|
Ancak yiğit Adigeler atalar yurdunu canları pahasına
savunmaktan asla geri kalmadılar.
18. yüzyılda kuzeyden gelen amansız bir tehdit ulusun
karşısına dikilmişti. Rusya İmparatorluğu, Kuzey
Kafkasya'yı ele geçirmek için kanlı bir istila savaşını
başlatmıştı. 18. yüzyılın ilk döneminde bu saldırı
politikasının başlatıcısı olan da, acımasızlığı ile ünlü
Rus Çarı I. Petro (Deli Petro;1672-1725) idi.
Ancak bu saldırı politikası 18. yüzyılın ikinci
yarısında daha da genişletildi. Bu dönemde Rusya
tahtında Çariçe II. Yekaterina (II.
Katerina;1729-1796) bulunuyordu. Aşağıdaki dizeler de
işte bu fırtınalı dönemin olaylarına ilişkindir.
Kabardiya’nın istilası
1763'te Ruslar, Adigelere ait bir yer olan (1) Mozdok'u
(Мэздэгу) ele geçirdiler. Kabardeyler bu girişime
karşı çıktılar. Ruslardan Mozdok'ta kurdukları kaleyi
yıkmalarını ve buralardan gitmelerini istediler. Ancak
Ruslar bu talepleri dikkate bile almadılar. Bunun
üzerine Kabardeyler Rus kalelerine saldırmaya ve ağır
kayıplar verdirmeye başladılar. Mozdok'u Ruslardan geri
alamayan Kabardeyler, kendi derebeyleri (пщы)
yönetiminde, 1767'de Kuma (Гум) ırmağı boylarına
çekilerek, bu yeni yerlere yerleşmek zorunda kaldılar.
Ardından da daha batıda Kuban (Пщыз;Псыжъ) ırmağı
havzasında (Çerkesya) yaşamakta olan Adigeler ile bir
dayanışma içine girdiler.
Kabardiya'nın Kuzey Kafkasya'da ayrı bir stratejik
önemi vardı. Burası Rusların eline geçecek olursa
Dağ Ülkesi (Kuzey Kafkasya), doğu ve batı biçiminde
ikiye bölünmüş, Çarlık Rusya'sının yayılmacı politikası
güçlenmiş ve önemli bir mesafe almış olacaktı. 1768-1774
Osmanlı-Rus Savaşı sona erdiğinde, bu gerçek daha bir
açıklık kazanmıştı. Savaşın sonunda Küçük Kaynarca
Barış Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın
21. maddesi Kabardiya'ya ilişkindi. 21. maddeye
göre, Kabardiya'nın geleceği (kaderi) Kırım Hanı'nın
takdirine bırakılmıştı. Ancak çok daha önce Kırım
Hanı ile Rus Çarı arasında varılmış olan bir antlaşmaya
göre, Kabardiya, Rusya'ya katılmış (ait) sayılmıştı!
1774'te Han, daha önce vermiş olduğu bu sözünü tuttu ve
Kabardiya'nın Rusya'ya ilhak edilmiş olduğunu kabul
etti. Çarlık Rusya’sı, işte böylesine hileli yollarla da
yeni topraklar ele geçirmekteydi (2).
Ancak Kabardeyler kendileri için biçilmiş olan bu yeni
statüyü kabul etmediler. 1774 yılından başlayarak
1820'li yılların sonlarına değin bağımsızlıkları için
kuzeyden gelen düşmana karşı yiğitçe çarpışmalarını
sürdürdüler.
Rus yayılmasının sürmesi ve müstahkem hatlar kurulması
Kuzey Kafkasya'daki Rus yayılmaları gittikçe
genişlemekteydi:Bu bağlamda 1777'de Ruslarca
Azak-Mozdok Müstahkem Hattı'ının kurulmasına
başlandı. Bunun bir sonucu olarak da sel gibi Kabardey
kanı akıtılmaktaydı. Ancak, Kabardeylerde de yetinmeyen
Ruslar Kuban bölgesine de (Çerkesya'ya da) saldırdılar.
Kuban ırmağı boylarında gerçekleşen olayları daha
yakından tanıyabilmek için, Kırım Hanlığı topraklarında
olup biten olaylara da değinmek gerekmektedir.
Küçük Kaynarca Antlaşması hükümlerine göre Kerç,
Yenikale ve Kinburun adlı Osmanlı kaleleri
Ruslara bırakılmıştı. Böylece Rusya Karadeniz kıyısına
inmiş oldu. Kırım Hanlığı da Türk koruması
altından çıkarak bağımsız devlet statüsü elde
etmişti. Kuzeybatı Kafkasya'da, Azak Denizi
kıyılarında, Don ve Yeya ırmakları arasında bulunan
topraklar da Rusya bırakılmıştı.
Kırım, bağımsız bir devlet olarak tanınmış olmakla
birlikte, Rus ve Türk politik oyunlarına sahne oluyordu.
Petersburg ve İstanbul, Kırım'da kendi otoritelerini
kurma peşindeydiler.
Kırım üzerinde oynanan oyunlar ve Kırım'ın Rusya'ya
ilhakı için yapılan hazırlık çalışmaları
Kırım’a bağlı olarak çözümü gereken sorunlar arasında
Kuban bölgesi sorunu da bulunuyordu. Kuban ırmağının
sağ ya da kuzey yakası ya da Kuban ırmağı ile daha
kuzeydeki Yeya ırmağı arasındaki topraklar, o sıralar
Kırım Hanlığı’na aitti. Bu topraklarda Nogaylar
ile Adigeler barınmaktaydılar. Kuban ırmağının
kuzeyinde yayılan bu geniş toprakların, Kazaklar
gelmeden önce boş ve insansız olduğunu iddia eden
Krasnodarlı tarihçilerden V. N. Ratusniyak, T.
M. Feofilaktovam ve V. P. Gromov tarafından
öne sürülmüş olan görüşler saçmadır. Cennet gibi güzel
bir bölgenin insansız kalmış olması iddiası, hiç de akla
uygun değildir.
Çar, Kuban bölgesini ele geçirmek için Kuban
Kolordusu adı altında askeri bir birlik kurdurdu ve
bu orduyu Nogay ve Adigelerin barındığı topraklara
soktu. Kolordu komutanlığına da General A. V.
Suvarov getirildi. Suvarov 1778’de Kuban bölgesine
geldi. Suvarov’un görevi Nogaylara boyun eğdirmek ve
Adigeleri dağıtmak, bu iki halkı birbirlerinden
uzaklaştırmak, birleşmelerini önlemek ve Türklerin
bölgeye ilişkin planlarını boşa çıkarmak olarak
belirlenmişti. Suvarov, bu görevleri yerine getirmek
için Kuban ırmağı kuzeyi boyunca kaleler kurmayı
kararlaştırdı.
Ruslar 1778 yılı kış ve yaz ayları boyunca Kuban
ırmağının kuzey yakası boyunda 20’den çok kale kurdular.
Bu durum Küçük Kaynarca Atlaşması hükümlerine aykırı
düşen çok çirkin bir davranıştı, çünkü bu kaleler
bağımsız olması gereken Kırım Hanlığı topraklarında,
ilgisiz bir başka devlet, yani Rusya tarafından
kurulmuşlardı.
Bu oluşum nedeniyle Türk-Rus ilişkileri kötüleşti.
Suvarov tarafından kurdurulan bu Rus askeri kaleleri,
Adigeleri de huzursuz etmişti. Rusların bu davranışı
saldırgan ve yağmacı bir siyaset gütmekte olduklarını
gösteriyordu. Adigelerin her zaman için hayvanlarını
yayıp otlattıkları bu yerler böylece elden çıkmış oldu.
Öyle ki, birkaç yüzyıl geriye gidildiğinde, 15.
yüzyılda Azak (Azov) Kalesi ile Kuban ırmağı arasındaki
toprakların tamamı Adigelere aitti ve oraları
Çerkesya’nın bir parçasını oluşturuyorlardı.
Nogayların ve Tatarların bu yerlere gelişi 16. yüzyılda
gerçekleşmişti. Bu arada üzücü bir durum da, 1778’de
bir Adige topluluğu olan Janelerin Kuban’ın
kuzeyinde yaşamakta oldukları topraklardan Suvarov
tarafından kovulmaları ve Kuban ırmağının güneyine
sürülmeleriydi. Bu olay, Adige ulusu açısından, onur
kırıcı bir oluşumdu.
Adigeler, zalim bir yağmacıdan başkası olmayan A. V.
Suvarov’a karşı koyuyor, karşılarında yükseltilmiş olan
Rus kalelerine saldırarak misillemelerde bulunuyorlardı.
Bu oluşum karşısında giderek daha da sertleşmiş olan
Suvarov, Adigelere çamur ve iftiralar atmaya başlamıştı.
Suvarov, kendi üstü olan P. A. Rumiyantsev’e
şöyle yazmıştı: “Adigeler (Çerkesler) soyguncu ve
hırsızdırlar”. Beyinsiz General, Nogaylara da
veriştiriyordu. General’e göre Nogaylar “geri
zekalı”, “yalancı” ve “ayyaş” idiler.
Kuban ırmağı kuzeyinde ele geçirdiği topraklarla
yetinmeyen Suvarov, Kuban’ın güneyine (Çerkesya’ya)
inmeyi ve orada da kaleler kurmayı istedi. Ancak Çariçe,
bu isteği erken ve vakitsiz bulup geri çevirdi. Nisan
1877’de Suvarov, Kırım Hanlığı boyutundaki tüm Rus
birliklerinin komutanlığı görevine atandı ve Kuban
Kolordusu komutanlığını General V. V. Rayzer’e
bırakıp Kırım’a gitti.
Karşı direnişin yoğunlaşması ve Kırım’ın Rusya’ya ilhak
edilmesi
Adigeler Rus istilacılarla mücadele ediyorlardı. 20
Mayıs 1778’de Slaviyanski kalesi yakınlarında bir
Kazak muhafız birliğini yok ettiler. Aynı yıl 23
Eylül’de Deyleko Sultan (Дейлэкъо Султ1ан)
komutasında Arhangelsk kalesine saldırdılar. Bu
kale, 1778’de, bugünkü Krasnodar kentinin
“Ekim’in 40. yılı parkı” yerinde bulunuyordu.
Adigelere bir gözdağı vermek isteyen General Rayzer,
büyük bir birliğin başında Kuban ırmağını geçti ve Adige
köylerini bir bir ateşe vermeye başladı, ama Adigeleri
yıldıramadı. Ekim 1778’de Adigeler bu kez
Vsehsviyatski kalesine saldırıp haydutlara okkalı
bir darbe indirdiler ve ağır kayıplar verdirdiler.
Haberi duyan Suvarov çok kızdı ve Kırım’dan
Rayzer’e şu yazıyı gönderdi: “Kuban’ı geçip gelmiş
olan bu yağmacılara gereken dersi veremediğin için seni
ayıplıyorum”. İşin burasında Suvarov, kendisinin de
Adigelerden tokat yemiş olduğunu unutmuşa benziyordu.
1779’da mücadele yeni bir boyut kazandı. Kabardeyler
de Çerkesya (Kuban) Adigeleri ile birlikte
yeniden Ruslarla mücadele etmeye başladılar. K’emuy
(К1эмгуй) ve Besleneylerin (Бэслъэнэй) birlikte
Stavropol’a saldırdıkları bir sırada,
Kabardeyler de Alekseyevsk kalesini bastılar.
Sonuç olarak Azak-Mozdok Müstahkem Hattı boyunca
konuşlanmış olan Rus birlikleri çok zor durumlara düşmüş
oldular. Ancak Rusların büyük bir sayı üstünlüğü vardı.
1779 yılı Eylül ayı sonlarında yapılan bir çarpışmada
düşman üstün geldi. Bu çarpışmada Kabardey Adigeleri
pşı ve verkler (bey ve soylu maiyetleri) de
aralarında olmak üzere 300 yiğit savaşçılarını
yitirdiler. Bu büyük bir yıkımdı. Nitekim bu acılı olay,
günümüze değin Adigelerce unutulamadı, unutulması da
olanaksızdır.
Rusların davranışları Türkleri de kaygılandırmaktaydı.
Türkler de Kafkasya’da egemenlik kurma peşindeydiler. Bu
nedenle Rus politikalarına karşı bir denge kurmak
gerekiyordu. O sıralarda Sucuk-Kale (bugünkü
Novorossiysk) bir Türk kalesiydi ve burası takviye
edildi. Ardından 1781-1783 yıllarında Türkler
(Osmanlılar) Adige toprağı üzerinde Anapa
kalesini kurdular. Ancak bu durum Rusya
İmparatorluğu’nun daha güçlü konumunu değiştirmedi.
1783’te Kırım, Taman Yarımadası, Kuban ve Yeya ırmakları
arasındaki Kırım toprakları Rusya’ya ilhak edildiler.
Türkler bu ilhakı kabullenmek durumunda kaldılar.
Böylece Kuban ırmağı, Adigey’in (Çerkesya’nın) kuzey
sınırı oldu.
Nogayların boyun eğmesi ve Nogay soykırımı
Kırım Hanlığı topraklarının Rusya’ya ilhak edilmesinden
sonra, II. Yekaterina, General A. V. Suvarov’u
yeniden Kuban bölgesine gönderdi. General Nogayları Rus
yönetimine sokma işiyle görevlendirilmişti. 1783 yılı
yaz mevsiminde Nogaylar, Yeysk kalesi önünde, Rus
yönetimini benimsedikleri biçiminde toplu imza verdiler.
Böylece Nogay toplumu şefleri Çariçe’ye bağlılık andı
içmiş oldular. Suvarov, bu bağlılığı kutlamak için
Nogaylara büyük bir ziyafet çekti. Bağlılık andının
imzalandığı gün Nogaylara 500 kova dolusu votka sunuldu,
çok sayıda dana ve koyun kesildi.
Sorun Nogayların and içmeleri ile kapanmamış ve onlara
yeni koşullar dayatılmıştı. Rus yönetimi, Nogayların
Kuban bölgesinden sürülmeleri ve Ural bölgesine
yerleştirilmeleri kararını aldı. Kuban ırmağı
kuzeyindeki topraklar Kazakların yerleştirilmeleri için
boşaltılacaktı. Nogayların sürülmeleri ve soykırımdan
geçirilmeleri görevi de Suvarov’a verilmişti.
1783 yılı Temmuz ayında Nogayların sürülmeleri programı
uygulamaya kondu. Nogaylar topraklarını bırakmama kararı
aldılar ve T’av Sultan ( Т1ау Султ1ан)
komutasında birleşerek Ruslara karşı direnişe geçtiler.
Sonunda Büyük Yeya ırmağı kıyısında büyük bir savaş
verildi. Savaşı silah üstünlüğü olan Ruslar kazandılar.
Savaşta Nogaylar 3. 000 kişi yitirdiler.
Adigeler Nogaylara yardım için hazırdılar. Güç duruma
düşen ve bir felaketle karşılaşan insanlara yardım
etmek, ulusumuzun geleneklerindendir. Ruslardan kaçıp
kurtulmayı başarmış olan Nogay kalıntılarının Kuban
ırmağını geçmelerine ve Adige ülkesine sığınmalarına
izin verdiler.
Sadece sığınma izni verilmekle de yetinilmedi, Nogaylara
askeri yardımda da bulunuldu. 23 Ağustos 1783’te
Adigeler ve Nogaylar birleşip Yeysk kalesini bastılar.
Kaleyi alamadılar, ama düşmana ağır kayıplar
verdirdiler.
Rus otoriteleri Adigey’e sığınmış olan Nogayları yok
etmeyi planlamışlardı. Bunun için Suvarov’a Kuban
ırmağını geçme ve Nogaylara saldırma emri verildi. Kuban
ve Kafkas kolorduları ile Don Kazak Ordusu da Suvarov’un
komutasına verildi. 1783 yılı Ekim ayının ilk gecesi,
Suvarov komutasındaki Rus orduları Kuban’ı geçip Adige
topraklarına girdiler, Laba ırmağı kıyılarında
barınmakta olan Nogaylara beklenmedik bir anda
çullandılar. Nogaylar karşı koydular, ama yok edilmekten
de kurtulamadılar. Kazaklar çok acımasız davrandılar.
Yaşlı, çocuk ve kadın ayırımı yapmadan önlerine çıkan
herkesi doğradılar. Belgeler bu tarihsel gerçeği tüm
çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Nogaylara yardıma
koşan Adigeler de yok edilmekten kurtulamadılar.
Sıranın Adigelere gelmesi ve İmam Mansur
Nogay topraklarının temizlenmesinden sonra, sıra
Adigelere gelmişti. Kazak tarihçisi A. Leşenski,
çok nesnel bir biçimde şunları yazmaktadır:”Kuzeybatı
Kafkasya’da yapıldığı gibi tüm bir halkın soykırımdan
geçirilmesi ya da öz toprağından çıkartılması olayı,
emperyalizmin tüm vahşetini ortaya döktüğü acımasız bir
durum, daha sonraları Rusya’da ve Avrupa’da daha bir
daha görülmemiştir. Nogay halkının, bunların ardından
çok daha kültürlü ve çok daha fazla nüfuslu olan Adige
halkının da yok edilmesi ve bu insanların ülkelerinden
sürülmeleri olayları, Asurlu yağmacıların, Cengiz Han
ya da Timur’un vahşetlerinden, hiç de farklı olan
olaylar değildir”.
Dağlılar (Kuzey Kafkasyalılar) Rus tehlikesi
karşısında yiğitçe bir tavır aldılar. Kuzey Kafkasya’da
Rusya’ya karşı verilen mücadele 1785’te iyice yükseldi.
Çeçen halkı mücadele bayrağını ele aldı. Adige halkı da
bir bütün halinde Çeçenlere destek çıktı. Çeçen
kahramanlarının başında Uşurma bulunuyordu. Uşurma,
tarihe Şeyh Mansur olarak geçti. Mansur akıllı
ve güçlü biriydi. Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı için
hayatını ortaya koymuştu. Rus yağmacılardan
korkmuyor ve onlardan nefret ediyordu. Mücadeleyi Kuzey
Kafkasya boyutunda yaymak (genişletmek) için İslam
dininden yararlanmaktaydı.
Uşurma’nın eylemleri Rusları çok kaygılandırıyordu.
Uşurma’yı yakalamak için Albay Piyeri komutasında
bir birlik görevlendirildi. Rus birliği 1785’te
Uşurma’nın doğduğu Aldı köyünü ateşe verdi.
Ortalığa dehşet saçan Rus birliğini Uşurma’nın
birlikleri karşıladılar. Rus birliği bozguna uğratıldı.
Uşurma bu olaydan sonra Çeçenya ve Dağıstan’ın İmamı
(Devlet Başkanı) seçildi. Kendisine Mansur
(Arapça “yenen”, ”zafer kazanan”, ”üstün gelen”) adı
verildi. Mansur Gazavat Savaşı’nı (Din Uğruna
Kutsal Savaş) başlattı. Mansur, Kafkas-Rus Savaşı’nın
gerçek bir kahramanıdır. Mansur, Avar kökenli Kahraman
Şamil’in örnek almış olduğu bir önderdir.
Uşurma (Mansur), 1785’te Kizilyar kalesini ele
geçirmek için harekete geçti, ama başaramadı. 1786’da
Rus birlikleri Çeçenleri yatıştırdı. Mansur zor bir
duruma düştü. Ancak Adigeler mücadeleye devam ettiler.
Çerkesya’da Ruslara karşı büyük bir savaş verilmekte
olduğunu dikkate alan Mansur, 1787’de Adige Ülkesi’ne
geldi ve Adige Ordusu’nun başına geçirildi (3).
Çerkesya’da (Kuban bölgesi) Adige-Rus Savaşı sürüp
giderken, Ruslarla Türkler arasında da savaş başladı.
Türkler Kırım yarımadasını yeniden ele geçirmek için
Rusya ile savaşıyorlardı. Savaş 1787 yılında başladı
1791 yılı sonuna değin sürdü.
Osmanlı yöneticileri Dağlıları (Adigeleri, vd) kendi
yanlarına çekmek için harekete geçtiler. Türkler,
Ruslarla savaşa başlamadan önce, yani 1785-1786
yıllarında Şeyh Mansur’dan hiç hoşlanmıyorlardı. Çünkü
Mansur Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığını savunuyordu.
Mansur sadece Rusları değil Türkleri de istemiyordu. Bu
nedenle Türk görevliler Mansur için “yalancı” ve
“çılgının biri” biçiminde karalamalarda bulunuyorlardı.
Ancak Osmanlı-Rus Savaşı başlayınca, taktik
değiştirildi. Türkler artık İmam Mansur’u elde etmeye
çalışıyorlardı. Elçiler yollayıp kendisiyle ilişkiye
geçtiler.
Mansur, sonunda Türklerle anlaştı. Çünkü Rus tehlikesi
korkunç bir boyut almıştı. Bu arada İmam’ın bir Türk
ajanı olduğu biçimindeki sahtekar Sovyet tarihçilerinin
değişik iddialarının hiçbirinin bir değer taşımadığını
da belirtmek durumundayız. Nitekim savaş boyunca Mansur
komutasındaki Adige Ordusu, Türklerden tamamen
ayrı olarak kendi mücadelesini kendi sürdürdü.
Mansur’un 8 bin kişilik Adige birlikleri, Eylül 1787’de
Urup ve Laba ırmakları boylarında konakladılar. Ruslar
Adige birliklerine baskın vermeyi planlamışlardı. 20
Eylül’de P. S. Potemkin komutasındaki Rus
birlikleri Kuban ırmağı geçtiler. Adigeler üç gün
boyunca Ruslara karşı kanlı bir direnişte bulundular.
Mansur geri çekilmek zorunda kaldı. Çekiliş Büyük
Zelençuk ve Küçük Zelençuk ırmakları boyunda durdu.
Adigelerin yanında Nogaylar da vardı. Aynı yıl Ekim
ayında, Ruslar yeniden Mansur’un üzerine yürüdüler.
Saldırganların başında General P. A. Tekelli
bulunuyordu. Mansur yine başarısız düştü. Bunu fırsat
bilen General Tekelli, Adigeleri cezalandırmak için,
Besleney ve K’emguy topraklarına girdi ve bir canavar
gibi hareket etmeye başladı. Haydutlar çok sayıda insanı
katlettiler ve köyleri ateşe verdiler. Bu gelişme
üzerine Mansur dağları terk edip Türk kalesi Anapa’ya
sığınmak zorunda kaldı.
Anapa savunması ve Battal Paşa Harekatı
Türkler Kırım’ı ele geçirmek için 1787’de bir ordu
hazırlamaya başladılar. Buna karşılık Ruslar da,
Kırım’da yaptıkları gibi, Türkleri Kuzey Kafkasya’dan
da kovmak için cepheyi genişletme planları hazırladılar.
Aynı yılın sonbaharında General Tekelli
komutasındaki bir Rus ordusu Anapa üzerine
yürüdü, ama kaleyi ele geçiremedi. Ruslar tehditler
savurarak Kuban’ın kuzeyine, geldikleri yere geri
döndüler.
İlkinde başaramamışlardı, ama Ruslar Anapa’yı ele
geçirmeyi kafalarına koymuşlardı. 1790 yılı kış
mevsiminde büyük bir Rus ordusu Kuban’ı geçip Çerkesya
topraklarına girdi. Rus birliklerinin başında General
Y. B. Bibikov vardı. Adigeler Bibikov’un birlikleri
ile kahramanca çarpışmaktaydılar. Düşmanın ilerleyeceği
yollar boyunca savunma kaleleri kuruyorlar, Rusların
eline geçmemesi için sürüleri uzak yerlere
götürülüyorlardı. Hayvanların yiyebileceği herşey ateşe
verilip yakılıyordu. Ancak ne denli zor da olsa, Bibikov
sonunda Anapa’ya ulaşmayı başardı, ama kaleyi ele
geçirmeyi başaramadı. Geri çekilişi sırasında da ağır
bir kayıp verdi.
Bibikov’un başarısızlığı Türklerin aşırı sevinmelerine
(hayal kurmalarına) yol açtı (4). Bu geçici
başarısızlığı Rus gücünün kırıldığı biçiminde
yorumladılar. Büyük bir ordu hazırlayarak Kuzeybatı
Kafkasya’yı ele geçirmeyi planladılar. 1790’da Anapa’da
büyük bir ordu oluşturuldu. Hazırlanan bu ordu Kuban
topraklarını geçip Kabardiya’ya, oradan da Dağıstan’a
gidecekti. Ordu komutanı da Battal Paşa idi.
Osmanlı birlikleri 8 bin yaya ve 10 bin atlıdan
oluşmaktaydı. Ayrıca Türklerin yanında 15 bin Adige
savaşçısı da bulunuyordu. Adigelerin Türklerle
birlikte hareket etmekte olmaları, Türk egemenliğini
tanımış oldukları anlamına gelmiyordu. Adigeler
Rusya’yı asıl düşmanları olarak gördükleri için böyle
hareket ediyorlardı. Ayrıca P. S. Potemkin, P. A.
Tekelli ve Y. B. Bibikov’un toplu kıyımlardan geçirdiği
Adigelerin öcünü almak da istiyorlardı.
28 Eylül 1790’da Battal Paşa Kuban’ın sağ yakasına (Rus
egemenlik alanına) geçti ve Kabardiya sınırına ulaştı.
Orada İ. İ. German komutasındaki Rus ordusu ile
karşılaştı. 30 Eylül’de bugünkü Şerceskale
(Çerkessk) kenti yerinde iki ordu savaşa tutuştu. Savaş
Rusların zaferiyle sonuçlandı, Battal Paşa Ruslara
tutsak düştü. Türklerle birlikte hareket etmiş olmaları
nedeniyle Ruslar, Adigeleri çok acımasız bir biçimde
cezalandırmaya başladılar. 1790 yılı Ekim ayında
Baron Rozen komutasındaki Rus birlikleri Mart ve Pşış
ırmakları boylarında bulunan 36 Bjedugh (Бжъэдыгъу)
köyünü yok ettiler.
Anapa’nın düşmesi, Mansur’un yakalanması ve 1792 Yaş
Antlaşması
Battal Paşa harekatının hezimetle sonuçlanması üzerine,
İ. V. Gudoviç komutasındaki bir Rus ordusu Anapa
üzerine yürüdü. Şiddetli çarpışmalardan sonra 22
Haziran 1791’de Anapa Rusların eline geçti. Anapa’da
bulunan Dağlıların önderi (Hakim) Mansur tutsak düştü.
Mansur Şlisselburg hapishanesine konuldu ve orada
1794’te öldü. Mansur öldü, ama onun adaleti arayan haklı
davası ölmedi. Gazi Muhammed, Şamil, Muhammed Emin
ve Zaneko Seferbey (5) adları önderliğinde
bu dava 19. yüzyılda da sürdürüldü.
Osmanlı-Rus Savaşı 9 Ocak 1792’de imzalanan Yaş
Antlaşması ile sona erdi. Antlaşma maddelerine göre
Kırım ve Taman yarımadaları ile Kuban ırmağının sağ
(kuzey) yakasının Rusya’ya ait olduğu, bir kez daha
onaylandı. Böylece Kuban ırmağının Rusya’nın güney
sınırı olduğu da resmen kabul edilmiş oldu. Ayrıca bu
antlaşmanın yorumundan Adige Ülkesi’nin bir Osmanlı
toprağı olduğu gibi bir anlam da çıkarılabilirdi
(6). Nitekim bu antlaşma gereğince Kuban ırmağının
güneyinde bulunan Anapa ve Sucuk-Kale de
Osmanlılara geri verilmişti.
Antlaşma hükümlerine karşın Adigeler Osmanlılara boyun
eğmemişlerdi ve Rusya’ya da boyun eğmek istemiyorlardı.
Kuban’ın kuzey bölgesinin Kazaklarla kolonize edilmesi
Rusya İmparatorluğu savaştan sonra, (daha önce Nogay ve
Adigelerden temizlenmiş olan ve boş durumdaki kendi)
Kuban bölgesine Slav nüfusu yerleştirmeyi kararlaştırdı.
II. Yekaterina, 1792’de Taman yarımadası ile Kuban
ırmağının kuzeyinde kalan toprakları Karadeniz Kazak
Ordusu’na bağışladı. 1792-1793’te Kazaklar toplu gruplar
halinde göç ederek bu yerlere yerleştiler. 1793’te
Yekaterinodar (şimdi Krasnodar) kentinin temeli atıldı.
Kuban ırmağı boyunca yeni Rus kaleleri inşa edildi.
Rusya Kazakları kendi yayılmacı (kolonyalist)
politikasının öncü (aracı) gücü haline getirmek
istiyordu.
Kazakların Kuban bölgesine yerleştikleri ilk dönemlerde
Adigelerle Kazaklar arasındaki ilişkiler dostça idi.
Aralarında canlı bir ticari alışveriş bulunuyordu. Ancak
Çarlık yönetiminin yayılmacı politikaları gereği, doğmuş
olan bu iyi ilişkiler, çok geçmeden bozulmaya yüz tuttu.
Kuban’ın sol (güney) yakasında bulunan Adige Ülkesi’nde
olup biten şeyler Rusya’nın ilgisini çekmeye devam etti.
Rusların gözü Adigelerin üzerindeydi, durmadan Adige
yaşamına karışıyor ve her şeye burunlarını sokuyorlardı.
Örneğin Bzıyko Savaşı sırasında Kazak ordusu
derebeylerine, yani pşı ve verklere yardım etmişti. Bu
durum Adige köylülerinin kaygılanmalarına yol açmıştı.
Kuzeyden gelen bu yeni komşunun gözü artık Adige
toprağındaydı. Kazak yağmacılar Bzıyko Savaşı’ndan sonra
da fırsat buldukça Çerkesya’yı talan etmekten geri
kalmıyorlardı. 1796’da Ataman Z. Çepega’nın
gönderdiği bir Kazak ordusu Shapsugh (Шапсыгъ)
toprağını kana buladı.
18. yüzyılın son yıllarında Adigeler çok güçleşmiş olan
koşullar altında bir yaşam sürdürüyorlardı. Rusya
İmparatorluğu’nun süreklilik kazanan saldırı tehditleri
altında sürdürülen bir yaşamdı bu yaşam.
Ulus yeni mücadelelere hazırlanmaktaydı…
Not: Ashad Ç’ırğ,
1992’de Krasnodar’daki Kültür Enstitüsü’nde
görevliydi. Şimdi Maykop’taki “AC Tembot
K’eraş Sosyal Araştırmalar Enstitüsü”nün müdürüdür.
Yazı, ilkin “Kuzey Kafkasya Kültürel Dergisi”nin
1992 yılı, 85-86 sayısında “Tehlike Hep
Kuzeyden Geliyordu” başlığıyla yayınlanmıştır. Yazı
yeniden gözden geçirilmiş olup, alt çizmeler, parantez
içleri ve ara başlıklar çevirmene aittir. -HCY
DİPNOTLAR:
1) Büyük ve Küçük Kabardey bölgeleri, 1739
Belgrad Antlaşması hükümlerine göre, Osmanlı ve Rus
devletleri arasında tarafsız, yani bağımsız bölgeler
olarak tanınmıştı. 1763’te Rusya’nın Küçük Kabardey
bölgesine ait olan topraklarda Mozdok kalesini kurması
ise, hukuksuzluğu ve saldırgan bir siyaseti
yansıtmaktadır. -HCY
2) Rusya tarihi aynı politikayı, Çerkesya işine
Osmanlı Devleti’ni de müdahil ederek sürdürmüş ve buna
dayanarak, 1829 Edirne Antlaşması ile
Çerkesya’yı henüz işgal bile edememişken, uluslar arası
toplum önünde, Çerkesya’yı hileli yollarla hukukuna
geçirmeyi ve uluslar arası toplumu kandırmayı
başarmıştı. 1792 Yaş ve 1812 Bükreş antlaşmaları bu
yoldaki ön hazırlık ya da alt yapı oluşturma adımları
idi. Bugün de RF’nda egemen konumda olan Ruslar,
Adigey Cumhuriyeti yönetimine bile sormadan ve kendi
koydukları dürüstlük ilkelerine ters düşen bir
biçimde, 1989-2003 yılları arasında 155. 400 Rus
yerleşimciyi getirerek Adigey’i kolonize etmişler,
ardından da AC’ni lağvedip topraklarını bir Rus ili
konumundaki Krasnodar kraya vermeye kalkışmışlardı.
Ancak, bu ırkçı-emperyal çevrelerin, gerekli desteği
alamadıkları anlaşılmaktadır. Bu arada 10 özerk okrugun
(küçük özerk ulusal birimlerin) çoğu kaldırılmış, Rusça
dışındaki bölgesel resmi dil sayısı da 38’den 27’ye
düşürülmüş bulunmaktadır ve azaltma sürecektir. -HCY
3) Anapa, Çerkesya’nın başkenti konumundaydı:
“Çerkesya’yı oluşturan bölgelerin meclislerince seçilen
temsilciler Anapa’ya gönderilir ve onlar aracılığıyla
önemli kararlar alınırdı. Diplomatik, idari ve askeri
işler buradan yürütülüyordu. Dış ülkelere gönderilecek
elçiler, bölge askeri komutanları ile yargıçların
seçilmeleri yanında, savaş zamanında ve gerektiğinde
Hakim denilen ve sınırsız yetkilerle donanmış bir önder
de (hem yönetici ve hem de üst komutan) belirleniyordu”
(bkz. ”Adigey”, ”Anapa” maddeleri, Vikipedi).
4) Napolyon ve Hitler gibi Rusya’yı hafife alan,
Çeçenya Devlet Başkanı Albay Aslan Maşadov’u
dinlemeyen, Şamil Basayev ve Ürdünlü Hattab’ın
peşinden giden disiplinsiz Çeçen şeriatçı birlikleri de
aynı hataları yinelediler, sonunda Çeçenya’ya ve
kendilerine ölüm ve yıkım getirdiler. -HCY
5) Muhammed Emin, sonunda Ruslarla
anlaşmış ve Ruslar tarafından maaşa bağlanmış, Ruslara
gizli bilgiler ulaştırdığı söylenen biri, Zaneko
Seferbey de Osmanlı Çerkesya Askeri Valisi
olarak atanmış biridir. -HCY
6) Bu durum, 1812 Bükreş Antlaşması ile
pekiştirilmiş, 1829 Edirne Antlaşması ile de
Bağımsız Çerkesya’nın, sanki bir Osmanlı toprağı imiş
gibi, Osmanlılar tarafından Rusya’ya bırakılmasına
fırsat yaratmış, bu da Çerkesya’yı hukuksal ve siyasal
anlamda savunmasız bırakmış ve izole olmasına yol
açmıştır. -HCY |