|
Türkiye'de, çağdaş anlamda gelişmiş ve oturmuş bir demokrasinin
bulunmadığı durumu, bilinen şeylerden. Geçmişte buna, demokrasiye
Türkçü-sağcı (bürokratik) klik, daha sonra da ABD izin vermemişti.
Şimdi de, demokrasi karşıtı etkin güçlerin engeli, bir türlü
aşılamamaktadır. Tabii olaya geniş bir açıdan bakmak gerekir.
Osmanlı'da 1908 meşrutiyeti, demokrasi yolunda atılmış ilk ciddi
adımdır. Bu adımın atılmasında ana etken İttihat ve Terakki
Cemiyeti'nin (sonra parti) Türkçü kadrolarıdır.
Türkçüleri başlarda Ermeni, Yahudi ve Çerkesler de
destekliyorlardı. Çerkes asıllı paşaların ve aydınların büyük bir
bölümü, aslında Türkçü ve İttihatçı idi.
1913 Babıali Baskını ile yönetim İttihatçıların eline geçti
ve bir İttihatçı dikta kuruldu. Çerkes subay ve bürokrasisi de
kuşkusuz çıkar amacıyla olsun, bu oluşumu destekledi. Başka çıkar
yolu da yoktu.
Ancak Osmanlı Devleti topraklarında geniş bir Arap ve Hıristiyan
nüfusunun bulunuyor olması, açık Türkçü uygulamaları da
engelliyordu. Böylesine bir ortamda Osmanlı’daki etnik topluluklar
kendi kültürlerini ele alıp örgütlenme, eğitim ve yayın gibi özel
çalışmalarda bulunma olanağını elde etmişlerdi.
Akrabamdan Düzce Aziziye köylü rahmetli Hağur İbrahim
anlatmıştı: İstanbul’da askerken elimde Arap harfleri ile yazılmış
bir Adige alfabesi vardı, Adigece okumayı sökmeye çalışıyordum.
yüzbaşım gördü ve "Böylesine yararsız şeylerle ne diye zaman
kaybediyorsun? Daha iyi şeylerle ilgilensen ya" deyip yanımdan
geçmişti. Bunun üzerine bir Fransızca öğrenme kılavuzu aldım.
Yüzbaşım "Şimdi oldu, peki 'deji' (дэжъый) ne demekti" diye
sordu. "Fındık" dedim, gülerek ayrılıp gitti.
Bu da bize 1910'larda filizlenmiş olan bir Türkçü anlayışın
bulunduğunu da gösteriyordu.

Kemalist hareket
Mustafa Kemal
(Atatürk) Türkçü ama aynı zamanda pragmatist ve gerçekçi bir
liderdi. Ayrıca deha düzeyinde bir siyasal taktisyen idi. Türk
Kurtuluş Savaşı’nda toplum güçlerini birleştirmeyi ve gücünü
büyütmeyi, düşman gücünü ise, yalnızlaştırmayı başardı. Çerkes
Ethem gibi dik kafalı ve aykırı kişileri de bertaraf etti ve
zamanı geldiğinde öylelerine hadlerini bildirdi; İngiliz, Fransız
ve İtalyanları yanına çekerek Yunanlıları bir başına bıraktı ve
sonunda ezdi. Başarı için Bolşevik Ruslardan da yararlandı. Dahası
komünist partileri bile kurdurdu ve en yakınlarını (İsmet Paşa ve
Kazım Karabekir gibi sağcılar da dahil) Komünist Parti üyesi
yaptı. Sonra da komünistlerin ve solcuların çanına ot tıkadı, ilk
komünistler Mustafa Suphi ve arkadaşlarını temizletti, Nazım
Hikmet gibi nadide bir şairi bile hapse attırdı.
Mustafa Kemal 1925 Takrir-i Sükun yasası çıkana dek Türkçü
yanını pek göstermedi ama muhaliflerini tasfiye ettikten ve ipleri
tam eline aldıktan sonra sert bir Türkçü olup çıkıverdi. 1926'da
sıra sıra sehpalar kurdurdu, Kazım Karabekir Paşa bile ipten zor
kurtuldu. Rauf ve Ali Fuat Paşalar tüymüş (yurt dışında)
olduklarından canlarını kurtarmışlardı. Bu adamlar durumu hala
kavrayamamış ve kendilerinde ya da Mustafa Kemal’in oluşturduğu
Meclis’te Mustafa Kemal’e karşı çıkacak bir güç kaldığını sanacak
kadar saf kişiler idiler. Ordu saflarından ayrılmakla güçlerini
zaten yitirmişler, şanslarını, üyelerini Mustafa Kemal’in
belirlediği Meclis’te deneyebileceklerini sanmışlardı. Yani bunlar
Şef’e itiraz etmiş kişilerdi, birçoğu da bunun bedelini ipin
ucunda, canıyla ödemişti.
Atatürk'ün en büyük yardımcısı, Cumhuriyet Halk Partisi'ni (CHP)
elde tutan ve parti kadrolarını, şimdilerde Baykal'ın yaptığı gibi
kendi biçimlendiren kişi de İsmet Paşa (İnönü) idi. Bu
ikili, özellikle İnönü Adigelerin birçoğu tarafından hiç
sevilmezdi.
Kemalist hareket Kürt, Çerkes gibi etnik adları sansürledi,
etkisizleştirmeye ve yanlış bilgilendirmelerde bulunmaya başladı.
İsmet Paşa himayesindeki Türk Ocağı çalışmaları bunun
ideolojik bir başlangıcı oldu. 1980'lerde Evren Paşa'mız ne
yapıyor idiyse, o zamanlar İsmet Paşa da fazlasını yapıyordu ama o
zamanlar ağızlar mühürlüydü ve bir muhalefet bırakılmamıştı.
Böylesine bir ortamda ezan Türkçe okutulabilmiş, Türkçe namaz bile
kıldırılmaya kalkışılmıştı. Artık "Bir Türk dünyaya bedeldi" ve
"dünya Türk'e hayran" idi. İdeoloji böylesine biçimlendiriliyor,
şimdilerde Rusların da yaptığı gibi ve Çetin Altan’ın dediği gibi
“Türk’e Türk propagandası” yapılıyordu. Türk atın sahibi, Çerkes
seyisi, Kürt de ahır temizleyicisi idi...

Demokrat Parti hareketi
İsmet İnönü İkinci Dünya Savaşı boyunca yanlış ata oynamış ya da
belki korkmuş, açıktan olmasa da Almanları desteklemişti. İsmet
Paşa'da Atatürk'teki vizyon da yoktu. Atatürk, Birinci Dünya
Savaşı'nı Almanların kaybetmekte olduğunu savaşın ortalarında
kavrayacak, Mussolini için “deli” ve “ayağından asılacak” dediği
söylenen uzak görüşlü biriydi.
1945'te, beklenmedik biçimde savaşı Almanların yitirmesi üzerine
paniğe kapılan İsmet Paşa, Sovyet korkusuyla bir
arayış içine girdi ve sonunda aradığını da buldu: ABD ve “çok
partili sistem”.
İsmet Paşa'nın demokrasisi de ancak şimdiki türden bir demokrasi
olabilirdi: Kurucu Meclis ve yeni bir anayasal düzenleme.
Bunlara gerek bile duyulmamıştı, her şey tepeden inmeydi ve her
şeyin kontrol altında tutulması amaçlanıyordu; zaten ABD’nin de
istediği başka şeyler yoktu o zamanlar için. Derhal ”çok partili
sisteme geçildi”. Rejimden ve İsmet Paşa bürokrasisinden illallah
demiş olan halk ise, hesapta olmayan bir biçimde, 1950’de, oyları
Demokrat Parti'ye (DP) yağdırmış, bir oldubitti ve bir sandık
devrimi yapmıştı. Ancak deneyimsiz DP, kısa bir süre içinde "ne
oldum delisi" oldu ve çıkış yeri olan CHP'ye, üstelik
gericileşerek ve despotlaşarak dönüşmeye başladı. Sonunda ABD ve
İsmet Paşa desteğini elde eden askerler, ABD’den beklediği parayı
koparamayan ve Sovyetlere yaklaşma tehditleri savuran DP
iktidarını 27 Mayıs 1960’da devirip liderini (başbakanı) ve iki
arkadaşını ipe çektiler (Eylül 1961), diğerlerinin de emdikleri
sütü burunlarından getirdiler.
Bu arada askerler, CHP’nin istediği biçimde yeni bir “demokratik
anayasa” hazırlattılar, beklendiği gibi Kürt etnik kimliği ve
komünistlik yine yasaktı. Seçim yapıldı, işler tam rayına girmiş
diyecekken, izleyen 1965'teki seçimde, İsmet Paşa'nın da taktik
bir desteğiyle Meclis’e bir oyunbozan girdi: Türkiye İşçi Partisi
(TİP).
Bu parti diğerleri gibi, çizilen çizgi içinde duran uysal bir kedi
değildi, çizgi dışına çıkıyor ve Türkiye için tam bir bağımsızlık
ve demokrasi istiyor, topraksıza toprak dağıtılmasını ve
kamulaştırmaları savunuyordu.
Bunlar olmayacak komünistçe isteklerdi. Askerin giydiği dona kadar
her şeyi veren ABD bunu kabul edemezdi. Üstelik TİP, NATO’dan
çıkılmasını istiyor, Ortak Pazar’a (AB) karşı cephe alıyordu. Bu
"acayip" kuruluş, Türkiye’deki etnik topluluklar ve dini cemaatler
üzerindeki baskıların da kaldırılmaları, etnik dillerin serbest
bırakılmaları, yani Türkçü ve Amerikancı politikalara bir son
verilmesi gibi "olmayacak" şeyler istiyordu. Amerikancı Süleyman
Demirel iktidarı çok geçmeden bu partiyi un ufağa dönüştürdü ve
iyice ezdi, etkili adamlarının birçoğunu da fabrikalardan
temizletti. Bu kez, umutsuz vaka deyip TİP’ten kopan sol muhalefet
sokağa taştı, TİP'i aşan, doğrudan ABD ve Avrupa’yı karşısına alan
milliyetçi-sol akımlar toplumu sarmaya başladı. Durumdan ABD ve
asker çok tedirgindi, patronlar da öyle. Genelkurmay Başkanı
Tağmaç, kapıcıların bile örgütlendiğini söylüyor, aba altından
sopa gösteriyordu. Sonunda 12 Mart 1971'de askerler TİP'i
komünistlikten değil de bölücülükten (Kürtçülükten) kapattırmayı
başardılar. Parti yöneticileri komünistlikten yakayı sıyırmışlar
ama Kürtçülükten oltaya takılmışlardı. Partideki Kürt
milliyetçiler, Malatya’daki Kongre’de, bir dayatmayla ”Türkiye’de
bir Kürt milleti bulunduğu” biçiminde bir karar aldırarak,
askerlerin eline yeterli bir koz vermişlerdi. Yani erken ötmeye
kalkışan horoz kesilmişti. Aynı şey, daha sonra öğretmen kuruluşu
Türkiye Öğretmenler Birliği Derneği’nin (TÖB-DER) de başına
gelecekti.
12 Mart döneminde askerler, ABD ve sermaye çevrelerinin istekleri
doğrultusunda mevcut anayasa budandı ve gözdağı anlamında
alelacele üç genç de haksız bir biçimde askerler tarafından ipe
çekildi. Bu yüzden askerlere karşı beklenmedik bir toplumsal
nefret oluşur. Ancak Osmanlı'da oyun bitmezdi: Milliyetçi/ulusalcı
Ecevit bulundu, ABD’nin izniyle 1974'te orduyu Kıbrıs'a çıkardı,
tarihi masallarla uyutulmakta olan Türklerin gözü boyandı ve ordu
aklandı. Artık “Kıbrıs Fatihi Ecevit”e gereksinim kalmamıştı,
üstelik kendi kazıdığı kuyuya kendi düştü ve tekmeyi yiyerek
uzaklaştı. ABD, sermaye ve askerlerin istekleri doğrultusunda
Demirel'in Milliyetçi Cephe hükümeti kuruldu, sola ve her türlü
demokratik gelişime savaş açıldı.
Bu durum karşısına sol gruplar da Ecevit'in etrafında toplandılar,
dağa taşa "Karaoğlan" sloganları yazmaya başladılar. Ecevit
mükemmel bir hatipti ama boş biriydi ve bir İsmet Paşa
yetiştirmesiydi, tıpkı onun gibi, bir vizyon sahibi değildi. 1977
seçimini kazanmasını sağlayan enerjik milliyetçi-sol gençleri, ABD
ve asker korkusu, bir de kendi milliyetçi dürtüleri nedeniyle
iteledi ve bindiği dalı kendi kesmiş oldu. Erbakan ile birlikte
ABD yanlısı, ama AB karşıtı oportünist bir politikada karar kıldı:
Anlaşılan her ikisi de "Onlar ortak, biz Pazar" sloganına, biri
Türklük, öbürü de İslam Ortak Pazarı adına karşı çıkıyordu.
Demirel ve ortakları ise, giderek ortalığı bulandırdılar, çirkin
işler yapmaya başladılar ve halkın nefretine yol açtılar. Bu
yüzden Ecevit 1977’de birinci parti yapıldı ama fos çıktı.
1979'da istifa eden Ecevit hükümeti yerine, Demirel’in azınlık
hükümeti kuruldu. Bu hükümette yer alan Dışişleri Bakanı
Hayrettin Erkmen (1915-1999) vizyon sahibi ve uzak görüşlü bir
devlet adamıydı. Yunanistan'ın gireceği bir AB’nde Türkiye'nin
bulunmamasının dengeyi Türkiye aleyhine bozacağını anlamıştı.
Ancak oportünist Demirel’in pasif kaldığı, vizyonsuz Ecevit ve
Erbakan'ın desteklediği bir gensoru ile Erkmen düşürüldü ve AB
fırsatı kaçırıldı. Türkiye’ye yazık edildi. Meydan ABD güdümlü
Evren Paşa gibi çapsız kişilere kaldı. 12 Eylül 1980 darbesi ile
Cehennem'in kapıları açıldı. Sol ve demokrat çevreler bu kapıdan
Cehennem’e dolduruldu. Hapishaneler ve kışlalar dolup taştı.
İşkence ve cinayetin bini bir para oldu. Sehpalar çalıştırıldı.
Devlet kadroları temizlendi, sağcı ve gericilerden yeni kadrolar
oluşturuldu, Türkçülük ve antikomünizm adına dine el atıldı.
Aradan 28 yıl geçtiği halde 12 Eylül belası, hala defedilebilmiş
değildir. Bu da burada faşizmin ne denli köklü ve yaygın olduğunu
gösteriyor. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde (belki RF istisna) bu
denli çok sayıda faşist bulunmuyor.

Özal dönemi
Özal kurnaz, oportünist ama becerikli biriydi. Askerleri idare
etmesini bildi. Ecevit, Erbakan, Türkeş ve Baykal gibi yasaklı
demagogların siyaset sahnesine geri dönmelerini ise hiç
istememişti (onları Evren Paşa’ya yasaklatmayı telkin eden de
belki Özal’dı, cinliği az değildi) ama başaramadı. Bu arada
1988'de TRT Müdürü yaptığı Cem Duna'nın beklenmedik bir
azizliğine uğradı. Cem Duna, Tunca Toskay gibi uysal bir kuzu
değil, ”iyi bir çocuk” değildi, vizyon sahibi kişilikli biriydi.
Bu yüzden propaganda tekelini elinden kaçıran Özal, halkın
gündeminden düştü, seçimde büyük bir yenilgi aldı ve
cumhurbaşkanlığı köşküne kaçtı. Ancak önemli ekonomik reformlar
yapmayı, ülkeyi dışa açmayı da başardı. Yani bir vizyon sahibiydi
ve AB projesini canlandırdı.
Özal'dan sonra Demirel, ardından Çiller başa geldi. Toplum, Batılı
bir eğitim aldığı için Çiller’den çok şey ummuş ve
beklemişti ama beter çıktı. Yolsuzluk, faili meçhul cinayetler ve
yasadışı olaylar (Susurluk Olayı, vb), PKK terörü artış kaydetti.
Ülke adım adım bir ekonomik krize doğru ilerliyordu. Böyle bir
ortamda bir yargıç olma ötesinde, özelliği ve vizyonu olmayan
Sezer, Başbakan Ecevit ve yardımcısı Bahçeli
tarafından cumhurbaşkanı yapıldı ve zaman kaybı yaşandı. Üstelik
Sezer, ilk fırsatta Ecevit’in yüzüne anayasa kitapçığını bile
fırlatmaktan kaçınmadı ve giderek gerici/ulusalcı safta yer aldı.
Bir birikim sonucu patlayan ekonomik kriz ise Ecevit, Bahçeli ve
Mesut Yılmaz’ın başına patladı (2001). Amerika'dan Kemal Derviş
getirildi ve halka acı bir ilaç içirildi. Ecevit üçüncü
kezdir kullanılıyordu, ancak düzlüğe çıkılır çıkılmaz tayfalar
gemiden tüymeye başladılar.
Hasta Ecevit’in bin bir zorlukla biriktirdiği mirası kapan ve
parsayı toplayan ise, Erbakan'ın yetiştirmesi becerikli Erdoğan
idi (Kasım 2002). Şans ondan yana olmuştu.

Erdoğan dönemi
Kasım 2002 seçimlerinde şans AKP Genel Başkanı Recep Tayyip
Erdoğan’a güldü. Pragmatist bir liderdir. Erdoğan, bir
önceki dönemin ekonomik programına sadık kaldı. Ecevit ve Mesut
Yılmaz'ın başlattığı Avrupa Birliği (AB) projesini destekledi ve
önemli atılımlarda bulundu ve üyelik müzakerelerini başlatmayı
başardı. Bir demokratikleşme programı geliştirdi. Ancak
Kıbrıs'taki köhne ve gerici Denktaş rejimini desteklemeye
devam ederek, Rum tarafının bir başına AB'ne girmesine fırsat
tanıdı. Hemen ayıldı ama geç kalmış, tren kaçmıştı.
Erdoğan bu son dönemde, eski dinci günlerini yeniden anımsamış
olmalı, gündemde demokratik bir anayasa hazırlanması sorunu
dururken, başörtüsü ve türban gibi sembolik ve birçok çevreyi
rahatsız edecek ve kimi demokratik çevreleri de kendisine düşman
edecek taktik yanlışlık içine girdi. Bahçeli’nin bir güzel oyununa
geldi. Asker ve yargıyı iyice karşısına aldı. Böylece beklenmedik
bir gerginlik ortamı yaratmış oldu. Oysa sorunun geniş bir
demokratikleşme programı (yeni bir anayasa) çerçevesinde bir
çözüme bağlanabileceği söyleniyordu.
Sonunda türban izni, Anayasa Mahkemesi’nden geri döndü, üstüne
üstlük Erdoğan’ın AKP’sinin kapatılması için de dava açılmış oldu.
Konuya devam edeceğiz. |