|
Biz kendi
dergilerimizde, yaşadığımız ülkede neler oluyor meselesine uzak
dururuz nedense. Oysa ki bir buçuk asırdır yaşadığımız ve bundan
sonrada muhtemel ki uzun yıllar yaşayacağımız bu ülkede olan biten
her şey, bizleri etkiliyor ve etkilemeye de devam edecek. Bu
ülkenin zenginleşme ve demokratikleşmeyi bir türlü beceremeyişinde
bizlerinde kusuru olsa gerektir, nasıl ki tersi bir durumda
katkımız var diyeceksek.
Annelerimize kadar ki nesilde müsaade edilen ve evinde oturup
sokağa çıkmıyorsa hiçbir dert yaratmayan başörtüsü, kamusal alana
çıkıp üniversite kapısına dayandığından beri irtica olarak görülüp
yasaklanmaya çalışılıyor.
Yasaklamayı başlatanlar askeri darbeler ve onun kurmuş olduğu
istibdat idaresi YÖK, yani irticanın daniskası. Kurulduğu yıllarda
öğrenci olup birazda hafif solcu olanların büyük bir kısmı YÖK’e
hayır mitinglerine katılmıştır büyük bir ihtimalle, özgürlükleri
kısıtladığı gerekçesiyle. Aynı kuşak ve daha önceki kuşak şimdi,
YÖK ü geriletmeye çalışan iktidara karşı bayrak açmış durumda. YÖK
kapatılamaz diyecekler nerdeyse ve belki de diyorlar. YÖK ün
bizzat yetiştirdiği öğretim üyelerine arka çıkıp, 28 Şubat'la
birlikte uygulamaya tekrar soktuğu yasaklamalara sahip çıkıyorlar.
Türban’ı talep eden taraf dışında, bunun bir demokrasi meselesi
olduğunu ortaya koyan çok az insan var.
Diğer taraftan, ne kadar dizayn edipte zarafet kazandırmaya
çalışırlarsa çalışsınlar, türban bana estetik gelmiyor. Aynı
inançtaki erkeklerin, gerek giyinme özgürlükleri gerek kamusal
alandaki,
-anlaşılıyor ki gizli- hakları da onları ayrıca
haksızlığa uğratıyor. Ama gel gör ki, onlar böyle istiyor ve öyle
inanıyor, ben ne karışabilirim.
İşin aslı bu olmasa gerek,
seçkinlerin gayretleri; kurucuların kendi aralarında
paslaşmasına rağmen halka bir türlü teslim etmedikleri iktidarı,
Anadolu burjuvazisini ve halkı arkasına almış gözüken ve alt
sınıflardan gelmiş bulunan şimdiki hükümete teslim etmemek.
Kendilerine benzetme becerisini de ciddi uğraşlara rağmen ilk beş
yılda becerememiş olmaları, onları daha da ürkütüyor. Yıllardır
yapılan İran olacağız ürkütmeleri, bu hesapların içinde pek
olmayan
’sözde
modernleşmiş’ kadınların gaza gelip ikide bir Atatürk’e
şikayete gitmeleri sonucunu doğurmuş durumda. Ama o giden
kadınların hemen hepsinin annelerinin başı örtülüydü benim annem
gibi, kötü insanlar mıydı şimdi? Ne demek istiyoruz yani.
Üniversitelerarası Kurul'un bu konuyu tartışması hakkıdır ve tepki
göstermesi de. Bir demokrasi meselesi olarak görüyorlarsa bu
hakları var ve gösteriyorlar da. Demokrasiye bu kadar meraklı
olduklarını, 28 Nisan günü, E-Muhtıra’ya karşı gösterselerdi
keşke. Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı konusunda bilim
çevrelerinin nasıl tavır aldığını bütün bir halk gülümseyerek
seyrettik. Susurluk’ta da sesleri çıkmamıştı zaten. Demokrasinin
derin yaralar aldığı o noktalarda bir şeyler söyleyebilselerdi
eğer, türbana karşı aldıkları ve demokratik diye iddia ettikleri
bu günkü tavır, bütün bir halk tarafından çok daha ciddiye
alınırdı. Şimdi öyle olduğunu hiç sanmıyorum.
Bu ülke, inananların mağduruz mızırdanmalarını bitirmeli artık.
Üstelik öyle düşünen bir parti iki seçimi üst üste kazanabilmiş
bir haldeyse. Ve mevcut iktidarın, Ergenekonvari çetelere karşı
biraz göstermeye çalıştığı siyasi irade, demokrasiyi
savunduklarını söyleyen Üniversitelerarası Kurul üyeleri ve
Anıtkabir anneleri
tarafından da desteklenmeli. Türban yasağına sahip çıkan eski
solculara ise söyleyecek bir söz bulamıyorum.
Bu dindar kesimin mızırdanmaları bitsin artık ve mağdur olmaktan
çıksınlar ki, esas meseleyi
tartışmaya başlayabilelim.
Bir buçuk milyar Müslüman’ın yılda yarattığı katma değer 2
trilyon Dolar, 60 milyonluk İspanya’nın 1 trilyon, 350 milyonluk
Amerika’nın 12 trilyon Dolar. Müslüman dünyanın aldığı Nobel
sayısı, birisi barış (Enver Sedat) olmak kaydıyla sadece 3, diğer
taraftan 14 milyonluk Yahudi dünyasının Nobel sayısı 100, ve bu,
neden böyle?
Esas mesele bu.
CARI |