1. Kafkaslar, Şeyh Şamil,
Çeçenler, Wahabiler, halklar vs.
2. politik gelişme ve ABD'nin bölgeye ilgisinin
nedenleri üzerine genel bilgiler
3. Gürcistan'daki ABD
4. Petrol şirketlerinin Azerbaycan'ı
a. Kısa tarihi gelişme
b. Petrol şirketleri, Azerbaycan, Laden'in
kayınbiraderi, W. Bush
c. Aliyev hanedanı, Azerbaycan üzerine
kızışan ABD- Rus rekabeti
5. Rusya'nın stratejik müttefiği Ermenistan
a. Genel bilgiler
b. Tarihi sürecin özeti
c. Ermenistan'ı kazanmaya çalışan ABD ve
Rus- Ermeni bağlaşıklığı
6. ABD'nin artan ağırlığı, İran ve Rusya'nın arayışları,
yükselen gerilim1. Kafkaslar, Şeyh Şamil, Çeçenler,
Wahabiler,
halklar vs.
Tüm yüzyıllar boyunca merkezi otoritelere karşı
direnmiş, kolayca denetim altına alınamamış ve
Karadeniz'in kuzeyinden geçen doğudan batıya ticaret
yollarını ve ayrıca kuzeyden güneye inen aynı amaçlı
yolları sorunlu hale getirmiş Kafkas aşiretlerinin
(özellikle Kuzey Kafkasya aşiretlerinin) Çarlık
Rusyası'nın boyunduruğu altına girmeleri pek kolay
olmamıştır. Çarlık Rusyası orduları Kafkaslar üzerinde
tam bir hakimiyet kurabilmek için, yaklaşık 50 yıl,
1817'den 1864'e dek savaşmıştır- Rusların bölgeyle
ilgilenmeye başlayışları 1500'lü yıllara uzanmakla
birlikte, ilk ciddi askeri operasyonları 1770'te
gerçekleşmiştir. Dünya edebiyatının ender sayıdaki
devlerinden büyük gerçekçi ve insancıl (Hıristiyan
anarşisti) Rus yazarı Lev Tolstoy (1828- 1910), Hacı
Murat (yazılışı 1904, basılışı 1912) adlı romanında,
Dağıstan ve Çeçenya ayaklanması bastırılırken Rus
askerlerinin halka ne ölçüde acımasız davrandıklarını,
onların tüm kutsal yerlerini bilinçli olarak nasıl
kirletip tahrip ettiklerini büyük cesaret ve insancıllık
isteyen bir gerçekçilikle anlatır. Hacı Murat, Rus
ordularına 25 yıl direnmiş olan Şeyh Şamil'in yoldaşıdır
ve bir anlaşmazlık nedeniyle Rusların safına sığınmak
zorunda kalmıştır ama, yerinin orası olmadığını da kısa
sürede farkederek kaçmaya çalışırken yetişen Rus
birlikleri tarafından öldürülecektir. Tolstoy, Emrindeki
lüksü terkeden ve kendini kullandırtmayan iki ateş
arasındaki Hacı Murat'ın trajedisi ile birlikte Dağıstan
ve Çeçen halklarının acılarını büyük bir gerçekçilikle
anlatır. Şüphesiz o zaman isyan edenlerin inançları
-günümüzdeki gibi- İslamiyet içindeki en derin
gericiliği temsil eden Wahabi tarikatı değildi; ve
hiçbir büyük gücün oyuncağı veya petrol yolları üzerinde
hakimiyet kurma savaşının aracı durumunda değillerdi.
Başkaldıranlar arasında halen Sufi inançlarda olanlar
vardır ama, ağırlık ve asıl güç yeni Wahabi
örgütlenmelerin elindedir.
Büyük bir bağımsız toprak sahibinin oğlu olarak
doğmuş ve çok iyi eğitim görmüş olan Şeyh Şamil, Gazi
Muhammed'in önderliğini yaptığı Sufi bir inanca,
Nakşibendi tarikatına bağlıydı. Dağıstanlı olan Şeyh
Molla Muhammed, 1822- 32 yıllarında ayaklanmaya önderlik
etmişti ve Şey Şamil 1830 yılında müridi olarak O'nun
safına katılmıştı. Muhammed'in 1832'de Ruslar tarafından
öldürülmesinin ardından dağılan başkaldırıyı, O'nun
yerini alan Şamil 1834'de yeniden organize edip
başlatmıştı. Şamil, 1859'da Ruslara esir düşünceye dek
direnişi sürdürmüştür. Şamil, Çar'ın izni ile 1870'de
Mekke'ye gidip hacı olmuş ve 1871 yılında, yaklaşık 74-
75 yaşlarında ölmüştür. Rus Çarlığı'na karşı başkaldırı
yıllarında bölgede yayılan diğer Sufi inanç ise, "Çeçen
Gandisi" kabul edilen barışçı Kunta Hacı'nın İmamlığını
(Önderliğini) yaptığı Kadiri tarikatı olacaktı. Kunta
Hacı'nın Ruslar tarafından tutuklanıp öldürülmesinin
ardından, Kadiri taraftarları barışçı çizgilerini
terkederek savaşan Nakşibendi inancındakilerin saflarına
katılacaklardı. Dağıstan- Çeçenya'daki 1877
ayaklanmasında başrolü Nakşibendi ve Kadiri inancında
olanlar oynayacaklardı. Aşiretler ve halk bu Sufi
inançların kardeşlik ve dayanışma anlayışları temelinde
birleştirilebiliyordu. Kafkas halklarının ezici
çoğunluğu -o yıllarda ve yakın zamana dek- İslamiyet
içinde daha rasyonel düşünceleri ve hoşgörüyü temsil
eden, Zoroastrianism ve Şamanism ile güçlü kültürel
bağları olan Sufi inançlardandı.
Halklara barış, kardeşlik, eşitlik, kendi kaderini
tayin hakları vadeden büyük 1917 Ekim devriminin
orduları bölgeye 1920'de girdi. Sovyetler Birliği, tüm
halklara olduğu gibi Kafkasya halklarına da yeni umutlar
vermişti ama, yinede bölgede çatışmasız ve isyansız bir
Sovyet denetimi gerçekleşmedi. Sovyet yönetiminin
problemleri Dağıstan-Çeçenya halkları ile sınırlı
kalmadı; yeni rejim Ermenistan'daki güçlü milliyetçi
burjuva örgütlenme ile de mücadele etmek zorunda kaldı.
Anglo- Amerikan emperyalist güçleri ve yıkılıncaya dek
Rus çarlığı tarafından desteklenip kullanılan Ermeni
milliyetçiliği, şekillenmekte olan Türkiye Cumhuriyeti
ile iç savaş aşamasındaki Sovyetler Birliğini
yakınlaştıran olaylardan biri oldu aynı zamanda-
milliyetçilik, emperyalist kışkırtma ve devletlerin
zayıflıklarından kaynaklanan aşırı korkular, kitle
kıyımlarına uzanan derin bir trajedinin sahnelenmesine
de neden oldu o yıllarda. Kafkasya'daki Sufilerin bir
kısmı, Sovyet sistemi içinde otonomi kazanan bölgede,
Çeçenya ve Dağıstan'da kolayca yeni yerli Komünist
Partisi'ne üye oldular, yönetici konumlara yükseldiler.
Özünde bunların çoğunluğu eski inançlarını koruyarak
Komünist olmuşlardı ve ahlaki açıdan zaten Komünizm ile
Sufi inançlar arasında -yoldaşlık, dayanışma, paylaşma
vs. gibi- bazı paralellikler vardı.
Zengin petrol yatakları, Asya içlerine ve güneyin
sıcak denizlerine açılan yolları denetleyen stratejik
konumu nedeniyle Kafkaslar, Hitler Almanya'sının başta
gelen hedeflerinden biriydi. Nazi istihbaratı, savaş
biterken elindeki tüm belgeler ve şifrelerle ABD Askeri
istihbarat birimlerine sığınacak olan General Reinhar
Gehlen'in yönettiği "Gurbette Doğu Ordusu" adlı
örgütlenme ile ve özellikle Ukrayna'da yaşayan Alman
asıllılarında yardımlarıyla Sovyetler Birliği içinde
mükemmel bir haber alma ağı oluşturmuştu. Anlaşılan,
başta Türkiye'nin de olduğu Sovyetlere komşu bazı
ülkelere sığınmış Kafkasyalıların -özellikle Çerkes ve
Çeçenlerin- bir kısmı da aynı istihbarat ve gizli
operasyonlar ağının içinde önemli roller
oynamaktaydılar. İkinci Dünya Savaşı'nın 1- 3 Eylül
1939'da resmen başlamasından bir yıl sonra, Nazi
ordularının Fransa/ Batı Avrupa'da ve
Norveç/İskandinavya'da kesin hakimiyet kurmalarının
hemen ardından; Hitler İngiltere'yi işgale uğraşırken ve
Sovyetlere saldırı için hazırlanırken, 1940 kışında
Çeçenya'da, Komünist Partisi "üyesi" Hasan İsrailov adlı
eski bir gazetecinin önderliğinde önemli bir ayaklanma
başladı. Nazi Orduları'nın 22 Haziran 1941'de üç koldan
Sovyetler Birliği'ne saldırmasının ardından, Şubat
1942'de Çeçenya'da ikinci büyük ayaklanma baş gösterdi.
Ve komünizmin uygulamaları açısından -öznel ve nesnel
bazı tarihsel nedenlerle- birçok hatalar yapmış olan
Stalin yönetimi, Nazilerle işbirliği yaptıkları
gerekçesiyle Çeçenlerin önemli bir kısmını Sibirya'ya ve
Ortaasya'ya sürdü- özellikle Kazakistan'da ve bazı diğer
Ortaasya ülkelerinde Çeçenler aracılığıyla Sufi inançlar
yayılmıştır. Stalin'in ölümünün ardından, 1957'de
Çeçenler eski yurtlarına dönme olanağına kavuştular.
Aslında, inançlar ve düşünce yapıları açısından
zamanın çok yavaş aktığı bu dağlık vahşi coğrafyada
değişen fazlaca bir şey olmadığı aradan 70 yıl geçtikten
sonra, rekabete dayanamayan Sovyetlerin dağılması ile
anlaşıldı- şüphesiz 70 yıl insan ömrü için önemli bir
süredir ama, yinede tüm tarihsel süreçler içinde
okyanuslarda bir damla kadar küçüktür. Sonuçta,
Sovyetlerin boşluğu, emperyalist ABD tarafından hızla
doldurulmaya başlanmıştır ve bu süreç ivmesi artan bir
hızla halen sürmektedir. Doğu Avrupa'ya, Baltık
ülkelerine ve Kafkaslara NATO aracılığıyla el atan ABD,
aslında içinden çatlamış olan NATO'yu araç yaparak ve
NATO üyesi Avrupa ülkelerinin -yakın ortağı İngiltere ve
bir ölçüde rakibi Fransa dışında- güçlü ordulara sahip
olamamalarından ve halen birleşik etkili bir askeri güç
yaratamamalarından yararlanarak buralara kendi askeri
varlığı ile yerleşmektedir.
Dağıstan-Çeçenya'da Wahabilik, çok daha sonra CIA
desteği ve Suudi Arabistan'ın Petro- Dolarları ile
yayılmıştır. Bu, 1700'lü yıllarda Necef/ Suudi Arabistan
doğumlu prütan (safçı) fanatik tarikata Wahabi adı
kurucusuna izafeten karşıtları tarafından takılmıştır ve
aslında onlar kendilerini birlikçi/ tekçi anlamına gelen
Muwahhidun olarak adlandırmaktadırlar. Bu "birlikçilik"
veya "tekçilik", felsefi anlamda İslam dinini tüm diğer
Paganist (çok tanrılı) dinlerin etkilerinden, düalist
ideolojilerden ve ayrıca tüm modern etkilerden
arındırmak, saflaştırmak anlamına gelmektedir. Şüphesiz
özünde bu olanaksız olduğu kadar alabildiğine de gerici
bir tepkidir. (1)
Ortadoğu'nun Petrolerine göz dikmiş İngiliz
İmparatorluğu'nun kışkırtması ve desteği ile Osmanlı'ya
karşı savaşmış olan Wahabi inançlı Suudi aşireti ve
bağlaşıkları, Birinci Dünya Savaşı sonunda Suudi
Arabistan Krallığı adlı monarşik bir "devlete" sahip
olmuşlardır. Bunlar, sözde düşman oldukları düalist bir
inancın, ırkçı prütan Protestan görüşlerin koltuk
değneğine dayanan Anglo- Amerikan emperyalizminin
kuklası haline gelmişlerdir. "İnsan hakları" ve
"demokrasi" getireceği iddiaları ile başta Ortadoğu
olmak üzere dünyanın istediği köşesini rahatça kana
boğabilen Anglo- Amerikan emperyalizminin en sadık
bağlaşığı, halen el- kol- kafa kesme cezaları verilen ve
kadınların taşlanarak öldürülebildikleri Wahabi
doktrinine sahip Suudi Arabistan'dır. Kafkaslardaki
Wahabi güçleri de asıl olarak bu süper gerici merkez
tarafından beslenmektedir. Wahabi doktrininin Kuzey
Hindistan'da doğmuş bir türevi olan Deobandi tarikatına
bağlı Taleban güçlerinin Afganistan'da kullanılmış
olmaları gibi bunlarda, Wahabi güçleri de, Kafkaslarda
ve daha birçok alanda bir politik destabilizasyon unsuru
olarak, ABD'nin bölgeye yerleşmesi için yolu açan
aletler olarak CIA tarafından kullanılmaya
başlanmışlardır- Çeçenya'a yerleşmiş Wahabi inancındaki
silahlı güçlerle Taleban sürekli sıkı bir işbirliği
içinde olmuştur. Bunlar (Wahabi güçler), 1990'lı
yıllarda, relatif barışçı olan ve layik (sekülarist) bir
devlet anlayışını savunan Sufi tarikatlara karşı CIA
silahları ve Suudi Petro- Dolarları sayesinde Çeçenya'da
üstünlük sağlamışlardır. Wahabi örgütlerin Kafkasya
hakimiyetinde, iç dengeleri bozulup zayıflamış olan
Rusya'nın telaşlı devlet terörü, savaşın yıkımı ve insan
psikolojisi üzerindeki tahribatı, tüm düzenin bozulup
insanların göç yollarına düşmeleri, derin bir
güvensizliğe ve yoksulluğa sürüklenmeleri de rol
oynamıştır.
Sözde bağımsız bir din devleti veya şeriat yasaları
ile yönetilen bir devlet için savaştığını iddia eden
Wahabi inançlı güçlerin ünlü önderlerinde Hattap, Suudi
Arabistan doğumludur ve emrindekilerin çoğunluğu da
Suudi Arabistanlı veya Kuzey Afrikalı kökten
dincilerdir. Yine aynı güçler arasında en önde gelen
önder olan ve aynı zamanda teolog konumunda bulunan
Şamil Basayev ise, Ürdün doğumlu bir Çecen'dir. Suudi
parası ve CIA silahları ile beslenen bu gurupların asıl
sorunları ise, Baku- Grozny- Novorosisk petrol boru
hattı üzerinde denetim kurmaktır. Eğer amaçlarına
ulaşabilirlerse, bu karlı işin kaymağını, zaten ARAMCO
içindeki Exxon-Mobil ortaklığı aracılığıyla Suudi
petrollerini denetleyen, 200'ü aşkın ülkede yatırımları
olan Rockefeller gurubu ve Hazar petrollerine büyük
yatırımlar yapmış olan diğer Amerikan şirketleri, "Yedi
Kızkardeşler Kulübü" yiyecektir. Bunun ötesinde, Kuzey
Kafkasya'daki gerilim ve çatışma, boru hattını Rus
hükümetine pahalıya mal ederek Rusya'nın Hazar enerji
kaynakları üzerindeki ve Kafkasya'daki etkisinin ABD
yararına zayıflamasına yardımcı olmaktadır. Şüphesiz
kentleri yerle bir eden Rus ordularının da halka
insancıl davrandıkları asla söylenemez ama, sonuçta
olayın özü petrol kavgasıdır ve Wahabiler bölgede çok
daha gerici emperyalist bir gücü temsil etmektedirler.
Olan Kafkasya halklarına olmaktadır ve muhtemelen çok
yakında aynı halkların tepkileri bölgeye yerleşmeye
çalışan ABD'ye karşı yönelecektir. Hatta, CIA tarafından
kullanılmış ve halen kullanılmakta olan Wahabi ve
Deobandi inancındaki güçlerin ve aynı inanca bağlı
halkların arasında da güçlü bir ABD karşıtlığının
gelişmekte olduğu gözlemlenmektedir. CIA, tehlikeli
bozuk bir silahla oynamıştır ve aynı silahın geriye
tepkisi ile vurulmaya başlayacaktır.
Vaktiyle uzun bir dönem büyük kısmı Osmanlı
İmparatorluğu'nun nüfuz alanı içinde kalmış olan ve
halen Türkiye Cumhuriyeti'nin dış politikasında
(Baku-Ceyhan petrol boru hattının da etkisiyle ve diğer
nedenlerle) ağırlıklı biçimde yer alan Hazar ile
Karadeniz arasındaki dağlık Kafkasya'da yaşayanlar
sadece Çeçen, İnguş, Dağıstan halkları değildir
şüphesiz. Bölgede toplam 50'den fazla farklı halk gurubu
yaşamaktadır ve bunlar çoğunlukla Hint- Avrupa gurubuna
bağlı bir Slav dili olan Rusça ile anlaşmaktadırlar.
Yine Kafkasya'daki halkların çoğunluğu İslam
inancındadırlar ama, bölgenin hesaba katılacak
devletleri olan 5.5 milyon kadar nüfuslu Gürcistan ile 3
milyonu biraz aşan nüfusa sahip Ermenistan halkları
ezici çoğunlukla -Rusya gibi- Doğu Ortodoks Kilisesi'ne
bağlıdırlar. Kafkasya'daki diğer önemli devlet, 8 milyon
kadar olan nüfusunun yüzde 83'ü Azeri Türkü olan ve
Türkiye Türkçe'sine çok yakın bir Türkçe konuşan
Azerbaycan'dır. Ataistleri hesaba katmayacak olursak
tamamı Şia inancına bağlı bölünmüş Azeri halkının
çoğunluğu, 11.5 milyon kadar Azeri İran'da yaşamaktadır.
Azeri halkı dışından Kafkasya'da, küçük guruplar olarak
Kumyuk, Nogay, Karaçay, Balkar adlı Türk halkları da
yaşamaktadırlar. Ayrıca Türkmenler ve yine Türkler gibi
bir Altay dili konuşan Moğollar'dan Kalmyklar vardır.
Bunların dışında Kafkasya'da, Abazalar, Çerkesler ve
Çerkeslerin bir biçimi olan Adigeianlar ve Kabardianlar,
az sayıda Kürtler, Yahudiler ve diğer birçok halk gurubu
mevcuttur.
Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan cumhuriyetlerine
dağılmış olan Kafkasyalı Kürtlerin çoğunluğu, eski çok
tanrılı bir din olan ve Hint- Avrupai Mithra dini ile
Hint- İrani Zoroastrianizm'den çok şey almış olduğu
anlaşılan ve yakın yüzyıllarda İslam'dan da etkilenmiş
olan son derece eklektik (yamama) Yezidi (Ezidi)
dinindendir. İranlılarla akraba olan Kürtler Hint-
Avrupai dillerin İran ailesine bağlı değişik lehçeler
konuşmaktadırlar ve Kafkasyalı Kürtlerde Türkiyeli
Kürtlerin çoğunluğu gibi Kuzey Kırmançi lehçesi ile
anlaşmaktadırlar- şüphesiz Kafkasyalı Kürtlerin
neredeyse hepsi Rusça bilmektedir ve en eğitimli Kürtler
buradadır. Ermenice, bölgede çok konuşulan Slav dili
Rusça gibi, İrani bir dil olan Kürtçe gibi ve diğer bazı
diller gibi Hint- Avrupai dil gurubu içindedir. Yalnız,
bölgedeki en önemli dillerden ola Gürcüce, Hint- Avrupai
aileden ve ayrıca Altay dili olan Türkçe'den çok farklı
olan Kafkasya dilleri içinde Kartveli gurubuna bağlıdır.
Önemli bir kısmı Türkiye'nin Doğu Karadeniz bölgesinde
yaşayan Laz halkının dili de aynı guruptandır. Abazalar,
Çerkesler, Adigeianlar, Çeçenler, İnguşlar, Kabardianlar,
Dağıstanlılar (Agul, Avar, Dargın, Lak, Lezgin,
Tabasaran, Tsakhur) vs. Gürcüler gibi Kafkasya dilleri
konuşmaktadırlar.
2. Politik gelişme ve ABD'nin bölgeye
ilgisinin nedenleri üzerine genel bilgiler Kafkasya'da
halkların ve değişik devletlerin iç ve dış tüm
ilişkileri anlaşılması zor karmaşık bir karakterdedir ve
olayları siyah veya beyaz biçiminde algılamak derin
yanlışlara yol açabilir. Yinede süreç içinde tüm
ilişkiler giderek kristalize olmaktadır. Özet olarak,
bölgede Rusya'nın etkisi gerilerken ABD'ninki
artmaktadır. Bu artan ABD etkisi sadece Rusya'nın değil,
özellikle İran'ında aleyhine gelişmektedir. ABD, tüm
gücüyle İran'ın bölge ile varolan bağlarının tamamını
kopartmaya çalışmaktadır. Yine bunun yanında ABD,
Gürcistan'a ve Azerbaycan'a NATO üyesi olan Türkiye ile
ortaklık içinde girmiş olsa da, yavaş yavaş Türkiye'yi
dışlamaktadır ve zaten alabildiğine eşitsiz güce sahip
iki devletin filen gerçek anlamda ortak olmaları
olanaksızdır. ABD'nin gerçek ilgileri, yararları ile
Türkiye yönetiminin bölgeden umdukları ve "lokal bir
süper güç olma" düşleri birbirine pek uymamaktadır.
Gerçek anlamda bölgesel süper bir güç olan Rusya'yı adım
adım ince taktiklerle küçültmeye çalışan ABD yönetimi,
başka bir bölgesel süper güce izin vermek istemez ve
zaten yayılan emperyalist varlığını birbirlerini
denetleyebilen kendi denetimindeki relatif zayıf
çelişkili güçlerin varlığıyla sürdürmeye çalışmaktadır.
Örneğin, 9 Nisan 2001 tarihli ve 33 numaralı
TURKPULSE'ye göre Amiral Salim Dervişoğlu'nun fikir
babalığı ile oluşan, 2 Nisan 2001 İstanbul toplantısı
ile Türkiye yönetiminin insiyatifinde son biçimini alan,
Rusya Federasyonu, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan,
Gürcistan ve Türkiye arasındaki Karadeniz Donanmaları
Görev Gücü Birliği, BLACKSEAFOR, -pek belli etmese de-
Pentagon'u rahatsız eden bir gelişme olmuştur. Bunun
yanında ABD'nin Ermenistan'a yönelik ilgisinin de
Türkiye yönetimini sevindirdiği pek söylenemez. Türkiye
yönetimleri 1993'den beri Ermenistan'a ambargo
uygulamaktadırlar ama, ambargo Türk ekonomisine de zarar
verdiği için, Nogorno- Karabağ savaşının sürdüğü 1992-
93 yıllarının gerilimi artık yaşanmadığı için ve ayrıca
anlaşılan ABD ve NATO politikaları ile uyum
sağlayabilmek amacıyla yeni hükümet Ermenistan'la olan
ilişkileri düzeltme eğilimindedir. Özet olara ABD,
Türkiye'yi işlerini yoluna koyuncaya dek kullanmıştır ve
halen bir süre kullanabildiği kadar kullanacağa
benzemektedir.
Giderek kristalize olan karmaşık ilişkiler ağında,
Gürcistan ve Azerbaycan artan ölçülerde ABD'ye
bağlanırken ve NATO üyeliğine aday olurlarken,
Ermenistan halen Rusya'nın safındadır. Ermenistan Rusya
Federasyonu'nun stratejik ortağı olarak gözükmektedir
ama, tüm Kafkasya ülkelerinin olduğu gibi Ermenistan'ın
geleceği ile ilgili olarak da halen bir sürü soru
işareti vardır. ABD tüm gücüyle Ermenistan'ı Rusya'dan
kopartmaya çalışmaktadır ve 16- 26 Haziran 2003 günleri
Ermenistan'da relatif büyük bir NATO tatbikatı
yapılacaktır. Ayrıca Batıpazarlarına açılan ticaret
yollarını ve Ortaasya enerji hatlarını denetleyen
Kafkaslardaki ABD dış politikası, Ortaasya'ya ve
Ortadoğu'ya yönelik olarak da şekillenmektedir. ABD'nin
Kafkasya politikası, Kazakistan, Türkmenistan gibi Hazar
ile kıyısı olan ülkelere ve bu iki ülkenin arasında
kalan Özbekistan'a yönelik politikası ile iç içedir ve
özellikle İran ve Afganistan politikaları da aynı
gerçekle sımsıkı bağlıdır.
Clinton yönetimi sırasında Başkan'ın ve Dışişleri
Bakanı'nın Hazar Havzası enerji politikası danışmanı
olan Büyükelçi Richard Morningstar, 25 Ocak 1999 günü
Kalifornia'daki Berkeley Üniversitesi'ne bağlı Goldman
School of Public Policiy'de (Goldman Genel Politika
Okulu) yaptığı konuşmada, ABD'nin Kafkasya politikasını
ana çizgileriyle ve diplomatik bir dille açıklamıştır.
Bu konuşmadan anlaşılan, özet olarak, ABD politikası,
enerji kaynakları (petrol ve doğal gaz) ve bunların
uluslararası pazarlara ulaşım yolları üzerinde tam bir
denetim kurmaya yöneliktir. ABD, Hazar petrollerini ve
doğal gazını pazara ulaştıracak beş ayrı boru hattı
projesini bölgede desteklemektedir. Bunlar, ilk erken
petrolü nakledecek Baku- Çeçenya- Novorosisk (Rusya'nın
Karadeniz kıyısı) hattı; ikinci erken petrolü nakledecek
Baku- Supsa (Gürcistan'ın Karadeniz kıyısı) hattı ve
diğer üç temel boru hattıdır. Sözkonusu üç temel boru
hattından birincisi, Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu (CPC),
Kazakistan'dan Rusya'nın Karadeniz limanı Novorosisk'e
uzanmaktadır. İkincisi, trans- Hazar gaz boru hattı,
Türkmenistan- Hazar- Azerbeyca- Gürcistan üzerinden
Türkiye'nin Ceyhan limanına uzanacaktır. Ve diğer bir
asıl petrol boru hattı ise, Baku'den Ceyhan
bağlantısıdır.
Morningstar, beş ayrı petrol ve gaz boru hattını
destekleme işinin nedenini, bölgenin enerji kaynaklarını
işletme ve geliştirme üzerine ABD politikasının dört
temel dayanağı olduğu gerekçesi ile açıklamaktadır. Bu
satırları yazana göre Morningstar, politikalarının
nedenselliklerini açıklarken gerçeği tam olarak
konuşmamakta, bol bol "demokrasi" ve kendi politik
denetim alanında "egemenlik, bağımsızlık" hakları
üzerine demagojilerle asıl hesaplarını gizlemeye
çalışmaktadır. Morningstar'ın sözlerinin çoğu yalandır;
çünkü, ABD demokratik kuralları çiğneyerek ve egemenlik
veya bağımsızlık haklarını kısıtlayarak, yok ederek
emperyalist emellerine ulaşabilmekte; ülkeler ve
halkları üzerinde bu şekilde denetim kurarak doğal
kaynakları rahatça sömürmektedir. Fakat yinede
Morningsatar bir gerçeği açıkça ifade etmektedir; o da,
Hazar enerji kaynaklarının kullanılması işine
"güvenilmez devlet" İran'ın kesinlikle bulaştırılmak
istenmemesidir. ABD politikasının bölgedeki en önemli
önceliği, petrol endüstrisinde ileri düzeyde olan İran
etkisine karşı Hazar havzası enerji kaynaklarının tümünü
korumak üzerinedir- önceliklerden daha önemli olanı da,
Rusya'yı izole etmektir ama sözkonusu ülkenin gücü
nedeniyle bu gerçek şimdilik açıkça telaffuz
edilmemektedir. Şüphesiz bu tavır, İran'ın petrollerini
millileştirmiş olması, İran yönetiminin Kafkaslar ve
Ortaasya politikalarında Rusya Federasyonu ile
yakınlığı, eski büyük bir medeniyeti ve güçlü bir
devleti temsil etme duygularıyla ABD'ye boyun eğmemesi
ile ilgilidir. Görüldüğü gibi zaten, ABD'nin
desteklediği boru hatlarından hiçbiri -aslında çok daha
ucuz ulaşım sağlayacak olan- İran üzerinden
geçmemektedir.
Beş ayrı boru hattı üzerine yatırım yapılması,
anlaşıldığı kadarıyla, ABD'nin aktüel yararları
açısından mevcut durumun zorunlulukları ile ilgilidir.
ABD yönetimi -yalanlarla, geçici sahte ittifaklarla,
ince taktiklerle- adım adım Kafkasya'ya yerleşirken,
başlangıçta Rusya'yı ürkütüp kesin karşısına almama ve
Rusya ile Türkiye arasında geçici bir denge oluşturma
politikası izlemeye çalışmaktadır. Ayrıca beş ayrı hat,
ilerideki muhtemel gelişmelere göre ABD'ye farlı
kullanım alternatifleri sunmaktadır. ABD bir yandan
sözde Baku- Çeçenya- Novorosisk hattını desteklerken,
öbür yandan el altından Wahabi güçleri silahlandırmakta
ve aynı hattı Ruslar için zor kullanılır ve alabildiğine
pahalı hale getirmektedir. Bu işi yaparken, "terörizme
karşı mücadele" yalanı ile Gürcistan'a ve Azerbaycan'a
yerleşmekte ve Baku'daki ABD Elçiliği, Azeri yönetimini
terörizme karşı mücadeledeki "büyük katkısı" ve
Çeçenya'daki terörist eylemlerin ikmal yollarını kesmesi
nedeniyle vs. kutlamaktadır. Buna karşın, Rusya
Federasyonu yönetimi, hem Azerbaycan'ı ve hem de
Gürcistan'ı Çeçenya'daki silahlı güçlere destek amacıyla
transit geçiş olanakları sağladıkları, para, silah,
cephane, teçhizat akımı kolaylaştırdıkları için
suçlamaktadır. Bu ikinci iddia daha doğru gözükmektedir;
çünkü, Çeçenya'daki silahlı Wahabi güçlerin başka
kanallardan ikmal olanakları bulmaları ve savaşı
sürdürmeleri olanaksızdır. Kısacası, ABD'nin Kafkasya
politikası -diğer tüm alanlarda olduğu gibi- tam bir
ikiyüzlülük üzerine inşa edilmiştir.
Anlaşılan ABD yönetimi, denetimindeki Gürcistan
üzerinden geçen Baku- Ceyhan hattının varlığı nedeniyle,
yine ABD şirketlerinin yatırımları da olan Baku- Çeçenya-
Novorosisk hattının zarar görmesinden pek
çekinmemektedir. Zaten ilginç olan, Wahabi güçler hattı
sabote etmemekte, sadece üzerinde denetim kurmaya
çalışmaktadırlar ve bu da yine bölgedeki ABD
şirketlerinin yararınadır. Mevcut çizgisiyle
Kafkasya'daki ABD politikası, Rusya ile Türkiye arasına
bir çeşit rekabet sokabilmekte ve böylece her iki gücün
daha rahatça üstüne çıkabilmektedir. Ayrıca ABD, aynı
politikası ile Türkiye ve İran'ı karşı karşıya getirmeye
çalışmaktadır.
Büyükelçi Morningstar'ın yukarıda özetlenen
konuşması, ABD henüz üsleri ile Afganistan'a yerleşip
Türkmen gazını en ucuz biçimde Arap Denizi'ne/ Hint
Okyanusu'na taşıyacak hattı denetim altına almadan önce
yapılmıştır. Şimdi ABD, Irak'ta olduğu gibi İran'da da
denetim sağlayabilirse, veya İran'ın başına istediği
kukla bir yönetimi yerleştirebilirse, tüm eski
politikaları köklü değişikliğe uğrayacaktır.
Gerçekleşmesi çok zor İran hakimiyeti sağlanabilirse
eğer, ABD yönetimi, Rusya ve Türkiye arasında denge
hesapları yapmak ve Türkiye'yi İran'a karşı kışkırtmak
zahmetinden kurtulacaktır. Böylece ABD, Kafkaslar ve
Ortadoğu üzerindeki egemenliğini perçinleyecek, Rusya'yı
tam anlamıyla çembere alacak ve enerji kaynaklarını
tamamen kendi denetiminde en ucuz biçimde İran üzerinden
uluslararası pazarlara ulaştırma olanağına kavuşacaktır.
Ayrıca İran egemenliği ABD'ye öncelikle Afganistan'daki
ve sonra Ortaasya'daki varlığını daha fazla güvence
altına alma olanağı verecektir. Ve zaten ABD yönetimi
artık şimdi, Irak'ın düşmesinin ardından, bu son anılan
hedefine yönelik olarak eylemlerine hız vermiştir. Aynı
eylemin Kafkaslardaki uzantısı ise, Ermenistan'ı Rusya
Federasyonundan kopartmak ve Azerbaycan üzerinde
rekabetsiz tam bir hakimiyet kurmaktır.
Irak'a yerleşmesinin ardından ABD, BatıAvrupa'daki
(özellikle Almanya'daki) askeri üslerini NATO'ya almış
olduğu Doğu Avrupa ülkelerine, öncelikli olarak
Bulgaristan'a, Romanya'ya ve Polonya'ya taşımaya karar
vermiştir. Batılı bazı analizcilere göre, Avrupa
ülkelerinin Irak savaşına karşı çıkmış olmaları ve söz
konusu Doğu Avrupa ülkelerinin hem Ortadoğu'ya ve hem de
Rus sınırına daha yakın olmaları anılan taşınmanın temel
nedenidir. Bu satırları yazana göre ise, yukarıdaki
analiz bazı önemli gerçekleri ifade etmekle birlikte çok
eksiktir. Bir kez, her şeyden önce, Doğu Avrupa
ülkelerinin yönetimleri Pentagon için çok daha uysal
"ortaklardır" ve ABD bu ülkeleri özel çiftliği gibi
kullanabilir. Daha bu uzun anlatım bitmeden, 2003
Haziran ayının ikinci haftasında basına yansıyan
haberlere göre, ABD, Belçika'nın hükümeti ile karşı
karşıya gelmiştir. Bu nedenle ABD yönetimi, Brüksel'deki
NATO'nun merkezi Doğu Avrupa'ya taşıma şantajı
yapmaktadır.
Belçika'da on yıldır varolan ve Sharon gibi kitle
kıyım suçu işlemiş kişilerin, savaş suçlularının
yargılanmalarına olanak sağlayan insancıl yasa Amerikan
askerlerinin de işledikleri savaş suçları nedeniyle
yargılanmalarına olanak verdiği için, Pentagon,
Belçika'yı tehdit etmiştir. Yasayı değiştirmesi için,
NATO'nun merkezini bir Doğu Avrupa ülkesine, muhtemelen
Varşova'ya taşıyacağı şantajı ile birlikte başka baskı
yöntemleri de kullanmıştır. Bilindiği gibi ABD,
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin tarafı olmayı da
reddetmektedir ve dünyanın her köşesinde savaş suçu
işleyen askerlerini tüm uluslararası yargı denetiminin
üzerinde tutmaya çalışmaktadır. Sonuçta ABD Savunma
Bakanı Rumsfeld, Brüksel'de NATO merkezinin yenilenmesi
ile ilgili projenin bütçesini altı ay için
dondurduklarını bildirmiştir. Bu ağır baskılar
karşısında Belçika yönetimi gerilemek zorunda kalmıştır
ve ülke Meclisi dünyada başka örneği bulunmayan bu
insancıl yasayı alel acele değiştirmiştir. Bilindiği
gibi daha öncede Belçika, ABD'nin Ortadoğu'daki ileri
karakolu İsrail'in ırkçı- Faşist Başbakanı, Sabra ve
Shatila katliamları sorumlusu Ariel Sharon'u da aynı
yasa maddesine dayanarak yargılamak istemişti. NATO
sözde "demokratik" bir örgüttür ama, Pentagon, diğer
ortakların oylarını düşünmeden kendi başına NATO'nun
merkezini bir başka ülkeye taşıyacağını ilan
edebilmekte, yasal olarak bağımsız bir ülkenin iç işine
müdahale ederek insancıl yasasını baskı ile
kaldırtabilmektedir. Şüphesiz eşit olmayan güçler
arasında şekillenmiş olan ve örgütün diğer ortaklarının
toplam askeri bütçelerinden defalarca daha büyük askeri
bütçeye sahip dünyanın en militarist devleti ABD'nin
denetimi altındaki militarist saldırgan NATO'nun
"demokratik" olması kocaman bir yalandır.
Sonuçta tüm bu gelişmeler, Almanya ve Fransa ile
birlikte tavır alan Belçika'ya karşı ABD'nin tavrı, NATO
içindeki çatlağın ne ölçüde derinleştiğini ve buna bağlı
olarak zayıf Doğu Avrupa ülkelerinin ABD açısından
önemlerinin ne ölçüde arttığını göstermektedir. Yine her
şeye karşın, AB ülkeleri arasında dış politika konusunda
tam bir görüş birliği yoktur ve Almanya, Fransa, Belçika
gibi ülkelerin ABD'ye yönelik başkaldırılarının son
derece utangaçça olduğu ve askeri güçlerinin zayıflığı
nedeniyle enerji yollarını denetleyen Pentagon
karşısında her an diz çökmeye ve uzlaşmaya hazır
oldukları gözlemlenmektedir. Belçika'nın baskılar
karşısında gerileyişi, bu diz çöküşün tipik
örneklerinden biridir. Sonuçta şimdilik ABD, içte ve
dışta izleyeceği çizgiyi Avrupa'ya dikte edebilmektedir.
Eğer ileride şu veya bu gerekçe ile NATO merkezi
gerçekten Varşova'ya taşınırsa, şüphesiz artık bu
kesinlikle eski NATO olmayacaktır. Zaten kuruluş
şimdiden eski örgüt değildir; sözde sadece savunma
amacıyla kurulmuş olan NATO görev alanı dışına çıkarak
sadece Pentagon'un yararları yönünde Balkanlar'da
kullanılmıştır ve ne ölçüde saldırgan bir ittifak
olduğunu böylece bir kez daha kanıtlamıştır. Sonuçta
örgütün bu eylemi, bir süre daha NATO'nun birliğini
sağlamış olmakla birlikte, içindeki çatlağı da
derinleştirmiştir. Şimdi "ittifak" aynı şekilde Pentagon
tarafından Irak'ta kullanılmaya çalışılmaktadır ve eğer
kuruluşun merkezi Brüksel'den bir Doğu Avrupa ülkesine
taşınacak olursa, NATO içinde derinleşmiş olan çatlak
tam bir bölünmeye doğru yol alacaktır. Ayrıca söz konusu
muhtemel yeni durum, Rusya içinde büyük bir kışkırtma
olacaktır.
Anlaşılan ABD yönetimi, Avrupa Birliği'nin
çekirdeğini oluşturan ve merkezi yönetimi ağır basan
yeni federal bir süper güç yaratılması için yoğun çaba
sarf eden Almanya- Fransa- Belçika gibi ülkeleri artık
gerçek müttefikleri olarak görmemektedir ve her fırsatta
bunları cezalandırmaktadır. ABD yönetimi açısından AB
ile ilgili asıl sorun, inşa edilmeye çalışılan yeni
emperyalist gücün merkezi güçlü bir yapı olarak
şekillenmesini mümkün olduğunca baltalamak ve bu gücü
zayıflatarak denetim altında tutabilmektir. Söz konusu
denetim için en elverişli olan coğrafi hat, Balkanlardan
başlayarak Doğu Avrupa'ya, Baltık ülkelerine ve diğer
yandan Kafkaslara uzanan çizgidir. ABD şimdiden askeri
varlığı ile Bosna, Kosova, Makedonya, Bulgaristan,
Gürcistan gibi ülkelere yerleşmiş ve Azerbaycan'a da
daha güçlü olarak yerleşmeye başlamıştır. Böylece
Ortaasya ve Hazar havzasından Avrupa pazarlarına
ulaşacak enerji hatları ve ticaret yolları üzerinde
denetim kurduğu gibi, İran'a karşıda daha üstün bir
stratejik konum kazanmıştır. Ayrıca ABD, Soğuk Savaş
yıllarından daha güçlü biçimde çembere almaya başladığı
Rusya'nın güneye inen enerji, ticaret ve tüm etkinlik
yollarını sistematik olarak kesmeye çalışmaktadır.
Silahlı gücü ve tek para birimi ile şekillendirilmeye
çalışılan Avrupa Birliği de, yine aynı ülkelere,
Balkanlar'a, Doğu Avrupa'ya, Baltık ülkelerine ve
Kafkaslara doğru yayılmaya çalışmaktadır- Selanik'teki
20 Haziran 2003 tarihli zirvede AB, aralarında
Sırbistan'ın, Hırvatistan'ın vs. olduğu Balkan
ülkelerini içine alamaya karar vermiştir. Ayrıca AB
yönetimi, enerji yollarının/ endüstrisinin kan
damarlarının geçtiği Kafkaslara da açık bir ilgi
göstermeye başlamıştır. AB'nin en önemli hedeflerinden
biride, vaktiyle Hitler'in de düşlerini süslemiş olan
buğday ambarı Ukrayna'dır. Ve Ukrayna'nın şimdiki
yönetimi, Gürcistan yönetimi ile birlikte NATO üyeliği
için arzusunu açıkça belirtenler arasındadır. Kısacası,
sayılan tüm bu ülkeler üzerinde, -henüz şekillenmeye
çalışan- birleşik güçlü emperyalist AB ile süper
emperyalist ve militarist ABD arasında giderek
kristalize olan bir rekabet vardır ama, daha öncede
belirttiğim gibi AB ülkeleri diz çökmeye ve enerji
yollarını denetleyen ABD karşısında daha kötü koşullarla
uzlaşmaya her an hazırdırlar. Aynı rekabetin
taraflarından biride, bölgesel süper güç olma durumuna
düşmüş olan ve ekonomisi problemli Rusya'dır.
AB'nin, NATO'nun ve ABD'nin yakın ilgi alanı içinde
olan Ukrayna üzerinde Rus Federasyonu'nun ekonomik
etkisi giderek artmaktadır. İngilizce Pravda'nın 24
Haziran 2003 tarihli sayısında yayınlanan "Ukrayna
ekonomik bağımsızlığını yitirme yolunda" başlıklı
makalede, Rus petrol tekellerinin Ukrayna petrol
endüstrisi ve petrol ihracatı altyapısı (boru hatları)
üzerinde tam bir denetim kurduğu anlatılmaktadır.
Ukrayna'daki petrol rafinerilerinin çoğunluğu üzerinde
Rus şirketleri hakimiyet kurmuşlardır. Ve bunlar petrol
ihracatı izni de almışlardır. Ukrayna'da petrol
çıkmamaktadır ama, Kafkasya petrolünün Batıpazarlarına
ihracatında Rusya'yı devre dışı bırakma amacıyla Odesa-
Brody petrol boru hattı inşa edilmiştir. Makaleye göre,
Ukrayna'nın bağımsızlığının sembolü olan ve 2001'den
beri kullanılmayan bu hat üzerinden şimdi Rus petrol
şirketi Tyumen Oil (TNK) BatıAvrupa'ya petrol ihracatına
başlamıştır. Yine aynı makaleye göre, Ukrayna
hükümetinin bu politika değişikliği aslında bir
sürprizdir. Ulusal rafineri endüstrisinin tüm
kapasitesinin yüzde 85'inden fazlasına sahip altı büyük
rafineri, Tatneft (Rus), TNK (Rus), KazMunaiGaz
(Kazakistan), Russian group Alliance (Rus gurubu
ittifakı/ birliği) ve Lukoil (Rus) tarafından kontrol
edilmektedir. Lokal (Ukrayna'ya ait) firmalar sadece iki
küçük rafineriyi kontrol etmektedirler. Bunun yanında
bazı güçlü yerli petrol şirketleri de vardır.
Aynı yayın organının 31 Ocak 2003 tarihli sayısındaki
bir habere göre ise, er veya geç, Rusya, Beyaz Rusya (Belarus)
ve Ukrayna ortak birlik veya topluluk oluşturacaklardır.
Bu görüşü savunan Beyaz Rusya Cumhurbaşkanı Aleksandır
Lukeşenko, sözkonusu üç Slav halkının kendilerini
Özbekistan, Kazakistan, Tacikistan ve Kafkas
cumhuriyetlerinden ayırmaması gerektiğini vurgulamıştır.
Lukeşenko'ya göre, Putin'in pozisyonu bu üç Slav
devletini birbirlerine yakınlaştırmaktadır. Kısacası,
özellikle Ukrayna üzerine rekabetin bir ucunda güçlü
biçimde Rusya'da vardır. Ve yukarıdaki paragrafta anılan
Pravda makalesine göre, Rus petrol şirketleri
Ukrayna'nın seçim sürecine de karışmaktadırlar.
Ukrayna'da 2004 yılının sonbaharında Cumhurbaşkanlığı
seçimi yapılacaktır ve başkan adaylarının mali güvenlik
ve lobi faaliyetleri için söz konusu Rus petrol
şirketlerine gereksinimleri vardır. Anlaşılan petrol
şirketlerinin Ukrayna'daki işlerini kolaylaştıran önemli
gerçeklerden biride budur ve Lukeşenko'nun Slav
halklarının birliği ile ilgili umudu bazı maddi
dayanaklara sahiptir. Rusya Ukrayna'nın iç politikası
üzerinde etkili olabilmektedir.
Avrupa Birliği, üyeliğe hevesli gözüken Ukrayna'yı
-eğer yeniden Rusya ve Beyaz Rusya ile birleşme yoluna
girmezse- belki relatif uzun bir uyum sürecinden sonra
içine alabilir ama, farklı tarihi geçmişleri, köklü
sivil ve askeri bürokrasileri, yönetici büyük devlet
olma duyguları ve sorun zenginlikleri ile Rusya ve
Türkiye'nin aynı birliğe dahil olmaları şimdilik
olanaksız gibi gözükmektedir. (Hitler'de tüm Slav
kentlerini tarihten silmeyi planlarken, Ukrayna'yı 20
yıllık bir ehlileştirme sürecinden sonra "anavatan"a
dahil etmeyi düşlemişti ve aynı Hitler planında
Türkiye'nin konumu sadece satalit devlet olarak
kalmaktı.) AB, Rusya ve Türkiye'yi içine almayacak olsa
da, Avrupa Birliği'nde başı çeken ülkeler, Rusya ve
Türkiye ile çok iyi ilişkiler geliştirmeye kararlı
gözükmektedirler. İçlerine almasalar bile, aynı ülkeleri
Ortaasya'nın ve Ortadoğu'nun zengin enerji kaynaklarına
uzanan yolları ve ayrıca Pasifik'e ve Hint okyanusuna
dek uzanabilecek zengin bir pazarın atlama taşları
olarak görmektedirler. Özellikle Rusya ve daha sonra
Türkiye Batı Avrupa'nın ileri teknolojiye sahip endüstri
ülkeleri için çok büyük önem taşımaktadırlar; çünkü, bu
yeni oluşmaya çalışan süper gücün ABD gibi denizlerde ve
uzayda hakimiyeti yoktur. Hedeflerine ancak bu yollar
üzerinden (Rusya ve Türkiye üzerinden) geçerek
ulaşabilirler. Tüm bu hesapların ötesinde, söz konusu
ülkeler (öncelikle Rusya ve sonra Türkiye), zengin
mineral ve diğer ham madde kaynakları ve geniş pazarları
ile BatıAvrupa'nın endüstrisi için çekim kaynağı
olmaktadır. Batı'nın ve Doğu'nun birleşmesi, Avrupa ve
Asya kıtalarının -Ortadoğu'yu da içine alarak-
tekleşmesi, sosyal ve ekonomik anlamda aynı kıta haline
gelmesi, dünyada yepyeni muazzam bir politik ve ekonomik
gücün, dev birleşik yeni pazarın yaratılması olacaktır.
Batı Avrupa'yı Rusya ve Türkiye'ye yaklaştıran ve
hatta mecbur eden bir diğer önemli neden de, söz konusu
ülkelerin -Avrupa'da henüz bulunmayan- güçlü orduları
ile pazarlara giden yollar üzerinde istikrarı
sağlayabilecek devletler olmalarıdır. Böyle bir ekonomik
birliğin şekillenebilmesi demek, ABD'nin yerleşmeye
çalıştığı Afrika Kıtası'ndan, yeni üsler kurmaya
çalıştığı Kuzey Afrika'dan ve Batı Afrika'dan da tası
tarağı toplayıp gitmesine neden olacaktır. Aynı gelişme,
ABD'nin ve emrindeki militarist Irkçı İsrail'in, -Çin ve
Pakistan ile olan çelişkilerinden yararlanarak- birlikte
yeni bir Asya NATO'su oluşturma girişimi başlattıkları
Alt Kıta Hindistan ile olan ilişkilerini ve yeni
oyunlarını da bozacaktır. Zaten şimdiden Rusya
Federasyonu devlet Başkanı Putin'in dış politikası ABD
ve İsrail'in Hindistan'ı yedeğe alma çabalarına önemli
darbeler vurmuştur. Hindistan'ın geleneksel olarak Rusya
ile de iyi ilişkileri vardır ve Rusya Federasyonu'nundan
en çok silah alan iki ülke Hindistan ve Çin'dir. Rusya
devlet başkanı Putin, 2002 yılının son ayı içinde
yaptığı Asya gezisi sırasında, Çin ve Hindistan'ı yan
yana getirmeyi başarmıştır. Putin, Rusya, Çin, Hindistan
arasında ABD'nin tek süper güç olmasını dengelemeye
yönelik ve ticari işbirliğini içeren bir anlaşmaya
öncülük etmiştir. Büyük devlet olma duygusuna sahipolan,
ABD ve İsrail tarafından -Çin ile olan problemleri
kışkırtılarak- kolayca denetim altına alınıp
kullanılabilecek bir ülke olmayan Hindistan, atom
bombası teknolojisini İsrail'den almıştır ama anlaşılan
Hindistan, ABD'nin Hint Okyanusu içinde ve kıyılarında
yayılan rakipsiz hakimiyetinden ve Ortaasya enerji
kaynakları üzerinde kurmaya çalıştığı tekelden
rahatsızdır.
Yukarıda özetlediğim nedenlerle ABD, NATO'yu
Balkanlara, Doğu Avrupa ülkelerine ve Baltık ülkelerine
doğru yayarak ve NATO kamuflajı ile kendi birliklerini
bu ülkelere yerleştirerek, söz konusu ülkeleri askeri
teknoloji ve teçhizat açısından kendisine bağlayarak,
aynı ülkelerin subaylarını ve birliklerini eğiterek,
sadece Rusya'yı ve içinde Türkiye'nin de olduğu
Ortadoğu'yu değil, BatıAvrupa'yı da çembere almaktadır.
Halen tek süper emperyalist güç konumunda olan ABD,
emperyalist Avrupa'nın yayılma hesaplarını güçlü askeri
varlığı ile marke etmeye, BatıAvrupa ile Rusya arasında
yeni bir "Demir Perde" inşa etmeye çalışmaktadır.
Pentagon, yeni bir süper güç olarak şekillenmeye çalışan
AB'nin, Asya'nın zengin enerji ve hammadde kaynaklarına
ve büyük pazarlarına giden yollarını askeri varlığı ile
denetlemeyi, Balkanlar'dan Baltık ülkelerine ve ayrıca
Kafkaslara dek uzanan bir hat üzerinde ikinci bir
"Berlin duvarı" oluşturmayı hesaplamaktadır.
Kafkaslardan Ortaasya'ya ve Hint okyanusuna dek uzanan
askeri hakimiyeti ile ABD, BatıAvrupa endüstrisinin tüm
enerji musluklarını, kan damarlarını, pazarlara açılan
yollarını kendi kontrolüne almaya çalışmaktadır. ABD
yönetimi, Hitler'den miras alınma "bin yıllık dünya
imparatorluğu" düşünü engellenemez bir gerçek haline
getirmeye çalışmaktadır. Dünyanın tüm kaynaklarını ABD
merkezli ırkçı bir ideoloji ile tek başına sömürmeye,
sömüremediği yerde de yıkıcı rolünü oynayarak yeni
birliklerin ve güçlerin doğmasını, barışçı büyük
pazarların oluşmasını engellemeye çalışmaktadır. (2)
Zaten ABD yönetimi, çok kutuplu bir dünyanın zararlı
olduğunu açıkça iddia etmeye başlamıştır. İngilizce
Pravda'nın 28 Haziran 2003 tarihli ve "USA Thinks
Multipolar World Harmful" başlıklı haberine göre, ABD
Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice, Londra
Uluslararası Stratejik Eğitim Enstitüsünde, çok parçalı
uluslardan oluşan bir dünya düşüncesine ve rekabete
açıkça saldırmış ve bunu savaşların, "terörizmin" nedeni
gibi göstermeye çalışmıştır. Şüphesiz ABD yönetimine
özgü Rice demagojileri, aynı ülkenin sözde savunduğu
"demokrasi" ve "serbest rekabet" düşünceleri ile yüzde
yüz çelişkilidir. Gerçekte istikrarsızlıkların, her
çeşit terörün, sınıflar ve uluslararası savaşların
gerçek nedeni, -uluslarüstü tekellerin egemenliğine
dayanan- tek kutuplu bir dünya oluşturma çabasıdır. Tek
gücün egemenliğine dayanan böyle bir dünya anlayışı,
gerçek anlamıyla faşizmden başka bir şey değildir.
Rice'nin söylediği yalanlara dayalı iddialarının tam
tersine, tek kutuplu ve tek güce dayalı iktidarların
dünyayı nasıl bir istikrarsızlık ortamına sürüklediği ve
kana boğduğu Nazi Almanya'sı deneyimi ile de bellidir.
Irak saldırısı sırasındada Birleşmiş Milletleri ve
uluslararası demokratik kuralların hiçbirini dikkate
almadan tek başına harekete geçen ABD'nin Irak'a ve
Ortadoğuya istikrarsızlıktan, yeni çatışmalardan,
yıkımdan ve kandan başka bir şey getirmediği giderek
daha iyi anlaşılmaktadır. Hitler'in izinde yürüyen ABD
yönetiminin tüm işlerinin dünya düzeyinde de aynı
sonuçları doğurmakta olduğu zaman içinde artan ölçülerde
gözlemlenecektir.
3. Gürcistan'daki ABD'nin askeri gücü ile
Kafkaslara girmesi -asıl olarak- 11 Eylül 2001
provokasyonunun ardından "terörizme karşı savaş" yalanı
veya "gerekçe"si ile başlamıştır. Gürcistan'ın başkenti
Tiflis'teki ABD Elçiliği'nin 15 Mayıs 2003 tarihli
açıklamasına göre, ABD deniz piyadeleri tarafından
yönlendirilen Gürcistan Eğitim ve Teçhizatlanma
Programı'nın (GTEB), üçüncü aşaması, dağ birlikleri için
olan B taktik eğitim süreci tamamlanmış ve 10 Mayıs günü
Tiflis'in Cumhuriyet meydanında diploma töreni
yapılmıştır. Cumhurbaşkanı Şvardnadze'nin, Savunma
Bakanı'nın, eğitimi verenlerin, diploma alanların,
basının vs. bulunduğu toplantıda ABD Elçisi Miles
konuşma yapmıştır vs.. Pentagon'un (ABD Savunma
Bakanlığı), 29 Nisan 2002 tarihli açıklamasına göre,
Soğuk Savaş'ın bitiminden beri iki ülke arasında
gelişmekte olan ilişkilerin ürünü olan Gürcistan Eğitim
ve Techizatlanma Programı (GTEB), askerden- askere güçlü
bağlar üzerine inşa edilmiştir. Özet olarak amaç, ABD
askeri okullarından yetişenlerle aynı kafada/ düşünce
yapısında yönetici personel yetiştirmektir ve program
küçük sınıflar halinde 70'şer günlük olarak sürecektir.
Yönetici (subay) eğitimine ek olarak, her gurup için
birbirini izleyen yaklaşık 100 günlük uygulamalı taktik
eğitim yapılacaktır. Bu ikincisinin amacı ise, Gürcü
birliklerini manga (ABD sisteminde 5 kişilik iki tim ve
bir komutandan oluşan 11 kişilik en küçük askeri birim)
düzeyine dek hafif piyade taktikleri, saldırı ve savunma
operasyonları ve temel hava ulaşım taktikleri konusunda
eğitmektir.
İngilizce Pravda'nın 27 Şubat 2002 tarihli ve "NATO
şimdiden Gürcistan'da, Rusya sessizliğini koruyor"
başlıklı makalesinde, New York Times'a izafeten, özet
olarak, Al Kaide bahanesi ile 100- 200 kişilik ilk ABD
birliklerinin Gürcistan'a yerleştiği, sözde elit
birliklere izin verilmediği, sayının süreç içinde
artabileceği, Kremlin'in yorumsuz sessizliğini koruduğu
vs. bildirilmektedir. Aynı yayın organının 10 Ekim 2002
tarihli sayısında Dmitry Chirkin imzası ile yayınlanan
makalede ise, askeri işbirliğini geliştirme konusunda
ABD- Türkiye- Gürcistan arasında Tiflis'te görüşmelerin
sürdüğü, Rusya ve Gürcistan arasındaki ilişkilerin
giderek artan ölçülerde bozulduğu bildirilmektedir. Bazı
analizcilere göre yakın yıllar içinde Gürcistan tamamen
ABD'nin denetimi ve koruması altına girecektir.
Gürcistan'ın ABD ve Türkiye ile gelişen ilişkilerinde
Baku- Tiflis- Ceyhan petrol boru hattının rolü vardır ve
Türkiye şimdiden Gürcistan Savunma Bakanlığı'na son
birkaç yıl içinde 10 milyon Dolar hibe etme vadinde
bulunmuştur. ABD kongresi her yıl Gürcistan'a 100 milyon
Dolar hibe etmeyi öngörmektedir (sayı sonradan 77 milyon
Dolar'a indirilmiştir).
Gürcistan NATO'ya girmeye hazırlanmaktadır ve
Gürcistan Ulusal Askeri Akademisi, "Türk programı" adını
alan NATO standartlarına uygun bir eğitim için Gürcü ve
Türk profesörler ve 210 askeri öğrencisi ile yeni eğitim
yılına başlamıştır vs.. The Christian Science Monitor'un
30 Mayıs 2002 tarihli sayısında yazan John Diedrich'e
göre, ilk 70 kişilik ABD birliği 19 Mayıs 2002 günü
Gürcistan'a ulaşmış ve Rus birliklerinin bir yıl önce
terk etmiş oldukları Tiflis'in 20 mil kuzeydoğusundaki
Vaziani üssüne yerleşmişlerdir.
İngilizce Pravda'nın 6 Nisan 2003 tarihli sayısında
yazan Vasily Bubnov, özet olarak, artık ABD'ye Gürcistan
adlı bir devletin daha katıldığını belirtmekte ve Edvard
Svardnadze'nin, "ABD Gürcistan'ın savunma kapasitesini
yükseltmek için yılda 77 milyon Dolar vermeyi uygun
buldu." sözlerini aktarmaktadır. Gürcistan'ın yıllık 30-
35 milyon Dolar civarında olan savunma bütçesi dikkate
alındığında, -Bubnov'a göre- bu miktar oldukça iyi bir
sayıdır. Yine Svardnadze'ye göre, "Gürcistan'ın savunma
kapasitesini yükseltmek her şeyden önce ABD'nin ilgi
alanı içindedir ve bu amaca yönelik olarak Kongre yılda
77 milyon Dolar vermeyi garanti etmiştir." Gürcistan
Savunma Bakanı'nın ifadesine göre, yıllık askeri bütçe
70 milyon Dolar civarına yükseltilecektir. Amerikalı
askeri örgütleyiciler uzun zamandır özel birlikleri
eğitmektedirler ve bu amaçla -yazının basıldığı zamana
dek- 60 milyon Dolar'ın üzerinde harcanmıştır. Şimdiden
üç tabur eğitilmiştir ve bu yıl (2003) bitmeden 1.700
kişi daha eğitilecektir. Avrasyanet, adlı sitenin 19
Mayıs 2003 tarihli sayısında yazan Jaba Devdarani ise,
Amerikalı askeri danışmanların şimdiye dek 1.200 Gürcü
askerini eğittiklerini ve 2004 yılının ortasına dek
maliyeti 64 milyon Doları bulan bir program çerçevesinde
1.200 askeri daha eğiteceklerini rapor etmektedir.
Bubnov'un biraz alaylı ifadesiyle, "gerçekte, Kongre'nin
cömertliği'nin sonu yoktur ama, Pentagon'un 400 milyar
Dolar'lık bütçesi yanında Gürcistan'a verilen 77 milyon
önemsiz ucuz bir süs eşyası gibi kalmaktadır." (Artık
Pentagon bütçeleri 400 milyar Dolar'ı da aşmaktadır. Hem
nüfus ve hem de alan olarak Gürcistan'dan küçük
militarist İsrail'e ABD yönetimleri tarafından her yıl
3.5 milyar Dolar hibe edildiği ve bu sayının içinde
olduğumuz son yılda 8 milyar Dolar olduğu göz önüne
alınırsa, Gürcistan'ın çok ucuza satıldığı
söylenebilir.)
Amerikalılar, kendileri tarafından eğitilen
birliklerin Abaza bölgesinde kullanılmaması konusunda
Svardnadze'den yazılı garanti istemişlerdir ve o da bu
konuda aynı fikirde olduğunu bildirmiştir. Abaza bölgesi
Gürcistan'ın batısında, Karadeniz kıyısında, batıya
doğru ucu incelen bir bıçak gibi uzanmaktadır ve burada
halen Rus askeri üssü vardır. Pentagon kendi eğittiği
güçlerin Abazalara karşı kullanılmasını istememektedir;
çünkü, amacı bu coğrafyaya da yerleşebilmektir. Daha
şimdiden, 2003 yılının baharında, ABD ve İngiltere
Gürcistan ile Abazalar arasındaki sorunun çözülmesi için
devreye girmişlerdir. Bu alanda da Rusya'yı dışlamaya
çalışmaktadırlar. Gürcü yönetimi, Abaza bölgesindeki Rus
askeri üssünün ikmal yollarını keseceği tehdidini
savurmaktadır. İngilizce Pravda'nın 17 Ocak 2003 tarihli
sayısında yayınlanan Dimitry Chirkin imzalı habere göre,
Gürcistan Ulaştırma Bakanı Mirab Adeishvili, Moskova'da
yaptığı basın konferansında, Abhazya'daki Rus askeri
üssünün ikmal ve haberleşme olanaklarını
durdurabileceklerini bildirmiştir. Peki Amerikalıların
eğittikleri özel birlikler eğer Gürcistan'dan kopmaya
çalışan Abaza güçlere karşı kullanılmayacaksa, kime
karşı kullanılacaktır? Bu konuda bir açıklık yoktur ama,
bölgede ABD'nin asıl rakibinin Rusya olduğu düşünülürse,
sorunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıkar.
Büyük Kafkasların koruyucu etkisi nedeniyle sınırlı
alanda subtropikal bir iklime sahip olan, turunçgillerin
(limon, portakal vs.) yetiştiği, aynı zamanda tütün
üreten, 8.600 kilometrekare alana ve yaklaşık 600 bin
nüfusa sahip Abhazya, Gürcistan içinde otonom bir
cumhuriyet konumundadır. Sovyetler Birliği'nin
dağılmasının ardından, 1992'de Abhazya Gürcistan'dan
bağımsızlığını ilan etmiştir ve 1994'de ateşkes
sağlanıncaya dek bölgede savaş olmuştur. Çatışmalar
nedeniyle yaklaşık 250 bin kişi göç etmiştir vs..
Gürcistan'ın 1995 yılında değişen anayasası, Abhazya'ya
çok zayıf bir otonomi tanımıştır. Anlaşılan Rusya
Federasyonu, Abhazya'yı, Gürcistan'daki varlığını
sürdürebilmek için bir baskı unsuru olarak
kullanmaktadır.
Avrasyanet, adresindeki "Russian-Georgian Talks on
Abkhazia Hampered By Mistrust" ("Abhazya Üzerine
Rus-Gürcü Görüşmeleri Güvensizlik Nedeniyle Engellendi")
başlıklı, 19 Haziran 2003 tarihli ve Sergei Blagov
imzalı makale, tarafların ortak politika tesbiti
konusunda çok sınırlı bir görüşbirliğine vardıklarını
belirtmektedir. Bu anlaşmazlıkta, Ukrayna Cumhurbaşkanı
Leonid Kuçman, Gürcistan Cumhurbaşkanı Edvard
Şvardnadze'ye arka çıkmıştır. (Hakkında büyük yolsuzluk
iddiaları bulunan, Şvardnadze gibi eski komünistlerden
olan ve ayrıca vaktiyle yine onun gibi sistemin
tepesinde yer alan Kuçman, anlaşılan, ABD'ye ve NATO'ya
yanaşan Şvardnadze'yi destekleyerek aynı güçlere şirin
gözükmeye çalışmaktadır. Rusya'ya şantaj yapmaktadır
veya davranışının daha farklı nedenleri de vardır ama,
rüşvet batağına saplanmış olan Leonid Kuçman'ın geleceği
pek parlak gözükmemektedir. Tarafların tüm çabalarına
karşın Ukrayna'nın Batıile kolayca entegre olması çok
zor gözükmektedir.). Rus basınına göre ABD, Gürcistan ve
Azerbaycan'da genişleteceği varlığını İran'a yönelik
saldırısında kullanmayı hesaplamaktadır. Rusya
Federasyonu, Gürcistan ile olan sınırlarında yeni
silahlı provokasyonlar beklemektedir. Rus doğal gaz devi
Gazprom ile Gürcistan arasında 2003 Haziran sonuna dek
imzalanması gerek anlaşma halen gerçekleşmemiştir ve
Abaza sorunu nedeniyle geciken bu muhtemel anlaşma
ABD'li görevlileri çok kızdırmaktadır- ABD, Gürcistan
yönetiminin Gazprom ile anlaşmasını istememektedir.
Ayrıca, Gürcistan'a yatırım yapmak isteyen diğer Rus
şirketleri de durumdan rahatsızdırlar.
Bu yıl, 2003 Ekim başında Gürcistan'da seçimler
olacaktır ve Şvardnadze çok güçlü konumdadır.
Gürcistan'da NATO'nun ve ABD'nin etkisinin artmasına
karşın, bilindiği gibi ülke, yukarıda anılan Azerbaycan,
Ukrayna ve Rusya Federasyonu ile birlikte toplam 13 eski
Sovyet Cumhuriyeti’nden oluşan Bağımsız Devletler
Topluluğu içindedir. Aynı zamanda Gürcistan, Ukrayna,
Özbekistan, Azerbaycan ve Moldova ile birlikte GUUAM
içindedir. Ortaasya ve Hazar Havzası ile Batıarasında
mal ve enerji koridoru olma amacı taşıyan GUUAM,
bölgedeki Rus Federasyonu etkisine karşı ABD dış
politikasının Birleşik Devletler topluluğunu parçalama
çabalarının bir ürünü olarak şekillendirilmiştir. GUUAM
olarak anılan bu yeni örgütlenme çabaları ile söz konusu
beş eski Sovyet cumhuriyeti, Birleşik Devletler
Topluluğu'nun ortak güvenlik sisteminin dışına
çıkmışlardır. Aslında şüphesiz, GUUAM'ın asıl amacı ilan
edilen "enerji ve mal koridoru olma"nın çok ötesindedir.
Edvard Şvardnadze, 22 Temmuz 2002 tarihli İngilizce
Pravda'ya yansıyan GUUAM ile ilgili konuşmasında,
örgütlenmenin Birleşik Devletler Topluluğu'na alternatif
olarak kurulmadığını söylemektedir. Bu ifade üzerine,
eğer GUUAM gerçekten Birleşik Devletler Topluluğu'na
alternatif olarak kurulmadı ise, altını çizerek bunu
söylemenin ne anlamı var? Zaten işlerinden anlaşılır
denebilir. Ve şüphesiz, Sovyetler Birliği'nin son
dışişleri bakanlarından biri olan Şvardnadze'nin
açıklamasının pek akıllıca olduğu iddia edilemez.
Kısacası, bölgedeki tüm ilişkiler karmaşık bir yumak
görünümündedirler ama, yine tekrarlamak gerekirse,
Gürcistan ve Azerbaycan hızla NATO'ya, ABD'ye
yaklaşmaktadırlar. Avrupa Birliği'nin çekirdeğini
oluşturan Almanya ve Fransa gibi relatif güçlü
devletlerin Kafkasya'daki süreçlere daha etkin müdahale
şansına sahip olmaları, -belki- Rusya'nın konumuna
yardımcı olabilir.
4. Petrol Şirketlerinin Azerbaycan'ı
a. Kısa Tarihi Gelişme
Azerbaycan, 1300'lü ve 1400'lü yıllarda Akkoyunlu
Türkmen aşiretleri konfederasyonuna yurtluk etmiştir.
Homeros'un Odisseia (Odysseia, Odyssey, kaleme alınışı
İsa’dan Önce yaklaşık 750 yılları) destanından derin
biçimde etkilendiği anlaşılan ünlü Dede Korkut Halk
Öyküleri (bir 7 ve bir de 12 öykü olarak bulunmuştur),
Sufi inançlara sahip ve henüz göçebelik (Çobanlık, orta
barbarlık, askeri demokrasi) aşamasındaki Akkoyunlu
aşiretlerinin kendi aralarındaki, doğaya ve feodal
Ermeni beyliklerine karşı mücadelelerini, değişik
serüvenlerini temiz şiirsel bir Türkçe ve derin ahlaki
bir bakış açısıyla anlatır. Bölgede, 1501- 1502'de Şah
İsmail'in önderliğinde, kökü 7 Türkmen aşiretine
dayanan, Sufi inançlara sahip Safavi hanedanı
kurulmuştur- Safavi adı, Şah İsmail'in Şeyh olan
babasının ve kendisinin piri konumundaki Erdebilli Safi
od- din'den (Saf-din, Seyfettin, 1253- 1334) gelmektedir
ve Seyfettin 7 imam Şia'sından 12 İmam Şiası'na geçiş
yapmıştır ama, 12 imam Şiası'nın o zamanki durumu
bugünkünden farklıdır.
Bölgede 1700'lü yıllarda devlet örgütlenmesine benzer
yapılara sahip bağımsız Kağanlıklar oluşmuştur.
Azerbaycan, 1700'lü ve 1800'lü yıllarda Rus Çarlığı,
Osmanlı İmparatorluğu ve İran arasında çekişme konusu
olmuştur. Rusya ile İran arasında 1828'de imzalanan
Türkmençay anlaşması ile Azerbaycan ikiye bölünmüş ve
Bakü'yü (Baki) vs. içine alan Kuzey parçası Rus
Çarlığı'nın elinde kalmıştır. Çarlığı deviren 1917 Ekim
devrimi ile birlikte Azerbaycan (Rusya parçası)
bağımsızlığını ilan etmiştir ve 1920 yılına dek
yaşayacak birinci Azerbaycan Cumhuriyeti şekillenmiştir.
Nisan 1920'de Sovyet Kızılordusu'nun girdiği
Azerbaycan'da, 1991 yılına dek sürecek Azerbaycan Sovyet
Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur.
Nüfusunun çoğunluğu Ermeni olan ve Azerbaycan
sınırları içinde kalan dağlık Nogorno-Karabağ,
Ermenistan komünistlerininde kabul etmesi ile, Sovyetler
Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi tarafından 5
Temmuz 1921'de alınan bir kararla Azerbaycan'a
bağlanmıştır. Azerbaycan yönetimi Nogorno-Karabağ'a
geniş bir otonomi tanımıştır. (Ermeni milliyetçiliğinin
asıl kaynağı olan Nogorno-Karabağ'daki Ermenilerin ve
genel olarak Ermeni toplumunun varlıklarını ve
kimliklerini koruyabilmeleri, büyük ölçüde İran
yönetimlerinin politikaları ile bağlantılıdır. Aslında,
öncelikle Rus Çarlığı tarafından desteklenen Ermeni
milliyetçiliği yeşerinceye dek Osmanlı sınırları
içindeki Ermenilere karşıda ciddi bir baskı uygulandığı
hiçbir zaman söylenemez ama, bölgedeki otonom ve yarı
otonom Kürt beylikleri Ermeniler üzerinde sürekli
dominant bir konumda olmuşlardır. Safavi devleti içinde
önemli reformlar yapan, orduyu modernleştiren ve
Türklükten koparak İranlılaşan Şah I. Abbas/ Büyük Abbas
ve ondan sonra gelen yöneticiler, Nogorno Karabağ
Ermenilerini, Gürcüleri vs. -devşirmeden- Yeniçeri
benzeri ordularında kullanmışlar ve özellikle Ermenileri
korumuşlardır. Halen İran'ın Ermenistan ile arası çok
iyidir.)
Diğer yandan, halkının çoğunluğu Azeri olan ve Ermeni
bölgesinde kalan Nahcivan, idari olarak Azerbaycan'a
bağlanmıştır ama, bu iki parça arasında Ermenistan
vardır. Sovyetler Birliği sonuna yaklaştığı zaman,
1989'da, Azerbaycan'da huzursuzluk ve aynı zamanda
Ermenistan ile Azerbaycan arasında çatışmalar
başlamıştır. Azerbaycan, önce Komünist Partisi'nin ve
ardından Yüksek Sovyet'in (Meclis'in) 18 Ekim 1991
kararı ile bağımsızlığını ilan etmiştir. Azerbaycan
Cumhuriyeti adını alan ülke, 2 Mart 1992'de Birleşmiş
Milletlere kabul edilmiştir. Mart 2001'de Avrupa
Konseyi'ne girmiştir. Azerbaycan artık -daha önce anılan
GUUAM Gurubu'nun da içinde olduğu- 32 tane uluslararası
ve bölgesel örgütlenmenin üyesidir. Ermenistan ile süren
savaş sırasında, 1992- 93 yıllarında Azerbaycan, Nogorno-
Karabağ üzerindeki denetimini tamamen yitirmiştir ve
halen ülke topraklarının yüzde 20 kadarı Ermenistan'ın
işgali altındadır. İç çekişmelerin ve Nogorno-Karabağ'ın
kaybının ardından Haydar Aliyev Nahcivan'dans Baku'ye
davet edilmiş ve 1993 yılında Yüksek Sovyet'in
(Azerbaycan Meclisi) Başkanlığı'na seçilmiştir. Aynı
yılın sonunda Ebufeyz Elçibey'in yerine
Cumhurbaşkanlığına seçilen Haydar Aliyev'in yönetimi
sırasında, 1994'de, Ermenistan ile ateşkes sağlanmıştır.
Sözkonusu savaş sırasında Rusya Ermenistan'ı, Türkiye
ise tüm gücüyle Azerbaycan'ı desteklemiştir ve
Ermenistan'a karşı ambargo uygulaması başlatmıştır.
b. Petrol Şirketleri, Azerbaycan, Laden'in
Kayınbiraderi, W. Bush
Batılı petrol şirketleri ile Azerbaycan Devlet Petrol
Kumpanyası (SOCAR, State oil Company of Azerbaijan)
arasındaki ilk anlaşmalar 1994 yılında imzalanmaya
başlanmıştır. Batılı petrol şirketleri ile kurulan
ilişkiler, Azerbaycan'ın 1998 yılında Kril alfabesinden
Latin alfabesine geçişinde etkili olmuştur. Natig
Aliyev'in başkanlığını yaptığı SOCAR, 1994 yılından
günümüze dek batılı şirketlerle değeri 60 milyar Dolar'ı
bulan 21 ayrı temel anlaşma imzalamıştır. Dünyada
alanında en büyük kuruluşlardan biri olan SOCAR için 70
bin kişi çalışmaktadır. Aynı şirketin hem petrol ve hem
de doğal gaz alanlarında yatırımları vardır. Petrol,
denizden petrol çıkartma, doğal gaz, petrol boru hattı
ve doğal gaz boru hattı gibi değişik alanlarda ve
değişik projeler üzerine yatırımları olan yabancı
şirketlerin en önemlileri, Exxon, Mobil, Chevron, Unocal,
BP, Pennzoil, Delta Hess, Lukoil, Itochu, STATOIL gibi
kuruluşlardır ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'da
(TPAO) yatırımlara katılanlar arasındadır.
Azerbaycan'da en büyük yatırımlardan birine sahip
olan STATOIL, bir Norveç devlet şirketidir ve ham petrol
alanında dünyanın üçüncü büyük kuruluşudur. STATOIL'in
20'yi aşkın ülkede yatırımları vardır. Yine
Azerbaycan'da büyük yatırımları olan Rockefeller
gurubuna ait dünyanın en büyüğü Exxon-Mobil
Korparasyonu'nun 200'ü aşkın ülkede yatırımları vardır
ve Suudi Arabistan'daki ARAMCO içindede denetim bunların
elindedir. Anti Tröst Yasası gereği 1911 yılında
Rockefeller gurubuna ait Standard Oil Tröst'ünden
bağımsızlaşan Pennzoil'in şimdi Texaco ile bağı vardır.
Texaco ise Rockefeller gurubu (Standard Oil) ile
ilişkilidir ve Rockefeller gurubunun yönlendirdiği
ARAMCO'nun ortakları arasındadır. Dünyanın en
büyüklerinden olan Chevron- Texaco Korparasyonu'nun da
Azerbaycan'da önemli yatırımları vardır. Chevron,
1911'de ABD'de kabul edilen Anti-Tröst yasası sonucu
Rockefeller gurubuna ait Standart Oil Tröstü'nden
bağımsızlaşanlardandır. Şirket 1984 yılına dek Standatr
Oil of California (Socal) adı ile işlerini yürütmüştür.
Şirketin 1998 yılında 30 milyar dolar sermayesi ve 34
bin çalışanı vardı. Aynı tekel, Rockefeller gurubunun
önderliğindeki Yedi Kızkardeşler Kulübü (Exxon/ Esso,
Shell, BP, Gulf Oil, Texaco, Mobile Oil, Socal- Chevron)
örgütlenmesinin içindedir. Bahrein ve Suudi
Arabistan'daki petrol arama ve işletme işlerine öncülük
etmiştir. Yedi Kızkardeşler Kulübü'ne hakim Rockefeller
gurubu, geriden ABD dış politikasını şekillendiren
masonik örgütlenme CFR'i de yönlendirmektedir (Simbad'daki
Y. Küpeli imzalı diğer yazılarda CFR hakkında yeterli
bilgi verilmiştir.). Azerbaycan'a yatırım yapanlardan
UNOCAL yine bir ABD şirketidir. İngiliz devlet şirketi
olarak 1900'lü yılların başında İran'da işe başlayan ve
daha sonra British Petroleum (BP) adını alan,
özelleştirilen şirket, 1987 yılında Standard Oil Company
(Ohio) hisselerini 8 milyara Dolar'a satın alarak
dünyanın devlerinden biri olmuştur.
Kısacası, aynı zamanda Yedi Kızkardeşler Kulübü'nün
üyesi olan Biritish Petroleum (BP), Rockefeller gurubu
ile sıkı bağlar içerisindedir. Endenozya'da, Kuzey
denizinde, Cezayir'de vs. yatırımları olan ITOCHU
birliği ise Japon kökenlidir. Rusya'nın en büyük petrol
şirketi LUKOIL'inde Azerbaycan'da önemli yatırımları
vardır ve aynı şirket ülke içinde bir benzin
istasyonları ağı oluşturmuştur.
Azerbaycan'da yatırımları olan en ilginç şirketlerden
biride, Hazar havzasında petrol çıkartma ve petrol
alanlarını genişletme amacıyla 1998 yılında
şekillendirilen Delta Hess birliğidir. Delta Hess
ortaklığı, bir ABD firması olan ve dünyanın önde gelen
bağımsız petrol ve doğal gaz kumpanyalarından sayılan
Amerada Hess ile Suudi Arabistan'ın Delta Oil şirketinin
birleşmesi ile kurulmuştur. ABD- Suudi ortaklığı Delta
Hess, Baku'nun 100 km kadar güneybatısına konumlanmış
Kursangi-Karabağlı bloğunda yüzde 20 hisse sahibidir.
Aynı bloğun hisselerin yüzde ellisi Azerbaycan Devlet
Petrol Kumpanyası SOCAR'a ve yüzde 30'u da 1995 yılında
özel olarak Gürcistan'da ve Azerbaycanda petrol
alanlarını geliştirme amacıyla Houston'da kurulmuş olan
bağımsız Amerikan şirketi Frontera'ya aittir. Frontera,
Azerbaycan'daki sözkonusu işinden başka doğu
Gürcistan'da 12 petrol alanını kontrol etmektedir. Dünya
Bankası benzeri European Bank for Reconstruction and
Development (Yeniden Yapılanma ve Gelişme/ İlerleme için
Avrupa Bankası) tarafından desteklenen ve ayrıca dev
Alman finans kuruluşu Deutsche Bank'a borçlanmış olan
Frontera'nın tepesinde oturan birçok ünlü ABD'li üst
yönetici arasında eski CIA direktörlerinden John
Deutch'da vardır. Asıl konumuz olan Delta Hess ortaklığı
ise, Kursangi-Karabağlı alanından başka Azeri-Chirac-Gunashli
(Güneşli) bloğunda da yüzde 2.72 hisseye sahiptir. Hisse
küçüktür ama, diğer katılımcıları BP, Unocal, Exxon,
Pennzoil, SOCAR, LUKOIL, Statoil, ITOCHU ve TPAO olan
blok, Azerbaycan'ın en zengin petrol alanını kontrol
etmektedir. Bunun yanında, BP'nin önderliğinde 3 milyar
Dolar'lık bir yatırım olarak gerçekleşen
Baku-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı projesinin
hisselerinin yüzde 2.36'sı Delta Hess ortaklığına aittir
-diğer hisseler, BP (İngiliz), SOCAR (Azeri), Unocal
(ABD), Statoil (Norveç), TPAO (Türk), ENI (İtalyan),
TotalFinaElf (Fransız), Itochu (Japon), ConocoPhillips
(ABD) şirketlerinin elindedir. Amerikan şirketi Amerada
Hess ve Suudi şirketi Delta Oil arasındaki evlilikle
doğan Delta Hess'in asıl ilginç yanı, Usame bin Laden'e
ve bu kişi tarafından yönetildiği söylenen Al- Kaida
örgütüne dek uzanan ilişkiler ağı içinde olmasıdır.
Delta Hess birliğinin Suudi tarafı olan Delta Oil'in
sahipleri, Muhammed Hüseyin al- Amudi'nin aşireti ile
Halid bin Mahfuz'un aşiretidir. Üç özel Suudi petrol
şirketine sahip olan bu iki aile, ABD şirketleri ile
Güney Asya'da son derece iddialı petrol geliştirme ve
petrol boru hattı projelerine katılmışlardır. Al- Amudi
ve Halid bin Mahfuz'a ait olan Delta Oil, Nimir
Petroleum ve Corral Petroleum adlı şirketler, ABD petrol
devleri Texaco, Unucal, Frontera Resources ve Amerada
Hess ile uluslararası konsorsiyumlar (evlilikler)
oluşturmuşlardır. Mahfuz'a ait Suudi Arabistan Ulusal
Ticaret Bankası (National Commercial Bank) ile Amudi'ye
ait Londra'daki Capitol Trust Bank'ın bazı özel
kuruluşlara yaptığı milyarlarca Dolar tutarındaki para
transferlerinin Al- Kaida örgütüne gittiği
söylenmektedir ama, sözkonusu Suudi sermayeli
kuruluşların ABD'de dokunulmazlıkları vardır- 150
şüpheli kişinin, şirketin ve yardım/ hayır kuruluşunun
veya derneğinin varlıklarını/ servetlerini donduran ABD
Hazine Bakanlığı (Treasury Department), en önde gelen
şüpheliler arasındaki Mahfuz ve Amudi'ye ait varlıklara
dokunmamaktadır. Halid bin Mahfuz'un küçük kız kardeşi
Usame bin Laden ile evlidir ve bilinen bu gerçeği
Clinton dönemi CIA direktörü (şefi) James Woosley 1998
yılında Senato'da yaptığı tanıklık sırasında da
açıklamıştır (Woosley, birkaç ay önce "IV. Dünya Savaşı
içinde olduğumuzu" söyleyen kişidir. Usame Bin Laden
1998'den beri sözde ABD tarafından şiddetle aranmaktadır
ama, 11 Eylül olayından tam iki ay önce Dubai'deki ABD
hastanesinde idrar yolları iltihabı nedeniyle tedavi
görürken CIA görevlisi Lary Mitchell ile görüştüğü
kanıtlanmıştır- bak, Y.Küpeli, Simbad, 11 Eylül
konspirasyonu, USA, İsrail).
Usame bin Ladin ile bağlantılı bu iki mülti milyarder
Suudi aşiret reisi ile, eski CIA direktörlerinden ve
ayrıca eski CFR başkanlarından olan Körfez saldırısı
dönemi ABD Başkanı George Bush ve oğlu şimdiki ABD
Başkanı George W. Bush arasında iş ortaklıkları vardır.
Söz konusu ilişkiler, Bush'a ait Harken Energy ve bir
Amerikan yatırım kuruluşu olan Carly Group aracılığı ile
kurulmuştur. Carly Group'un başında ise, Cumhuriyetçi ve
Bush gibi aşırı sağcı Başkanlardan Reagan'ın savunma
sekreteri, ulusal güvenlik danışmanı ve CIA eski ikinci
başkanı Frank C. Carlucci oturmaktadır.
Ayrıca, Bank of Commerce International skandalına hem
George W. Bush ve hem de Usame bin Laden'in
kayınbiraderi Halid bin Mahfuz birlikte bulaşmışlardır.
Tüm bunların ötesinde, en ilginç gerçeklerden biride,
Laden'in kayınbiraderi tarafından büyük ölçüde kontrol
edilen Suudi- ABD evliliği Delta Hess'in başta gelen
yönetici ve ortaklarından birinin eski eyalet
valilerinden Thomas Kean olmasıdır. Kean aynı zamanda 11
Eylül olayını araştırmakla görevli Komisyon'un da
başındadır. Kean'ı 11 Eylül Komisyonu'nun başına tayin
eden kişi ise, Başkan George W. Bush'dan başkası
değildir. Manzara hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar
açıktır.
Yukarıdaki beş paragrafta mümkün olduğu kadar en
kalın çizgileri ile verilen resme bakıldığı zaman,
Azerbaycan'daki yatırımlarda ağırlığın ABD kökenli dev
tekellerde; özellikle petrol endüstrisinden bankacılığa
dek her alanda çok geniş ortak yatırımları olan
Rockefeller gurubunun önderliğindeki Yedi Kızkardeşler
Kulübü'nde olduğu görülmektedir. Aynı görünüm ve Delta
Hess'in tüm ilişkileri, Azerbaycan'ın ABD'nin
politik-askeri çekim merkezine neden sürüklendiğini ve
ayrıca Wahabi güçlerin Sufi inançlara karşı Çeçenya'da
nasıl üstünlük sağlayabildiklerini anlamaya da yardımcı
olmaktadır. Usame bin Laden'in kayınbiraderinin dev ABD
petrol tekelleri, 11 Eylül Komisyonu Başkanı ve Bush
ailesi ile olan ortaklıklarının CIA'nın denetiminden
bağımsız olduğunu ancak ahmaklar düşünebilir veya aynı
karanlık güçler tarafından beslenen sahtekar "aydınlar"
böyle düşüncelerin "konspirasyon teorisi" olduğunu iddia
edebilirler. Söz konusu büyük uluslararası yatırımların
ve ticaretin koruyucusu yine büyük militarist güçler ve
istihbarat örgütleridir.
Militarist güçlerden ve güçlü istihbarat
örgütlerinden bağımsız milyarlarca Dolar değerinde
uluslararası yatırımlar yapmak ne iki Suudi aşiret
reisinin ve ne de başkalarının harcıdır. Ayrıca, 11
Eylül Komisyonu'nun başına oturtulan kişinin kimliği;
Bush ailesinin Suudi Arabistan Kıralı Fadh bin Abdul
Aziz Al- Saud'a dek uzanan ilişkileri ve Saud'un Carly
Groub aracılığıyla George Bush'a kişisel olarak
yedirdiği yüz binlerce Dolar; yukarıda özetlenen tüm bu
ekonomik ve politik ilişkileri ağı, Al- Kaide'nın
işlerinin ve 11 Eylül olayının kimlerin hanesine
yazdığını açıkça göstermektedir. Ve zaten Pentagon, 11
Eylül provokasyonunun ardından Kafkaslara ve Ortaasya'ya
askeri varlığı ile hızla yerleşmeye başlamıştır.
Ekonomisi bozuk Rusya'nın Kafkaslarda ve Ortaasya'da ABD
şirketlerine ve bu şirketlerin güvenlikleri ve karları
ile bağlantılı olarak giderek artan ABD askeri varlığına
karşı güçlü bir rekabete girebilmesi şimdilik zordur.
c. Aliyev Hanedanı, Azerbaycan Üzerine Kızışan
ABD- Rus Rekabeti
Avrasyanet, adresli büyük web sayfasında 19
Mayıs 2003 tarihinde yazan Jaba Devdarani, içinde
olduğumuz yılın sonbaharında Gürcistan ve Azerbaycan'da
seçimler olacağını, Haydar Aliyev'in sağlık sorunları
nedeniyle Ekim ayında olacak Azerbaycan seçimlerinin öne
alınabileceğini ve -NATO görevlilerinin ifadeleri ile-
her iki ülkenin de NATO üyeliklerinin "demokratik
reformları başarmaktaki kabiliyetlerine bağlı olduğunu"
bildirmiştir (Yunanistan'daki 1967 Papadapulos albaylar
darbesinin ve Türkiye'deki 12 Eylül 1980 Evren
darbesinin NATO ve Pentagon planları çerçevesinde
yapıldığı ve diğer tüm benzer işler göz önüne alınırsa,
"demokratik reformları başarmaktaki kabiliyetleri"
ifadesi, "Şvardnadze ve Aliyev'in ülkelerini NATO ve
Pentagon'un çiftliği haline getirmekteki yetenekleri"
olarak çevrilebilir.). İngilizce Pravda'nın 6 Haziran
2003 tarihli ve "US Troops To Be Deployed in Azerbaijan"
(ABD Birlikleri Azerbaycan'a Yerleştirilebilir) başlıklı
haberine göre ise, bu yıl (2003) 15 Ekim tarihinde
gerçekleşecek olan seçimlere Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev
katılmayacaktır ama, kendi yerine oğlu İlham Aliyev'i
aday olarak gösterecektir. İlham Aliyev, Azerbaycan
Devlet Petrol Kumpanyası SOCAR'ın ExxonMobil
Korperasyonu ile birlikte gerçekleştirdiği ve
hisselerinin yüzde 50'sine sahip olduğu Lerik petrol
bloğu anlaşmasından sorumlu SOCAR İkinci Başkanıdır.
SOCAR'ın genel Müdürü ise, -daha önce anılan- Natig
Aliyev'dir. Rus petrol devi Lukoil'in Azerbaycan
Direktörü ise, Fikret A. Aliyev'dir. Görüldüğü gibi
Haydar Aliyev, Azerbaycan'da yepyeni genç bir hanedan
oluşturmuştur ve yerini oğullarından İlham Aliyev'e terk
etmeye hazırlanmaktadır. Tüm bunlar, NATO ve ABD ile
kaynaşmaya başlayan Azerbaycan'ın, NATO standartlarına
uygun olarak ne ölçüde "demokratikleştiğinin" somut
kanıtlarıdırlar. Azerbaycan yetkilileri, "terörizme
karşı savaşta" ABD'nin safında yer aldıklarını
tavırlarından örnekleri sıralayarak yinelemekte, sürekli
Beyaz Saray'a yaranmaya çalışmaktadırlar. Petrol yüklü
topraklarını NATO ve Pentagon'un askeri varlığına büyük
bir hevesle sunmaktadırlar.
Baku'daki ABD elçiliği, terörizme karşı mücadele
ortaklığında ABD ve Azerbaycan'ın iyi bir sicile sahip
olduğunu kaydetmektedirler. Afrika'da 1998'de yaşanan
elçilik bombalamalarının ardından Azerbaycan'ın
araştırmalara yardımcı olduğunu belirtmektedirler.
Sırasıyla 11 Eylül olayının ardından Azerbaycan'ın
yaptığı diğer yardımları da anlatarak, Haydar Aliyev'e
övgüler yağdırmaktadır. Haydar Aliyev'in Beyaz Saray
ziyareti sırasında, 26 Şubat 2003 tarihli The Washington
Times'de "Azerbaycan Amerika'nın Yanında" başlığı ile
yayınlanan yazıyı iktibas eden Azerbaycan'ın Washington
Elçiliği'nin http://www.azembassy.com/ adresli web
sayfasında ise, Azerbaycan'ın ABD'nin safında olduğu çok
güçlü biçimde vurgulanmaktadır. Ardından, ülkenin
Pentagon için yararlı hizmetleri sıralanmaktadır.
Birincisi, Azerbaycan, Afganistan'a saldırı sırasında
topraklarını Pentagon'a açtığı gibi, hava sahasını da
ABD uçaklarına açmıştır. İkinci olarak Azerbaycan,
askerlerini NATO üsleri içinde Azerbaycan topraklarına
yerleştirme hakkını Pentagon'a ikram etmiştir. Kendi
ifadeleri ile, "Azerbaycan o ünlü misafirperverliği ile
Amerikan birliklerine kollarını açmıştır." Üçüncüsü,
Azerbaycan Birleşmiş Milletler kararlarında ABD için oy
kullanmıştır. Dördüncü olarak Azerbaycan, ABD Hazine
Bakanlığı'nın "terörist guruplara" yönelik para/ varlık
dondurma işlerinde birlikte çalışmıştır vs.. Beşincisi,
ABD'nin adalet kurumları ile yakın işbirliği yapan
Azerbaycan, 30 "çok tehlikeli teröristi" iade etmiştir
ve eski Sovyet cumhuriyetlerindeki kökten dinci
gurupların eylemleri ile ilgili olarak ABD'ye çok
değerli istihbarat bilgileri vermektedir- kısacası,
Azerbaycan istihbarat birimleri, CIA ve benzeri ABD
istihbarat ve provokasyon örgütleri ile Kafkaslarda ve
Ortaasya'da yakın işbirliği içinde çalışmaktadırlar.
Aynı uzun yazıda, South Carolina büyüklüğündeki
Azerbaycan'ın dünya petrol rezervlerinin yüzde 10'una
sahip olduğu vurgulandıktan sonra, Şia Müslim ve laik
karakterli Azerbaycan'ın ABD ve İsrail yanlısı
politikası nedeniyle komşu İran İslam Cumhuriyeti'nin
tehdidi altında olduğu ifade edilmektedir.
Azerbaycan ustaca İran'a karşı kışkırtılmaktadır.
Azerbaycan ve İran arasındaki gerilimin, İran'ın
Hazar'da zaman zaman savaş gemileri ve uçaklarla yaptığı
gösterilerle gündeme geldiği vs. kışkırtıcı bir üslupla
yazılmaktadır (Aslında Hazar havzası petrollerinin,
havyarının vs. kullanımı üzerine kıyı devletleri
arasında görüş birliğine varılmıştır ve uluslararası
müdahaleleri frenleme amacıyla aynı devletler Hazar'ın
statüsü deniz olarak kabul etmemektedirler.) Özet olarak
devamla, "görüşmelerin
Azerbaycan'da küçük ama sürekli bir ABD hava üssü
kurulması konusu ile başladığı" yazılmaktadır. Yine aynı
haberde, "Ortaasya'ya açılan yol üzerinde bulunması,
İran İslam Cumhuriyeti'nin kuzey komşusu olması, Hazar
havzasından petrol ve gaz nakli işindeki merkezi konumu
nedenleriyle oluşan stratejik yerleşimi, dünyadaki önemi
hızla artan bu çabuk ateşlenebilir bölgede Azerbaycan'ı
ABD'nin güç projesi için ideal hale getirmektedir.",
diye yazılmaktadır ve kanımca bu gerçeğin ifadesidir.
Washington'daki Azerbaycan elçiliğinin aynı web
sayfasında yer alan Azerbaycan Savunma Bakanı General
Safar Abiyev'in demecine göre ise, NATO ile Azerbaycan
arasındaki işbirliği güçlenmekte ve Azerbaycan'ın
"barışı koruma" güçleri NATO standartlarına göre
eğitilmektedirler. Güçlenen aynı işbirliğinin diğer
örneği, üç Azerbaycan subayının NATO komuta kademesinde
Norfolk, Naples (Napoli) ve Azerbaycan'da Uluslararası
Askeri Komutanlık'ta görev yapıyor olmalarıdır (Virginia,
Norfolk, ABD'nin doğu kıyısında, Atlantik'teki ve
dünyadaki en büyük deniz üssünün kuru olduğu limana
sahiptir. Atlantik filosunun/ 3. Filo'nun ve NATO'nun
Atlantik görev gücünün merkez karargahları/
komutanlıkları buradadır. Çizme'nin Batıkıyısındaki
Naples/ Napoli'de ise NATO Güney Avrupa Kuvvetleri
komutanlığı ve 6. Filo'nun merkez karargahı
bulunmaktadır. Karargahta, uluslararası güce bağlı
değişik ülkelerden 100 kadar subay hizmet vermektedir.).
Bunun yanında, TURKPULSE no. 33'ün 9 Nisan 2001 tarihli
haberine göre, Haydar Aliyev'in Mart 2001'deki Ankara
ziyaretinde dokuz anlaşma imzalanmıştır ve Aliyev
Türkiye Genelkurmay Başkanı ile de görüşmüştür. Hazar'ın
statüsü hakkında Rusya ve İran ile sorun olmadığını
ifade eden Aliyev, Azerbaycan'ın bir Türk askeri üssüne
açık olduğunu da belirtmiştir. Bundan çok daha önce Türk
Hava Kuvvetleri'ne bağlı uçaklar Gürcistan'ın başkenti
Tiflis'in 30 km ötesindeki Marneuli havaalanını
kullanmaya başlamışlardır. Kısacası, bir NATO ülkesi
olan Türkiye'nin de Azerbaycan ve Gürcistan üzerinde
sınırlı bir askeri etkinliği vardır ama, asıl güçlenen
Pentagon'dur. Conflict Studies Research Centre'ın
(Uyuşmazlık Eğitimi Araştırmaları Merkezi, Eylül 1999
tarihli sayısında, "Geopolitical Challences to Moscow in
Transcaucasus" (Trans Kafkasya'da Moskova'ya Karşı
Jeopolitik Direnişler) başlığı ile yazan Dr M A Smith,
Kafkaslarda Gürcistan ile Azerbaycan'ın ve Ortaasya'da
da Özbekistan'ın zayıflayan Rusya'nın etki alanından
uzaklaştıklarını ifade etmektedir. Aynı yazara göre,
benzer etkiler Ukrayna ve Moldova'da da gözükmektedir.
Türkmenistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Moldova Birleşik
Devletler Topluluğu'nun (CIS) Kollektif Güvenlik
Anlaşması'nın dışına çıkmışlardır. Özbekistan ile
birlikte bu altı devlet kendi aralarında birlikte
davranmaktadırlar ve bu gelişmede ABD'nin büyük etkisi
olmuştur. Kafkaslarda Ermenistan ve Ortaasya'da ise
Tacikistan Rusya'ya yakın durmaktadırlar (Güçlü kültürel
ve dil bağları nedeniyle Tacikistan üzerinde derin
etkisi olan İran'ın desteği ile Rusya ayrılıkçı kökten
dincilerin bu ülkede güçlenmelerini
engelleyebilmiştir.). Weekly Defense Monitor'un 28 Ocak
1999 tarihli haberine göre ise, Nogorno-Karabağ
çatışması sırasında Rusya'nın Ermenistan'dan yana tavır
alması, Azerbaycan'ın NATO'ya ve Pentagon'a
yaklaşmasında etkili olmuştur. NATO ve ABD'nin desteği
ile şekillenen GUUAM (Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan,
Azerbaycan, Moldova ittifakı), Azerbaycan'dan Batı
Avrupa'ya ihraç edilen petrolü ileten boru hattının ve
Hazar havzası devletlerinin ortak güvenliği için bir
GUUAM müfrezesi/ birliği oluşturacaklardır ama, Moldova
bu işe biraz mesafeli yaklaşmıştır. İngilizce Pravda'nın
17 Haziran 2003 tarihli haberine göre ise, Özbekistan
örgütten çekilmiştir; GUUAM'a katılan devletlerin
sayıları dörde inmiş ve örgütün adı da GUAM olmuştur-
ardından, aynı yayın organının 26 Haziran tarihli
sayısında Özbekistan'ın anlaşmadan imzasını çekmediğini
iddia eden kısa bir haber yayınlanmıştır. Yine
Pravda'nın 27 Haziran 2003 tarihli sayısındaki "American
Administration Interested in Cooperation with Former
USSR States" başlıklı habere göre ise, ABD Dışişleri
Bakan Yardımcısı Richard Armitage, Washington'da beş
GUUAM üyesi ülkenin büyükelçileri ile toplantı
örgütlemiştir. Aynı habere göre ABD, eski Sovyet iktidar
alanı içinde giderek daha aktifleşmektedir. Son
raporlara göre ABD, Azerbaycan'a 15 bin asker
yerleştirecektir. Aslında bu çok yeni bir olay değildir
ve ABD'nin Afganistan'a yönelik operasyonu sırasında
benzer işler yaşanmıştır. Daha eski bir habere göre ise,
Rusya Ermenistan'a S-300 hava savunma füzelerini
yerleştirecektir. Rusya ile birlikte Beyaz Rusya ve
Kazakistan, Birleşik Devletler Topluluğu'nun (CIS) hava
savunma yapılanmasının çekirdeğinde yer almaktadırlar.
Yine daha önce söz edildiği gibi, büyük ve zengin
Ukrayna'nın ve bu ülkenin batısındaki küçük Moldova'nın
safları henüz tam kesinlik kazanmamıştır ve
Özbekistan'la ilgili olarakta önemli soru işaretleri
vardır.
Yukarıda özetlenen tüm gelişmelere karşın, 17 Temmuz
2003 tarihli Azerbaijan Daily Digest'de yer alan
haberine göre, Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, son günlerde
Azerbaycan'ı ziyaret eden Türk üst yetkililerle
görüşmekten kaçındığı gibi, ABD İkinci Başkanı Dick
Cheney ve Richard Hermitage gibi en öndegelen
yöneticilerin buluşma tekliflerinden de uzak
durmaktadır. Azerbaycan Günlük Haber Özetleri (Azerbaijan
Daily Digest), Aliyev'in bu tavrını, Moskova'ya yaptığı
son ziyaret sırasında Gabala radar istasyonunu 10 yıl
için Rusya'nın emrine vermiş olmasına yorumlamaktadır.
Aynı nedenle ABD'ye ve Türkiye'ye söyleyecek bir şeyi
olmayan Aliyev, bir süre için kendisini kenara çekmekte
ve bölgede sürmekte olan ABD, Rusya ve Türkiye
arasındaki jeopolitik çekişmenin nasıl
sonuçlanacağını görmek istemektedir. Başka bir
ifadeyle, Aliyev'in ve Dışişleri yetkililerinin NATO ve
ABD ile alabildiğine yaklaşmış olmasına ve ülkelerinin
bu safta olduğunu sürekli yinelemelerine karşın,
Azerbaycan'ın bölgede süren mücadeledeki yeri henüz
yüzde yüz bir kesinlik kazanmış değildir. Aynı habere
göre, Gabala radar istasyonunun 10 yıl için Rusya'ya
verilmesi demek, bu ülkeye Azerbaycan'da yeniden askeri
üs hakkı tanınmış olması anlamına gelmektedir.
Avrasyanet'te 10 Haziran 2003 tarihinde yayınlanan Igor
Torbakov imzalı "Policiy Makers in Russia Concerned
About possibility 'Losing' Azerbaijan and Georgia" (Rus
Politika Üreticileri Azerbaycan'ın ve Gürcistan'ın
"Kaybedilmesi" Olasılığı Üzerine Düşünmekteler) başlıklı
makaleye göre, Rus medyası, ABD'nin Azerbaycan ve
Gürcistan'a yerleştireceği birliklerle İran'a karşı bir
askeri operasyon planladığını yazmaktadır. Nezavisimaya
Gazeta'nın iddiasına göre, eğer ABD birlikleri bu iki
ülkeye yerleşecek olurlarsa, yurdunu savunma amacıyla
İran, erken bir savaş başlatarak söz konusu iki ülkeyi,
Azerbaycan ve Gürcistan'ı işgal edecektir.
Türk basınına yansıyan son haberlere göre, 80 yaşına
gelmiş olan Haydar Aliyev sonbaharda gelmekte olan
seçimlerle ilgili fikrini değiştirmiştir ve oğlu yerine
yeniden kendisi aday olacaktır. Bu karar değişikliğinin
nedeni açıklanmamakla birlikte, ABD yönetiminin İran'a
karşı tırmandırdığı gerilim ve Pentagon'un Azerbaycan'ı
bir saldırı üssü olarak kullanacağı söylentileri,
Aliyev'in yeni tavrını etkilemiş olabilir. İran'a
yönelik bir Pentagon saldırısı, savaş, muhtemelen tüm
Kafkasya'yı da içine alacağı için, Aiyev koltuğunu
bırakmak istememiştir veya kalmaya zorlanmıştır. Buna
karşın oğul İlham Aliyev'de Nahçivan Devlet Üniversitesi
tarafından başkanlığa aday olarak gösterilmiştir.
Anlaşılan, bölgedeki politik gelişmelere göre Aliyev
soyadı taşıyanlardan biri son anda diğerinin lehine
adaylıktan çekilecektir veya oğul bir süre ikinci
başkanlık yaptıktan sonra Aliyev'in yerine
oturtulacaktır. İngilizce Pravda'nın 27 Haziran 2003
tarihli sayısındaki 15 bin Amerikan askerinin
Azerbaycan'a konumlandırılacağı haberi, Türk basınına da
yansımıştır ve askerler Almanya'dan parça parça
çekilecek olan 70 bin kişilik ABD birliğinden
nakledileceklerdir.
5. Rusya'nın Stratejik Müttefiği Ermenistan
a. Genel Bilgiler
Nüfusu 3 milyonu aşan güney Kafkasya'daki dağlık
Ermenistan, kuzeyinden ve doğusundan Gürcistan ve
Azerbaycan ile sınırlara sahiptir. Batısında Türkiye,
güneyinde ise İran vardır. Ermenistan'ın eğitim düzeyi
yüksek halkının çoğunluğu kentlerde yaşamaktadır ve
başkent Erivan'ın nüfusu 1.5 milyon kadardır. Yine bu
halkın 1.5 milyon kadarı Ermenistan dışında değişik
ülkelerde yaşamaktadır. Bunlardan 500 bini aşkını
ABD'de, 300 bini Fransa'da, 150 bini Lübnan'da, 70 bini
Suriye'de, 60 bini Arjantin'de, 45 bin kadarı da Kanada
ve Avustralya'dadır. Türkiye'de halen 40 bini
İstanbul'da olan 50- 60 bin civarında Ermeni
yaşamaktadır. Birleşik Devletler Topluluğu'na bağlı
diğer cumhuriyetlerde ve özellikle Rusya'da çok sayıda
Ermeni yaşamaktadır. Ermenistan'da yaşayanların yüzde 93
kadarı Ermeni, yüzde 2.5 kadarı Azeri (Karabağ olayından
sonra yüzde 1 kadarı Azeri) ve kalanları da Ruslar,
Kürtler vs. gibi diğer halklar oluşturmaktadır.
Ermenistan, bölgenin en ileri endüstri ülkesidir ama,
ülke ekonomisinde tarımın da önemli yeri vardır. Eskiden
gıda, bakır ve konyak üreticisi olarak tanınan
Ermenistan, halen şarap üretimi için geniş üzüm
bağlarına, gıda konservesi endüstrisine, tekstil ve
hazır giyim endüstrisine, dericiliğe ve ayakkabı
endüstrisine, demir dışında madenciliğe, bir kısım kimya
ve makine üretimi endüstrisine ve hassas aletler üretimi
endüstrisine sahiptir. Buna karşın günümüzde, bazı temel
gıda maddelerini ithal etmektedir. Petrol konusunda
tamamen dışa bağımlıdır ve rafinerileri de olmadığı için
işlenmiş ürün ithal etmek zorundadır. Nogorno-Karabağ
çatışması nedeniyle Azerbaycan, Sovyet döneminden kalma
doğal gaz boru hattını kestiği için, tüm doğal gazını
kuzeyden Gürcistan ve Rusya üzerinden almak zorundadır.
Türkmen doğal gazının İran üzerinden, güneyden, boru
hattı ile Ermenistan'a nakli için teklif vardır. Relatif
eski verilere göre ülkede kişi başına ulusal gelir
ortalaması 2.800 Dolar'dır. ABD yayını
www.countryreports.org/ nin Ermenistan'la ilgili
raporuna göre, söz konusu ulusal gelir düşüklüğünün
nedeni, 1994'de ateşkes sağlanmış olmasına karşın halen
bir çözüme kavuşamamış olan Nogorno- Karabağ sorunu
nedeniyle Azerbaycan ve Türkiye'nin bu ülke ile olan
sınırlarını kapatmış olmalarıdır. Ermenistan enerji ve
hammadde alanında büyükölçüde dışa bağlıdır ve
Azerbaycan ile Türkiye'nin ambargosunun da etkisi sonucu
ulusal geliri 1992- 93 yıllarında yüzde 60 oranında
düşmüştür. Yalnız, CIA'nın yayınladığı The World
Factabook 2002'ye göre (CIA Dünya Gerçekkitabı 2002),
Ermenistan'ın 2001 yılında kişi başına ulusal geliri
3.350 Dolar olmuştur.
Bir petrol ülkesi olan Azerbaycan'ın 2002 yılında
kişi başına ulusal gelir ortalaması 3.300 Dolar olarak
belirlenmiştir. Aynı yıllarda -yaşanan ekonomik kriz ve
hırsızlıklar nedeniyle- Türkiye'de kişi başına ulusal
gelir ortalaması ise 3 bin Dolar'ın altına düşmüştür.
b. Tarihi Sürecin Özeti
Kendisini Hayq (Hayk), Hayastan veya Hayastani
Hanrapetut'yun olarakta adlandıran Ermenistan
Cumhuriyeti'nin tarihi ile ilgili ilk yazılı bilgiler
yaklaşık İ. Ö. 550 yıllarına dek uzanmaktadır.
Ermenilerin daha sonra gözüktükleri Van gölü çevresinde
İ. Ö. 800 yıllarında değişik aşiretlerin birliği olan
Urartu medeniyeti şekillenmişti ve bölgeyi önceden
kolonileştirmiş olan tüccar militarist Asuri
İmparatorluğu'nun zayıflamasından yararlanarak önemli
bir güç merkezi oluşturmuşlardı. Urartu (=Ararat= Ağrı)
adı, Asuri İmparatorluğu'nun Ermenilerden önce orada
varlığını sürdüren aşiretler birliğine taktığı addır ve
bu ada aynı yüzyıldaki Asuri anallerinde/ günlüklerinde
rastlanmıştır. Şimdi Ermeniler Ararat'ı kendilerine
sembol yapmaktadırlar ve aynı nedenle birçok kişi
aslında asurice olan bu kelimeyi Ermenice sanmaktadır.
Bölge 700'lü yıllarda İskitlerle akraba olan Hint-
Avrupai göçebe savaşçı Kimmerler'in istilasına
uğramıştır. Med ve Babil (Kalde) ittifakının saldırısı
ile yıkılan Asuri İmparatorluğu'nun ardından aynı bölge,
önce bir İrani aşiretler konfederasyonu olan Med
hakimiyeti, ardından da Medler'i yıkan -yine İranlı-
Pers hakimiyeti altına girmiştir. İşte "Ermeni" adına
ilk kez İ. Ö. 500 yıllarına ait Pers kil yazılarında
rastlanmıştır. Ayrıca, İ. Ö. 401 yılında 10 bin Grek
paralı askerin Mezopotamya'dan Karadeniz kıyısına,
oradan da yurtlarına dönüşlerini anlatan "Anabasis" adlı
yapıtında Ksenefon, Ermeniler hakkında kısa bilgiler
vermektedir. Urartu medeniyetinin yıkıldığı coğrafyada
daha sonra, İ. Ö. 500'lü yıllarda gözüken Hint- Avrupai
Ermeni halkı, Kafkas dillerinin de etkisinde kalmış
bağımsız bir Hint-Avrupai dil konuşmaktadır. Veya
Ermenice, Arnavutca gibi Hint- Avrupai diller içinde
Alman dilleri, İrani diller vs. olarak adlandırılan
herhangi bir guruba dahil edilememektedir. Ermeniler
sırasıyla Medler'e, Persler'e, bölgeyi İ.Ö. 331'de işgal
eden Büyük İskender'e ve ardından İskender'in
generallerinden Seleukos'un kurduğu Seleukid (grekçe)
İmparatorluğu'na bağımlı olmuşlardır. Seleukid
İmparatorluğu'nu yıkan Roma İmparatorluğu Ermeniler
üzerinde hakimiyet kurmuştur. Bu halkın yaşadığı bölge,
kuzeydoğu İran'dan gelen ve Seleukid İmparatorluğu'nun
yıkıntısı üzerinde kendi egemen devletlerini kuran
İranlı savaşçı Part İmparatorluğu ile Roma arasında uzun
süre mücadele alanı olmuştur. Ardından aynı bölge,
Partlar'ın yerini alan ve Pers İmparatorluğu'nun veya
Akhaemenid Sülalesi'nin mirasçısı sayılan Sasani
İmparatorluğu ile Doğu Roma İmparatorluğu arasında savaş
alanı haline gelmiş ve bölünmüştür; vasal (bağımlı,
köle) Ermeni Krallıkları şekillenmiştir.
Sasani İmparatorluğu'nun vasalı Ermeni Krallığı,
-muhtemelen bu imparatorluğun resmi dini Zoroastrianizme
duyulan derin tepkinin de etkisiyle- 301 yılında
Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmiştir ve bu
alanda bir ilk olmuştur. (Aralarındaki iktidar
çatışmasının etkisiyle, eski dinleri ile ilgili herşeyi
kendileri tahrip ettikleri için, bu konuda hemen hemen
hiç bilgi yoktur veya ben bilmiyorum. Yalnız,
Hıristiyanlığı kabul eden Ermeni Kıralı'nın III.
Tiridates olan adına bakarak Ermenilerin eski inançları
arasında bölgede yaygın olan Hint- Avrupai Mithra
dininin de olduğunu söyleyebiliriz. Güneşi sembolize
eden yaratıcı Mithra, güneş ışınlarıyla birlikte ak bir
kısrağın üzerinde yeryüzüne inerken tasvir edilmektedir
ve bu addan üretilen Mithridades, Tiridates adları
bölgede, Medler, Persler, Partlar, Pontuslar arasında
yaygındır ve aynı din Greklerden, İlliryalılar/
Arnavutlardan, Romalılara dek geniş bir etki alanına
sahip olmuştur.) Günümüzde Ermenistan halkının yüzde
94'ü Doğu Ortodoks Kilisesine bağlıdır. Bilindiği gibi
Ruslar'da Doğu Ortodoks Kilisesi'ne bağlıdırlar.
Ermenilerin ardından, kısa bir süre sonra, 313 yılında
Roma İmparatorluğu'da tüm dinlerle birlikte
Hıristiyanlığa özgürlük tanımıştır- aynı İmparatorluk
324 yılında Doğu ve Batı Roma olarak bölünmüştür ve
özünde çoktan bölünmüş bu iki dünya arasındaki ideolojik
ayrılıklar (düşünce sistemindeki ayrılıklar) Doğu'da
Ortodoks, Batıda ise Katolik Hıristıyanlık biçiminde
yansımıştır.
Selçuklu İmparatorluğu 1000'li yılların son
çeyreğinde Ermenistan'ın büyük kısmını ele geçirmiştir
ve bölge Türk hakimiyeti altına girmiştir. Moğol
İstilası sırasında, 1200'lü yıllarda Ermenilerin bir
kısmı güneye, Kilikya'ya (Adana, Tarsus vs. yöreleri ve
Çukurova'nın kuzeyindeki Toros Dağları'nı da içine alan
bölge) göç etmişler ve orada Küçük Ermenistan'ı
şekillendirmişlerdir (Halen Toros Dağları'nın bazı
köylerinde Ermenilerden kalma çok güzel oymalı/ işlemeli
ahşap evler, mezarlar vs. vardır). Küçük Ermenistan
Krallığı (1198- 1375), talancı Haçlı orduları ile
işbirliği yapmıştır ve bu bölgedeki Ermeniler arasında
Fransız kültürü yayılmıştır. Ermenistan 1500'lü yıllarda
Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altına girmiştir.
Bölge yine eskiden olduğu gibi -Doğu Roma
İmparatorluğu'nun yerini alan- Sünni Osmanlı
İmparatorluğu ile İran Şia Türk Safavi Hanedanı arasında
çatışma alanı haline gelmiş ve 1639'da Ermenistan bu iki
ülke tarafından bölünmüştür. Ermenistan'ın bir kısmı
1722- 30 yıllarında bağımsız olmuştur ve ülkenin doğu
bölgesi 1830 yılında Rus Çarlığı tarafından işgal
edilmiştir. Aynı yıllarda Ermeni milliyetçiliği güçlü
biçimde gelişmeye başlamıştır. Rus- Osmanlı savaşı
(1877- 78) ve bunu izleyen San Stefano anlaşması
(İstanbul yakınındaki Yeşilköy anlaşması, Mart 1878) ve
aynı yıl toplanan Berlin Konferansı ile Ermeni sorunu ön
plana çıkmıştır- savaşın bitiminde yapılan aynı
anlaşmalarla Romanya, Sırbistan, Montenegro/ Karadağ ve
Bulgaristan Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlıklarını
kazanırlarken, Osmanlı, Bosna- Hersek'i de Avusturya'ya
terk etmek zorunda kalmıştır. Büyük Batılı devletler,
Rusya'ya ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu'na karşı
Ermeni sorunuyla ilgili baskılar başlatmışlardır. Bazı
reformlar yapılmış olmakla birlikte, söz konusu
baskıları 1908'de ve 1915'de yaşanan trajik olaylar
izlemiştir.
Önceki Osmanlı- Rus savaşı ve Birinci Dünya Savaşı
sırasında Ermeni çeteleri Rus ordularının safında
dövüşmüşlerdir. Kısacası, komşuları olan müslüman
halklara karşı -Haçlı seferleri sırasında da uygulanmış
olan- acımasız yöntemleri kullanmışlardır. Ermeni
milliyetçiliğinin daha sonra yaşanacak trajik olaylarda
önemli etkileri vardır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında,
1915'te yaşanan trajik olay sırasında, Encyclopaedia
Britanica'nın verisine göre, Suriye ve Mezopotamya'ya
göçe zorlanan Ermenilerden 600 bin tanesi yollarda
ölmüştür. Şüphesiz bu acı olaydan sadece zamanın Osmanlı
yönetimi, zorunlu göç emrini vermiş olan Enver, Talat ve
Cemal Paşa'lar sorumlu değillerdir. Ermenileri
Ortadoğu'daki iktidar hesapları, yeni keşfedilmiş petrol
yatakları hakimiyeti için kullanmaya çalışan Anglo-
Amerikan emperyalizminin ve daha 1916'da gizli Sykes-
Picot anlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu'nu bölüp
aralarında paylaşan ve Ermenileri kışkırtan İngiltere-
Fransa- Rusya'nın da birinci derecede sorumlulukları
vardır. Komşu müslüman halklara karşı acımasız yöntemler
kullanan 1887 doğumlu milliyetçi "sosyal demokrat"
Hınçak Partisi'ne bağlı çetelerin ve hemen bu örgütün
ardından doğan milliyetçi sağcı Taşnak çetelerinin
eylemleri trajik gelişmenin birinci derecede nedenleri
arasındadır. Dünya pazarlarını yeniden paylaşmak için I.
Dünya Savaşı'nı başlatan büyük emperyalist devletlerin
yöneticileri ve onların bir bölümünün kuyruğuna takılmış
olan Ermeni milliyetçiliği, çökmekte olan Osmanlı'nın
yönetimi kadar ve hatta zaman zaman ondan da fazla
acımasız davranmıştır. Bunlarda diğerleri gibi etnik
temizlikler yapmışlardır ve güçleri yetse Türkleri tüm
Küçük Asya'dan sürmeye kararlı idiler. (Başta ABD olmak
üzere Batı'nın desteklediği ırkçı İsrail'in yönetimi,
tüm dünyanın gözleri önünde Filistin halkına karşı etnik
temizliğin en korkuncunu yarım yüzyıldır tepkisiz
yapmaktadır.) Savaşta ölenler sadece Ermeniler
değillerdir ve 36 devletten 1,5 milyar insanın katıldığı
tüm savaş boyunca katledilenlerin sayıları 11- 12
milyonu bulmaktadır. Başta İngiltere ve Fransa olmak
üzere ittifak devletlerinin saldırıları ile başlayan
Çanakkale savaşlarında 500 bin genç insan ölmüştür.
Ermeni halkının yaşadığı bölgedeki kavgaya bulaşan tüm
tarafların ve başta I. Dünya Savaşı'nı başlatan
emperyalist devletlerin Ermenilerin ölümleri de dahil
11- 12 milyon insanın ölümünde birinci derecede
sorumlulukları vardır ama, kısa vadeli politik
hesaplarla ve kendi suçlarını örtbas etme kaygıları ile
yaşanmış olanları çarpıtarak yansıtmakta, kendi
dışlarında suçlular, günah keçileri üretmeye
çalışmaktadırlar. Gerçekleri kısa vadeli politik
hesaplarına uygun olarak değiştirip abartarak, bazı
gerçekleri ve nedenselliklerini tümden görmemezlikten
gelerek günün tamamen farklı koşullarında bunları
politik şantaj aracı olarak kullanmaktadırlar. Şüphesiz
bu yaygın ortak sorumluluğun içinde önemli bir payda
zamanın
Osmanlı yönetimine düşmektedir. Kendisini Marksist
olarak tanımlayan eski aydınlardan Abidin Nesimi'nin
"Yılların İçinden" adlı yapıtında verdiği bilgilere
göre, bölgedeki Osmanlı istihbarat kuruluşu Teşkilat- ı
Mahsusa'nın Çerkes yöneticisi Dr. Reşit Giray tarafından
örgütlenen Bedirhan, Karakeçili ve Millî Kürt
aşiretlerinin ve mal peşindeki diğer bazı Kürt
aşiretlerinin de Ermeni olaylarında önemli rolleri
olmuştur. Abidin Nesimi'ye göre Dr. Reşit Giray, güçlü
Bedirhan aşiretinin reisi Bedirhan Paşa'nın torunu ile
evlenmiştir ve bu aileden gelen yarı Çerkes yarı Kürt
çocuklar ileride Türk ırkçılığının önde gelen
şahsiyetleri olmuşlardır. Bölgedeki ordunun komutanı
Kazım Karabekir'inde olaylara sıcak biçimde karıştığı
konusunda anlatımlar vardır. Sonuçta, -adı savaş olsa
da- yeryüzünde işlen tüm cinayetlerin gerisinde
toplumları manupule edebilen bazı güçlerin kazanç
hesapları ve en derininden ahmakça korkular yatmaktadır.
Savaşın yenilen tarafında yer alan Osmanlı
İmparatorluğu'nun nasıl paylaşılacağını da içeren ve
ilerideki üç yıl içinde Türkiye halkının verdiği ulusal
kurtuluş savaşı ile yırtılacak olan 1920 Serv "Barışı"na
göre, özünde artık varolmayan Osmanlı İmparatorluğu'nun
sözde temsilcisi kukla İstanbul hükümetinin (iktidarsız
Osmanlı Sarayı'nın) imzası ile Ermenistan'a bağımsızlık
tanınmış ve Kürt halkının da yaşadığı bölgeleri kapsayan
-nüfusuna göre oldukça geniş- bir alan Ermenilere
verilmişti. O yıllarda 720 bin kadar Ermeni'nin yaşadığı
Doğu Ermenistan ise halen Azerbaycan'ın iktidar alanı
içindeydi. Aynı emperyalist güçlerle çatışma içinde olan
iç savaş dönemindeki genç Sovyet yönetimi ile ulusal
kurtuluş savaşına önderlik eden Ankara hükümetinin
anlaşmaları sonucu, bölgedeki Ermeni milliyetçiliği
iktidar olanaklarını yitirmişti... Aslında, 1917 Ekim
Devrimi sonucu Çarlık ordularının dağılmasının ardından
milliyetçi birleşme partisinin önderliğinde 28 Mayıs
1918'de Kafkaslarda bir bağımsız Ermeni Cumhuriyeti
kurulacaktı. Kasım 1920'de Sovyet yönetimi ile anlaşan
Azerbaycan hükümeti komünistlerle koalisyon yönetimi
oluşturacaktı. Bunun ardından Bolşevikler, aynı yılın
sonunda, Erivan'da bir Sovyet Cumhuriyeti'nin
kurulduğunu ilan edeceklerdi. Ankara Hükümeti ile
yaptıkları anlaşmanın da yardımıyla, Nisan 1921'de
Kızılordu Ermeni milliyetçiliğinin tüm direncini
kıracaktı. Bunu izleyen 1922 yılında, Ermenistan,
Azerbaycan ve Gürcüistan'dan oluşan birleşik Federal
Transkafkasya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
yapılandırılacaktı. Söz konusu cumhuriyet 1936 yılına
dek yaşayacak ve o yıl her parçaya ayrı cumhuriyet
statüsü tanınacaktı.
Aslında başlangıç yıllarında alabildiğine demokratik
olan Sovyet yönetimi, çoğunluğu patriyalkal karakterde
olan Rus toplumunun ve sosyal gelişkinlik düzeyleri
ondanda geri durumdaki diğer halkların tarihsel-
toplumsal şekillenmelerine uygun olarak ve aynı zamanda
ağır emperyalist baskıların etkileri ile süreç içinde
hızla demokrasiden uzaklaşmasa idi, özellikle
Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan ve diğer tüm küçük
toplumların yoksul insanları için mükemmel bir sistemdi.
Mükemmeldi çünkü, bu küçük topluluklar, ulusal temele
dayanmayan ve milliyetçilikten uzak durmaya çalışan
büyük birleşik bir gücün küçük parçaları olarak
destekleniyorlar, kendi yerel ve ulusal kültürlerini
rahatça koruma olanakları sağlanarak eğitim düzeyleri
hızla yükseltiliyordu. Hatta, Bering Boğazı'nın
güneyindeki Çukotka yarımadasında yaşayan yaklaşık 15
bin nüfuslu Ren sürücüsü göçebe Çukçi toplumu gibi yazı
dilleri olmayan bazı halklar kısa sürede anadillerinde
tanınmış yazarlara bile sahip olabiliyorlardı.
Kısacası, söz konusu küçük ve geri halkların
gelişmeleri hız kazanıyor ve sistem içinde
korunuyorlardı. Örneğin, toplumun patriyalkal (babaerkil)
karakteri ile bağlı önemli hataları bir yana, Gürcü olan
Stalin, iktidarın en tepesine yükselebilmişti. En yüksek
Sovyet'in Başkanlığı'na, yani Cumhurbaşkanlığı'na dek
yükselen Anastas Mikoyan bir Ermeni idi. Troçki ile
birlikte Kızılordu'nun kuruculuğunu ve komutanlığını
yapmış olan Frunze bir Kırgız Türkü idi. Bu örnekler
alabildiğine uzatılabilir. Spartaküs balesinin de
müziğini yapmış olan Sovyet sistemi içinde yetişmiş ünlü
besteci Aram Haçaturyan gibi insanların yanında Ermeni
toplumu, Kızılordu içinde de birçok ünlü generale sahip
olmuştur. Başta Ermenistan olmak üzere tüm Sovyet
Cumhuriyetleri'ndeki halkların ve diğer küçük halkların
yüksek eğitim düzeyleri, yine aynı sistemin bir
ürünüdür. Ve altını çizerek belirtmek gerekir ki, Sovyet
iktidarının başladığı yıllarda ülkesindeki nüfusu 720
bin kadar olan bir halk (Ermeni halkı) eğer başka bir
doğu toplumu içinde veya hatta gelişmiş Batı içinde
varolsa idi, günümüzde adı bile anılmaz ve belki de yok
olup giderdi.
Sovyetler birliği sonuna yaklaşırken, Ermenistan'da
güçlü bir milliyetçi akım gelişmeye başladı ve 1988'de
Azerbaycan'a karşı Nogorno- Karabağ savaşını Ermeniler
başlattılar. Daha öncede açıklanmış olduğu gibi
Ermeniler, ateşkesin sağlandığı 1994 yılına dek Nogorno-
Karabağ'da ve Azerbaycan topraklarının yüzde 20'ye
ulaşan bölümünde denetim kurdular. Azeri iddialarına
göre Nogorno- Karabağ'a Rus hava savunma SAM füzeleri
yerleştirildi; Ermeni iddialarına göre ise Azerbaycan
saflarında Afganistanlı kökten dinci mücahitler
savaştılar. Ülke, adı halen Ermenistan Sovyet Sosyalist
Cumhuriyeti iken, 23 Ağustos 1990 günü bağımsızlık
istemini ve Nogorno- Karabağ'ın kendisine ait bir parça
olduğunu ilan etti. Ocak 1991'de, Ermenistan Yüksek
Sovyeti (Meclisi), Sovyetler Birliği'nin varlığını
korumak amacıyla Gorbaçov'un planladığı referanduma
ülkesinin katılmayacağını bildirdi. Yerine, aynı yıl
Eylül ayı içinde Ermenistan'da yapılan referandumda
oyların yüzde 99'u bağımsızlıktan yana çıktı ve ülke 21
Eylül 1991 günü Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını
ilan etti- aynı gün ulusal bayram olarak kutlanmaktadır.
Bu arada Sovyetler Birliği kendi askeri tesislerini
korumak amacıyla Ermenistan'a asker yolladı. Ermenistan
Cumhuriyeti, 5 Temmuz 1995 günü yapılan ulusal bir
referandumla yeni anayasaya sahip oldu. Yeni anayasaya
göre, ülkeye bir çeşit başkanlık sistemi geldi. Bu
sistemde Cumhurbaşkanı beş yıl için doğrudan halk
tarafından seçilmekte ve Başbakanı'da yine Cumhurbaşkanı
atamaktadır. Yürütme'nin yargı ve yerel yönetimler
üzerinde güçlü etkisi söz konusudur.
Aynı sistemde, demokratik gelenekleri zayıf ülkelere
özgü bir merkeziyetçilik ve korporatizm vardır. CIA'nın
2002 yılı raporuna göre, Komünist Partisi dahil daha
önce söz edilmiş olan en eski Hınçak ve Taşnak
partilerininde aralarında olduğu 23 politik parti ülkede
eylem yapmaktadır. Taşnak Partisi, 1995- 96 yıllarında,
önceki Cumhurbaşkanı Ter- Petrosyan tarafından yasadışı
ilanedilmiştir ama, yeni Cumhurbaşkanı Koçaryan bunları
serbest bırakılmıştır. Taşnak'lar halen diğer en büyük
iki partiyle birlikte son koalisyon hükümetinin
içindedir. Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan 30 Mart 1998
seçimlerinden beri koltuğunda oturmaktadır ve 5 Mart
2003 seçimlerini de yüzde 67.5 oranında oy alarak
kazanmıştır. ABD, Ermenistan'ın bağımsızlığını 25 Aralık
1991 günü tanımıştır ve Şubat 1992'de Erivan'da Amerikan
elçiliği açılmıştır.
c. Ermenistan'ı Kazanmaya Çalışan ABD ve
Rus- Ermeni Bağlaşıklığı
ABD yönetimi baştan beri Ermenistan'ı Birleşik
Devletler Topluluğu'ndan, daha doğrusu Rusya
Federasyonu'nda kopartmaya çalışmaktadır ama, Nogorno-
Karabağ uzlaşmazlığı sırasında ağırlığını Azerbaycan'dan
yana koymuştur. Amerika'nın bu tavrında, -göz dikmiş
olduğu- Azerbaycan'ın zengin petrol yataklarının,
ülkenin Güney Kafkasya'da enerji yolları üzerindeki
stratejik konumunun ve NATO üyesi olan Türkiye'nin
etkisi olmuştur. Azerbaycan'ın ve Gürcistan'ın ABD ve
NATO yanında özellikle Türkiye Cumhuriyeti ile askeri
anlamda bağlaşıklıklar kurmaları, Ermenistan'ı Rusya'ya
yeniden yaklaştıran başlıca neden olmuştur. Tüm bunlara
karşın ABD'nin Nogorno- Karabağ sorununu çözerek
Ermenistan'ı Rusya'dan kopartma çabaları, çok yönlü
diğer diplomatik ve ekonomik eylemlerinin de
yardımlarıyla sürmektedir. ABD kaynaklı bazı iddialara
göre, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ile
Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçeryan'ın Nisan
2001'de Amerikan, Fransız ve Rus katılımcılarla birlikte
yaptıkları görüşmelerde sorunun çözümü yönünde ilerleme
kaydedilmiştir. Rusya devlet başkanı Putin, aynı konuda
inisiyatifi ABD'ye kaptırmamak için, iktidara geldiği
yıldan beri Kazakistan devlet başkanı Nursultan
Nazarbayev'in de yardımlarıyla yoğun çaba sarf
etmektedir.
İlk olarak 1992 yılında ABD ile Ermenistan arasındaki
ticareti geliştirme amacıyla üç anlaşma imzalanmıştır.
Ardından Karşılıklı Yatırım Anlaşması imzalanmıştır.
Ermenistan'a yatırım yapan firmaların 70 tanesi ABD'ye
aittir ve bunların arasında önemli uluslar üstü
tekeller, otel işletmecileri, mücevherciler vs. vardır.
Web sayfası zwww.countryreports. org/background/
armenia.htm adresinde verilen bilgilere göre, IMF ve
Dünya Bankası'nın desteği ile Ermenistan pazar
ekonomisine
geçmeye çalışmaktadır. Aynı sayfanın ifadesi ile
Uluslararası Gelişme için ABD Acentası (USAID), ülkede
rekabete dayalı yüksek verimli özel mali sistemin
yerleşmesi, ekonominin enerji, tarım, inşaat ve diğer
sektörlerde gelişmesi amacıyla açık ve işlerliği olan
politik bir çerçeve oluşturmak için çaba sarf
etmektedir. Aslında ABD'nin asıl amacını kamufle etmeye
yarayan yukarıdaki yaldızlı sözleri silersek, ortaya,
rekabet tanımayan ABD kökenli uluslar üstü tekellerin
Ermenistan'a tam anlamıyla yerleşmesi, ABD yönetiminin
dünya hakimiyetinde kullandığı başlıca mali aygıtlar
olan IMF ve Dünya Bankası'nın Ermenistan'ı kredi ve borç
ipleriyle sımsıkı bağlayabilmesi ve ardından tüm politik
pürüzlerin temizlendiği bu alana Pentagon'un rahatça
yerleşip kolonileştirme sürecinin tamamlayabilmesi için
USAID yoğun çaba sarf etmektedir, yazısı çıkar.
Ermenistan'ı da zengin sofrasına küçük bir meze olarak
yerleştirebilmek için ABD, Dışişleri Bakanlığı, Tarım
Bakanlığı, Hazine Bakanlığı, Savunma Bakanlığı
(Pentagon), Ticaret Bakanlığı ve Türkiye'de "Barış
Gönüllüleri" olarak tanınan CIA organı Peace Corps ile
topluca çok yönlü yoğun çaba sarf etmektedir (Sözde
denizaşırı ülkelerde toplumsal ve ekonomik gelişmeye
yardımcı olma amacıyla gönüllülerden oluşan bir devlet
kuruluşu olarak Başkan Kenedy tarafından 1961 yılında
başlatılan Peace Corps veya Türkiye'deki adıyla Barış
Gönüllüleri Örgütü, 15.556 görevlisi ile aralarında
Türkiye'nin de olduğu 52 ülkenin ekomomik, kültürel,
demografik, sosyal yapıları hakkında ileride pazarlama
ve askeri amaçlarla kullanılacak alabildiğine ayrıntılı
bilgiler toplamıştır.). Küçük Ermenistan, 1993 yılından
2002'ye dek IMF, Dünya Bankası ve benzeri EBRD'den 800
milyon Dolar'ın üzerinde borç almıştır.
CIA'nın 2002 raporuna göre Ermenistan'ın
genişletilmiş 2001 yılı bütçesinin 458 milyon Dolar
olduğu göz önüne alınırsa, aldığı borç hiçte az
sayılmaz. Aynı rapora göre ülkedeki özelleştirmeler
"yavaş" ilerlemektedir vs..
Ermenistan'da 1998 yılında yaşanan depremde 25 bini
aşkın insan ölür, 500 bin kişi (nüfusun yaklaşık altıda
biri) evsiz kalırken, endüstri üretiminin yüzde 30'unu
karşılayan altyapıda tahrip olmuştur. Ermenistan, Sovyet
askeri endüstrisinin önemli bir bölümüne sahipti ve
1990'lı yılların başında bunu yeniden canlandırma çabası
içine girmiştir. Bu olayla birlikte Ermenistan'ı Rusya
Federasyonu'na bağlayan enerji gereksinimleri ve daha
birçok ekonomik ilişki ağı vardır. Ermenistan'ın enerji
sektörü Rusya'nın elindedir. Erivan, doğal gaz ve
nükleer yakıt alanında tamamen Rusya'ya bağımlıdır.
Turkistan-Newsletter Volume 97-1:26, 24 Temmuz 1997'ye
(Türkistan-Habermektubu Cilt 97...) göre, Ermenistan
Dışişleri Bakanlığı, yeni bir güvenlik doktrini edinmeyi
planlamaktadır. Buna göre Ermenistan, Rusya Federasyonu
ve Birleşik Devletler Topluluğu ile askeri işbirliğine
giderken, NATO'nun Barış için Ortaklık (PfP) programı
içindede aktif rol alacaktır. Nogorno- Karabağ'ın
güvenliği (elde kalması) Ermenistan'ın uluslararası
örgütlenmeler içindeki rolü ile garanti altına
alınırken, ikincil olarak bölgesel güvenlik ve silah
denetimi sistemi şekillendirilecektir. Aynı habere göre,
Ermenistan Dışişleri Bakanlığı, Rusya'nın Ermenistan'da
askeri üs bulundurma hakkını sürekli hale getirecek
anlaşmanın imzalanmasını geciktirmeyi tavsiye
etmektedir. Söz konusu dökümanın milletvekilleri
arasında elden ele dolaşmasının ardından, Molark adlı
bağımsız yayın organında çıkan habere göre, Ermenistan'a
yerleştirilecek Rus silahlı gücünü formüle edebilmek
amacıyla Dışişleri Bakanlığı'nda tartışma olmuştur. Ve
Erivan, Avrupa Konvansiyonel Güçler Anlaşması
çerçevesinde Rus güçlerine izin verme kararı almıştır.
Henüz Koçeryan iktidara gelmeden önceye, 1997 yılına
ait yukarıdaki haberin ardından, 20 Eylül 2001 günü
Justin Burke imzası ile Armenia Daily Digest'in
(Ermenistan Günlük Haber Özetleri) sayfasında yayınlanan
haberine göre ise, Rusya'nın Ermenistan'daki konumunun
ve askeri varlığının önceki Cumhurbaşkanı Ter-Petrosyan'ın
iktidar yıllarına göre çok daha güçlendiği
anlaşılmaktadır. Sözkonusu bu ikinci habere göre,
Ermenistan Parlementosu Savunma, Ulusal Güvenlik ve
Uluslararası İlişkiler Komisyonu Başkanı Vaan Ovanesyan,
"Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye arasındaki askeri
işbirliğine karşı denge sağlayabilmek için Ermenistan'ın
kendi iktidar alanında Rus askeri üssü bulundurmaya
gereksinimi vardır.", demektedir. Aynı kişi bu
gelişmenin, "Ermenistan'ın Rusya tarafından yeniden
kolonileştirilmesi" anlamına geldiği düşüncesine de
karşı çıkmaktadır. Ermeni gazetesi Ayots Ashkar'ın 19
Eylül 2001 sayısında yayınlanan Vaan Ovanesyan ile
yapılmış bir röportajın başlığı, "Ermenistan'ın Rus
askeri üssüne gereksinimi vardır" biçimindedir. Aynı
söyleşide gazeteci soru biçiminde, "Rusya ve Ermenistan
savunma bakanlarının imzaladıkları yeni anlaşmaya göre
102nci Rus askeri üssüne daha geniş bir alan
verilmektedir. Bazı politikacılar ve basın organları bu
gelişmeyi Rusya'nın Ermenistan'ı yeniden
kolonileştirmesi olarak yorumladılar.", demektedir. Bu
düşünceye kendi gerekçeleri ile karşı çıkan Ovanesyan,
Rus askeri üssü için Gürcistan ve Azerbaycan'ın Türkiye
ile son yıllarda geliştirdikleri askeri işbirliğini
gerekçe olarak göstermektedir. Ayrıca aynı röportajdan,
Ermenistan'ın Birleşik Devletler Ortak Güvenlik
Anlaşması içinde özel bir rol üslendiği ve Avrasya
Ekonomik Birliği'ne de katıldığı anlaşılmaktadır.
Kuzey Ermenistan'daki Giumri (Gyumri) Rus askeri
üssünü teftiş eden Türk ve Alman subayları, üsteki
silahların Rusya tarafından da kabul edilen yenilenmiş
Avrupa Konvansiyonel Güçler Anlaşması'nın sınırlarını
aşmadığını rapor etmişlerdir. Ayrıca, www.great-britain.mid.ru/GreatBritain/pr_rel/pr46.htm
adresinde yeralan 8 Kasım 2000 tarihli bir basın
açıklamasına göre Rusya, Gürcistan'daki Akhalkalaki
askeri üssünden 76 zırhlı savaş aracını Ermenistan'daki
Gyumri (Giumri) askeri üssüne nakledecektir. Bunun
yanında, adresinde M. Yasharoğlu imzalı "Expenses of
American Democracy" (Amerikan Demokrasisinin Bedeli)
başlıklı yazıda, gelecek yıl Nogorno- Karabağ'a
yapılacak ABD yardımının 20 milyon Dolar'ı aşacağı ve
bunun Ermeni ayrılıkçıların askeri güçlerini
geliştirmelerine yarayacağı anlatılmaktadır. Aynı
yazıda, ABD'deki Ermeni lobisinin etkisi ile 54 Kongre
üyesinin Ermenistan'a yapılan yardımın 2003 yılında 90
milyon Dolar'a çıkartılmasını öngören bir mektubu
imzaladıkları kaydedilmektedir.
Yazara göre, ABD'nin bu ikiyüzlü politikası (hem
Azerbaycan'a ve hem de Ermenistan'a yaranma politikası)
sonuçta Azerbaycan'daki Rusya yanlılarını
güçlendirmektedir- yazar, ABD yönetimine kurnazca şantaj
yapmaya çalışmaktadır. Yine, hoovnews.hovers.com
adresinde yayınlanan "USA to upgrade Armenian army's
communications system" (ABD, Ermenistan ordusunun
haberleşme sisteminin kalitesini yükseltiyor) başlıklı
ve 17 Haziran 2003 tarihli kısa habere göre, 16 Haziran
günü Ermenistan Savunma Bakanı Yardımcısı (ikinci kişi)
Maj-Gen Artur Agabekyan, "ABD'nin ülke silahlı
kuvvetlerinin haberleşme sistemleri için 2003 yılında
3.5 milyon Dolar tahsis ettiğini" söylemiştir. Yukarıda
verilen bazı örnek haberlerin yanında, NATO'nun Barış
için Ortaklık (PfP) programı içinde Ermenistan'ın da yer
aldığı ve ülkede daha önce söz edilen NATO tatbikatının
yapıldığı göz önüne alınırsa, tüm Kafkaslarla birlikte
özel olarak Ermenistan üzerine ABD ile Rusya Federasyonu
arasında şiddeti giderek artan büyük bir rekabetin
yaşanmakta olduğu anlaşılır. Zaten, Justin Burke imzası
ile Armenia Daily Digest'in (Ermenistan Günlük Haber
Özetleri) www.eurasianet.org/ adresinde 18 Mayıs 2000
tarihinde yayınlanan haberine göre, Rus Generali Leonid
Ivashov, Ermeni gazetesi Ayots Ashkar ile yaptığı
söyleşide, ABD ile NATO ülkelerinin Ermenistan ve Rusya
arasındaki askeri işbirliğini kopartmaya çalıştıklarını
ifade etmiştir. General, "eğer uyanık olursak kendi
kaderimizi tayin etmemiz kolaylaşır", demiştir. Aynı
habere göre, Rusya-Ermenistan arasındaki stratejik
ortaklık bir gerçektir. Rusya, Ermenistan'daki askeri
üssünü güçlendirmekte, üsteki aygıtları
modernleştirmektedir.
6. ABD'nin Artan Ağırlığı, İran ve Rusya'nın
Arayışları, Yükselen Gerilim Afganistan ve Irak'taki
Amerikan askeri varlığı İran yönetimini sinirlendirmekte
ve özellikle Kafkasları içine alan bölgesel güvenlik
arayışlarını arttırmaktadır. Avrasyanet'in 14 Mayıs 2003
tarihli Ariel Cohen imzalı haberine göre, Kafkaslardan
da çembere alınmakta olduğunu gören İran yönetimi, aynı
bölgeye yönelik bir güvenlik inisiyatifi başlatmıştır.
Aynı zamanda İranlı subaylar, caydırıcı bir savunma
stratejisi geliştirme yönünde kafa yormaktadırlar. İran
Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi, 2003 yılı Nisan ayı
sonunda Ermenistan'a yaptığı ziyaret sırasında, üç
Kafkas ülkesi ile birlikte İran, Rusya ve Türkiye'yi
içine alan bir bölgesel ortak güvenlik anlaşması
önermiştir. Azerbaycan Dışişleri Bakanı Vilayet Guliyev,
bu teklifi reddetmiş ve Azerbaycan'ın tercihinin bölgede
NATO'yu güçlendirmek olduğunu bildirmiştir. Gürcistan'da
benzer istekleri dile getirmiş, amacının NATO ile
bütünleşmek olduğunu belirtmiş ve Kafkasların
güvenliğini Batı dünyası içinde gördüklerini
söylemiştir. İran'ın bölgedeki yakın dostu Ermenistan
bile söz konusu öneriyi, yaşama geçirilmesi olanaksız
olarak değerlendirmiştir- Ermenistan'ın muhtemelen temel
itiraz nedeni, İran tarafından önerilen bölgesel
güvenlik anlaşmasının içinde Azerbaycan'a yakınlığı ile
bilinen NATO üyesi Türkiye'nin de olmasıdır.
Aslında, yukarıdaki paragraflardan birinde anılmış
olan 24 Haziran 1997 tarihli Türkistan-Newsletter Volume
97'nin doğru biçimde açıkladığı gibi, Ustası olduğu
askeri işbirliğindeki "özel ilişkiler" Moskova'nın
Ermenistan ile bağlarında çıkış noktası olmuştur. Son
beş yılda (1992-97) imzalanan bir seri karşılıklı
anlaşmalar, Ermenistan'daki Rus askeri üssünün varlığını
sürdürmesi ve ortak askeri manevralar iki ülkeyi
birbirine bağlanmıştır. İran'la birlikte Ermenistan ve
Rusya, Batı ile uyum sağlamış olan Azerbaycan ve Türkiye
kutbuna/ eksenine karşı ortak bir ağırlık
oluşturmaktadırlar. Gürcistan ve Ukrayna'da,
Türkiye-Azerbaycan ekseni ile bağlanmaktadır. Türkistan-
Newsletter'dan alınan bu son cümleler şüphesiz doğrudur
ve yukarıdaki diğer paragraflarda da aynı anlatımlar
yeri geldikçe tekrarlanmıştır ama, bu satırları yazana
göre söz konusu bloklaşmanın hiç bir zaman tam anlamıyla
siyah- beyaz ayırımı gibi bir kesinlik taşıdığını
düşünmemek gerekir. Kafkaslara odaklanmış bu relatif
uzun anlatımın tümüde, zaten böyle bir düşünceye,
ayrımların yüzde yüz bir kesinlik taşıdığı düşüncesine
ulaşılmasını engelleyecek biçimdedir. Daha öncede
tekrarlandığı gibi, Türkiye anılan blok içindedir ama,
İran ve Rusya ile de özel ilişkiler geliştirmektedir ve
yine Kafkaslarda ortağı olan ABD ile bölgedeki tüm
yararlarının uyuştuğunu söylemek akıllıca olmaz. Yine
Ermenistan, ABD ve NATO ile farklı ilişkiler
geliştirmektedir. Ukrayna ABD ve NATO'ya yaklaşmaktadır
ama, diğer yandan Rusya, Ukrayna ekonomisi üzerinde
denetim kurmaktadır ve ülkenin geleceği tam kesinlik
kazanmış değildir. Gürcistan'ın Abaza Özerk Cumhuriyeti
içinde Rusya halen askeri üsse sahiptir. Azerbaycan tüm
Batı yanlılığına ve petrol bağlarına karşın Rusya'ya
Radar üssü, askeri üs vermiştir vs. Şüphesiz Rusya'nın
da ABD ve Batı dünyası ile, özellikle Almanya ve Fransa
ile özel ilişkileri vardır. Sonuçta, Kafkaslar üzerine
şiddeti giderek artan ve özellikle ABD ile Rusya
arasında şekillenen sert bir rekabet söz konusudur ama,
henüz ilişkiler tam kopma noktasına ulaşmamıştır. Buna
karşın, bölgede ABD etkisinin hızla yayılmakta olduğunu,
ateşi Ortadoğu ve Ortaasya'yı da içine alacak tehlikeli
tırmanmalara doğru sürüklenildiğini söylemek yerinde
olur.
Diğer yandan, yine aynı adresli web sayfasında 10
Haziran 2003 tarihinde Igor Torbakov imzası ile
yayınlanan makaleye göre, Moskova'daki Politik ve Askeri
Analizler Enstitüsü'nün önde gelen analizcisi Aleksander
Kharamchikhin, "Rusya'nın Kafkaslardaki geopolitik
konumunu koruyabilmek için Cumhurbaşkanı Vlademir Putin
yönetimi elindeki tüm politik ve ekonomik manivelaları
kullanmalıdır.", demiştir. Çünkü artık, -daha öncede
belirtilmiş olduğu gibi- Rusya'da politika üretenler
Gürcistan ve Azerbaycan'ın kaybedilmesi olasılığı
üzerine düşünmeye başlamışlardır.
Oleg Artyukov imzası ile 24 Ocak 2002 tarihli
ingilizce Pravda'da yayımlanan haber yorumda,
Azerbaycan'ın NATO'ya katılması durumunda Rusya'nın NATO
ittifakı tarafından tam bir çember içine alınacağı
söylenmektedir. Kafkaslarda eylemliliği giderek artan ve
Gürcistan ile Azerbaycan'a büyük miktarda askeri
birlikler yerleştirmeyi planlayan ABD'ye karşı Rus
basınında, bölgenin sorumluluğunu da üzerine yüklenmek
zorunda kalacağı ve gelişecek olayları hesaba katması
gerektiği konusunda gayrı resmi tehdit içerikli uyarılar
yayınlanmaktadır. Türkiye ve Pakistan'ın da hükümetler
dışı katkıları ile ABD- Suudi işbirliği nasıl
Çeçenya'daki kıvılcımı yangına dönüştürebilmişse,
Rusya'da tüm Kafkasları karıştırabilecek farklı kozlara
sahiptir. Söz konusu gelişmeler, bölgede giderek artan
ABD askeri varlığı ile Kafkaslara gelmekte olanın
güvenlik değil, daha büyük yeni istikrarsızlıklar ve
gerilimler olduğunu göstermektedir.
1) Kendisini birlikçi veya tekçi anlamına
Muwahhidun olarak adlandıran prütan (safcı) Wahabi
doktrininin kurucusunun ve onu izleyen teologlarının
İslam'ı diğer tüm dış etkilerden arındırma, özellikle
düalist ideolojilerden (düşünce sistemlerinden)
arındırma çabası, olanaksız ve saçmadır. Saçmadır,
çünkü, değişik kültürler, dinler, düşünce akımları
geçmişin birikimlerine dayanamadan, birbirlerinden alış
veriş yapmadan gelişemezler- başka bir ifadeyle,
yeryüzünde saf olan ne bir kültür, ne bir düşünce
sistemi ve ne de bir soy vardır ve olamazda. Bu açıdan
saflaştırmanın, arındırmanın sonu yoktur veya sonu her
şeyi sıfırlamak anlamına gelir.
Muhammed'de başlangıçta, Eski Ahit'e (Tevrat'a), çok
tanrılı Mezopotamya mitolojilerine, Semitik mitolojilere
dayanarak dinini geliştirmiştir ve ikinci Halife Osman
döneminde yeniden derlenip kaleme alınan Kuran'a ne
kadar katkı yapıldığı da belli değildir. Sonradan
Ali'den de koparak Harici adını alacak olanlar aynı
nedenle Osman'ı öldürmüşlerdir. Wahabiler'in
"saflaştırma" saçmalıklarının tam tersine, Abdullah'ın
(Allah'ın hizmetkarının, O'nu tanıyanın) oğlu Muhammed,
tüm aşiretinin, babasını ve kendisinin de inanmakta
olduğu yüz kadar Semitik "yaratıcı" ve "demon" (yıkıcı,
şeytan) arasından Allah'ı ödünç alıp tek "yaratıcı"
haline getirmiştir. Aynen eski büyük Mezopotamya
tanrılarının sahip oldukları gibi tüm gücü (iyiliği ve
kötülüğü) tek başına O'na (Allah'a) mal ederek monoteist
bir din şekillendirmiştir. Yani saflaştırma yoluyla
değil, iyice karıştırma yöntemiyle Allah'ı tek
"yaratıcı" güç haline getirmiştir. Sonuçta, tüm gücü
(iyiliği ve kötülüğü) elinde toplayan bir "yaratıcıya"
sahip doktrin olarak doğan İslam, yayıldıkça, süreç
içinde düalist (iyiliği ve kötülüğü farklı merkezlere
bağlayan, "yaratıcı"yı sadece iyiliklerin efendisi
olarak tarif eden) Hint- Avrupai ve Hint- İrani
mitolojilerden, Şamanizm'den, Hıristiyanlıktan ve
Platonizm'den birçok şey alarak zenginleşmiştir.
Özellikle Şia ve değişik ölçülerde tüm Sufi
tarikatlar bu özetlenen ikinci katagoriden derin biçimde
etkilenmişlerdir. Bunlar, Sünni inançların tersine,
düalist bir dünya görüşüne sahiptirler. Aynı etkiler,
daha sınırlı ölçülerde, "Büyük Fitne" olarak anılan Şam
(Demaskus) merkezli Emevi yönetimine karşı başkaldırı
yıllarının entellektüel tartışma ortamında ve Abbasi
yönetiminin son derece halkçı ve demokratik başlangıç
yıllarında gelişen ilk üç büyük Sünni okula, Hanefilik'e,
Malikilik'e ve Şafiliğe'de sızmışlardır. Tüm bu etkileri
arındırma iddiasında olan Muhammed ibn- Abdulvahab
(1703/ 4- 1787) tarafından şekillendirilen Wahabi
reaksiyonu ise, köken olarak, Ahmed ibn- Hambeli (780-
855) tarafından şekillendirilen ve Sünnilik içindeki
dört büyük okuldan sonuncusu ve reaksiyoneri olan
Hambeliliğe dayanmaktadır. Hambeli doktrini, Hariciliği
resmi devlet ideolojisi haline getiren Abbasi Halifesi
al- Mamun'un rasyonalizmine ve aydınlanmacılığına karşı
derin ve dar görüşlü bir taşra Arap tepkisi olarak
doğmuştur. Wahabi inancının babası Abdulvahab'ı asıl
esinlendiren kişi ise, Moğol istilası yıllarında Şam/
Demaskus'ta Hambeli okulunu çok daha tutucu bir tepki
olarak yeniden üreten Ibn Taymiyya (1263- 1328)
olmuştur. Kısacası, düalist dünya görüşüne, tüm
gelişmelere, aydınlanmaya, akılcılığa ve kültürel
zenginliğe karşı gerici saldırgan bir tepki olarak doğan
Wahabi inancı, özünde, sözde karşı olduğu Paganizm'e
ama, sadece Semitik Paganizm'e ve dar Bedevi kültürüne
dayanmaktadır. Özellikle Şia inancını ve tüm Sufi
inançları düşman olarak gören Wahabi yanlıları, Arap
yarımadasını kana boğmuşlar, tüm anıtları, mezar
taşlarını da tahrip ederek tarihleri boyunca büyük bir
yıkıma neden olmuşlardır. İlk üç büyük Sünni okulu dahi
düşmanca karşılarına alan bu gerici Wahabi tepkisinin
önderleri yarı bağımsız Mısır Valisi/ Ayan Mehmet Ali
Paşa tarafından yakalanmış ve Reformcu Osmanlı Sultanı
II. Mahmud tarafından cezalandırılmıştır.
2) Şüphesiz bu büyük operasyon, BatıAvrupa'yı,
Rusya'yı, Ortadoğu'yu, Çin'i tam bir çember içine almak
o kadar kolay değildir. Halen rakipsiz üstünlükte olan
askeri teknolojik gücüne, uzay ve deniz hakimiyetine
karşın ABD'nin bu kadar geniş bir alanı istediği gibi
denetlemesi olanaksızdır. ABD yönetimleri, rakipsiz
dünya hakimiyetine giden kanlı yolları üzerindeki zengin
etnik çelişkileri sonuna dek kullansalar da, bir
sınırdan sonra ABD toplumu, sürekli şişen askeri bütçeyi
kaldıramaz duruma gelecektir. Pentagon'un tüm militarist
dikişleri sırayla patlamaya, sökülmeye başlayacaktır.