklarında diyasporik konuma düşmesi. Şimdilik pek dile
getirilmedi, getirilmiyor ancak sorunların çözümü kesin çözümü de,
Adğéy’e Kheberdéy'e göçmek belki de... diye düşünüyorum.
Kheberdéy-Balkar
ve Karaçay
Çerkesk’ten
de epeyce konuk vardı.
Dernek yetkilileri kültür
emekçileri.
Adıghey
grubumuzda
ünlü
Nartolog Hadağal'e
Asker:
Eski
DÇB
başkan
Şhalaxue
Abu,
ünlü
ozan
yazarımız
Meşbeş'e
İshak,
kültür
bakanı
Haç'eğuığ
Khesey
Adıghe
Xase başkanı
Şhalaxhue
Asker,
Çetawe
İbrahim,
Mehmet Yediç,
ben
ve
. Büyük
bir şölen 1000 kişilik salon tıklım tıklım doluydu.
Kent
yetkilileri rayon başkanı hep iyi dileklerde bulundular.
Armavir’de 300 kadar ailenin yaşamakta olduğunu öğreniyoruz.
Çoğunluğu Armavir’e yakın üç yerleşim biriminden Şhaşefij,
Khurğuekhuey. ve Beçmızéy. Ankara’nın İkizce Köyü’nün Şhaşefıj
olduğunu ve bu köyden gidenlerin kurmuş olduğunu biliyordum.
Nartın 39. sayısında da Düzce’deki Beçmızéy’in öyküsünü okudum. Ne
kadar da çok şey var üzerinde düşünülmesi, çalışılması gereken...
11 Şubat 2005 Cuma
Güzel günlerimizden biri. Haç'ek'ue
Aslan'ın 90. yaşını kutlamak için bir aradayız, Adige Dram
Tiyatrosu salonunda. Ev sahibi Kültür Bakanlığı. Haç'ek'ue Aslan
mı kim? Adığéy’in ilk oyun yazarlarından. Oyuncu, sahneye
koyucu. İkinci Dünya Savaşı kahramanı, ozan. Yapıtlarından biri
’’Zawırxhan ile zawırkhan“ hala en çok sahnelenme ve en çok
izlenme rekorunu elinde bulunduruyor. Adıghece ve Rusça olarak 340
kez sahnelenmiş 70 bin izleyicisi olmuş.
Güzel olmaz mı? 90. yaşı, sağlıklı, zinde, yürüyebilir,
konuşabilir, konuştuğu anlaşılabilir ve hala yazabilir karşılamak.
İmrenilmez mi, halkının kadir bilirliğine? Sevinilmez mi halkın
sanatçısını önemseyişine? Sadece halktan insanların değil
kültür bakanlığının kültür emekçilerinin de bir araya
gelişine, kimi espirili ama hep duygu yüklü sözlerle sanatçıyı
kutlayışına, Devlet Başkanı’nın kutlama mesajına. Adige Xase
Başkanı gelemediği için Xase adına ben kutladım kahramanımızı.
“(...) halklar
evlatlar yetiştirir, okutur,
eğitir. Bunların kadir bilenleri halkıyla gururlanır. Sonra
kimileri daha da gelişir, büyür, halkın onur duyduğu kişiler
konumuna geçerler. “Şu ozanı, şu yazarı, şu sanatçıyı yetiştiren
halk’’ denir halkı için. İşte Haç’eğuğ Aslan böyle bir evladı
halkımızın.
Bu yıl çok sevdiğim başka bir
ozanın, büyük bir ozanın da 90. yılı. Fazıl Hüsnü Dağlarca. Türk
şiirinin duayeni. Her iki doksanlık gencimize daha nice sağlıklı
yıllar diliyorum.
05 Aralık 2005 Perşembe
Adige Makh gazetesini okuyorum.
Gazetemizin boyutları öyle çok büyük değil A-3 formatında. Orta
iki sayfanın tamamını kaplamış bir inceleme: Neğuç
Yusuf. Evet Çerkes Teavun Cemiyeti kurucularından, Ğhuaze
kadrosundan. Yıllar öncesine götürdü beni. 1967 yıllarına.
Üniversite imtihanları için Ankara’ya gelmiştim. Daha sonra
adresinin “Anıtkabir’in karşısı kasabın altı” diye formüle edilen
apartman dairesinde. Sonradan, ulusal mücadelede önemli bir yer
tutacak, yarı bodrum apartman dairesi. Ankara Derneği, Necatibey
Caddesi’nde açmış olduğu lokali, mali yükünü taşıyamayınca,
kapatmak durumunda kalmıştı. Köylülerimden Kemal Çetaw’ın
öncülüğünde bu daire tutulmuştu. Ancak gördüğü işlev bakımından
hep dernek lokali sanıla geldi. On yılı aşkın dış kapı anahtarı
üzerinde, anonim olarak kullanılan bir konuk evi oldu. Yaşlısı
genci, bayanı erkeği, anavatandan, Suriye’den Ürdün’den dünyanın
hemen her yerinden gelen konukları ağırladı. Kimler gelip geçmedi
ki, kimileri erken yaşta aramızdan ayrılan. Ancak inanıyorum ki;
tarihimizi yazacaklar, yakın tarihimizi yazacaklar, Ankara’da
sonra Türkiye’de sonra da tüm dünyada dönüş düşüncesinin yeniden
yeşermesindeki rolünü görmezden gelemeyecekler bu yarı bodrum
katın. Kuşku yok, bütün bunları yapan Ankara Kuzey Kafkasya Kültür
Derneği idi ama bu dairede alınan kararlar da yıllarca
dernek yönetim kurulunu belirlemişti.
İşte
Ankara’daki ilk günümde, gece geç saatlerde Çetaw Kemal küçük
yeşil bir şiir kitabı tutuşturmuştu elime.” Xeğegu Guıpşıs - Vatan
Düşüncesi.” Sefer Ersin Berzeg’in yayına hazırladığı Adige
şairlerinden bir seçki idi bu. Daha önce Adigece şiir okumamış
değildim. Hatay’ın köyümüzün özelliği olsa gerek çok erken
yaşlarda ulusal düşünce ile tanışmıştık. Köyümüzden bütünlemeye
kalan Orta Okul öğrencilerine yetiştirici kurslar açtığımızda ve
okuma yazma öğrendiğimde henüz lise ikide idim. Ancak o gece o
kitapçıkta okuduğum, ezberlediğim, hala da ezberimde olan, Tıme
Seyin’in bizleri anlatan “Thawsıx (ağıt) “ adlı uzun şiiri.
Bir çok konuşmamda bir çok yazımda yeniden gündeme getirdiğim
şiirin yazarı da Ğhuaze kadrosundan: Seyin Tıme. Birçoğumuz gibi,
bana göre de ulusal mücadelede doğru ilkeleri ortaya koyabilmiş,
bunları hayata geçirme çabasını sonuna kadar gösterebilmiş, sadece
diasporayı değil tüm dünya Çerkeslerini etkileyebilmiş bir kuşak
bu. Çok önemli bir kuşak, ve Tıme Seyin bir başka şiirinde
yer alan dört dizede Diaspora Çerkes Politikası’nın nasıl olması
gerektiğini açıklamış: Wızışişım k’ui xehaj/ Wilhepkhıme afelaj/
wımılajew sıd bğhuetın/ Çıle pçe’uım wı’uıtın...
Git kendinden olana katıl
Halkların için
çalış
Çalışmazsan ne
bulursun
El kapısında
durursun.
İkinci kuşak
da Yamçı kuşağı olarak görüyorum. Tarih yaşadıklarımızdır. Rusya
Kafkasya savaşlarının en önemli tanığı olarak almıyor muyuz o
yıllarda Çerkesler arasında yaşamışların anılarını? Anılar tarih
ise eğer. Tarih bizlerin de yaşadıklarımız değil mi tüm
arkadaşları anılarını yazmaya çağırıyorum.
Kosovalıların anavatana getirilişine ilişkin yazdığım ve üç aylık
edebiyat düşün dergimiz Zekhueşnığh’de yayımlanan yazımda da bu
kuşağın önemini vurgulamış ve neler kavrayabildiklerini
anlatmıştım. Bu yurtseverler, muhacerette ulusal varlığın mümkün
olamayacağını anlamışlardı, mutlaka anavatana dönülmesi
gerektiğini anlamışlardı. Kitlesel dönüşü ancak anavatanın
sağlayabileceğini, onun için mutlaka vatana dönüp, orada da
çalışmalar yapılması gerektiğini kavramışlardı. Kadrodan
dönenlerle, diasporada kalanlar birlikte çalışmışlardı.
Elleri boş
değildi dönenlerin. Alfabelerini, anadilde basılı kitaplarını
birlikte getirmiş, açılışlarına, örgütleme aşaması dahil katkıda
bulundukları okullarda onları okutmuşlardı. Adige Makh adlı ilk
Adigece gazeteyi Nalçik’te yayımlamışlardı: Tsağue Nuri.
Anavatana dönüş yapanlarla muhaceretin birlikte çalışması
gerektiğini biz kuşağın diasporada kalan kesimi ancak yeni yeni
anlıyordu. Örneğin ben dönüşümden ancak on beş yıl sonra, birlikte
çalışma programı oluşturma çağrısı alıyordum. Bu kuşağa nasıl
saygı duyulmazdı... Her biri örnek alınacak bir yaşam sürmüştü..
26 Ocak 2005
İşte nefis bir sergideyiz.
Kahramanlar ölmez. Kültür Bakanlığı sorumlu şubesinin açtığı bir
resim yarışması sonuç sergisi. Sorumlu: Şocen Bella. Tüm bunlar,
ülkemizde olmanın, kaymakamlık da dense valilik de dense kendi
yönetimimizin olmasının getirileri. Nart Destanları ve masal
kahramanlarının öğrencilerce resme dökülmesi. Önemlisi sadece
Adige çocuklarının değil okullardaki her ulus her ırktan
öğrencilerin. Bunun olabilmesi için tüm öğretmenlerin öğrencilerin
Adige, Nart kahramanlarını masal kahramanlarını tanıması gerekmez
miydi? Öğrenciler en azından resmini yaptığı kahramanı tanımadı
mı? Halkların yakınlaşması, birbirlerinin kültürlerini tanımasına
bağlı değil mi. Barış ortamı ancak birbirini tanıyan birbirine
değer veren kültürler arasında gelişmez mi?
|