|
Tüm Kafkas halklarının üzerine inen
karabulutlar, kıyı boyunda Shapsughların ve Wubıhların üzerine bir
başka çökmüştü.
Sürgün öncesi savaşlarda en çok kırılan halklardan olmuşlardı. En
güzel topraklarda yaşayan, en çok kırılan insanlardı. Denizi ve
dağı, maviyi ve yeşili birlikte izlerlerdi. Uzun bir süre dağların
tepesinden izlediler mavi denizlerini.
Kenarında gezinemediler.
Uzun süre savaştılar.
Sürgün başladığında mavi karaya, kara denize dönüşmüştü artık. At
sırtında uzaktan izledikleri kıyıya, sürgün gemilerine binmek
üzere, atsız, yayan, perişan inmişlerdi.
Tuğculular, şimdiki liman kenti Novorosisk, eski adıyla Tsemez’in
dağlara doğru uzanan eteklerinde yaşarlardı. Sürgün trajedisi
başladığında en çok kıyıda yaşayan Shapsughlar kıyılardan
ayıramamışlardı gözlerini. Gözlerini, her şeylerini, yüreklerini
kıyıda bırakmışlardı.
Her gelen gemi dolup taşıp gidiyor, her gemide bir aile tekrar
parçalanıyordu. Bir sülalenin yarısı bir gemide, diğeri diğer
gemide kalıyordu. İnecekleri yer ise gemilerde ezberletiliyordu.
“Samsun’da inecek, Samsun’da inecek,
Samsun’da inecek, Samsun’da inecek”
Samsun'a gelene kadar gemide kimi görseler bunu söylediler. Türkçe
konuşan herkes ne sorarsa sorsun bir tek cevapları vardı;
“Samsun’da inecek, Samsun’da inecek.”
Bir grup Samsun'da inecek, bir grup İstanbul’a devam edecek,
kalanlar ise boğazlardan geçip tarihin içinde kaybolacaktı.
İstanbul, Samsun ve Bulgaristan’ın Varna limanı Shapsugh
sülalelerini üçe bölerken, param parça aileleri bir birini asla
tanımayacak kadar uzaklara atıyordu.
Tuğcu köyünü kuranlar Samsun'da indiler. Gemilerde ölüleri vardı.
Ölülerini Çarşamba'da gömdüler. Mezarlarının başından
ayrılmayanlar Çarşamba’da kaldılar. Gidenleri unuttular,
gidenlerde onları unuttu şimdi hiç biri birbirini tanımıyor.
Bir kısım Anadolu’nun içlerine doğru ilerledi. Bu ilerleyiş tüm
göç hikayelerinde olduğu gibi, nereye gideceğini bilemeden zaman
zaman bilmedikleri arazide daireler çizerek, hastalanarak,
kaybolarak, konaklayarak uzun yıllar aldı. Anadolu’nun tam
ortasına geldiklerinde Çorum’un Sungurlu ilçesinin beş kilometre
yakınında kuytu bir derenin içine kendilerini atacak kadar
takatleri kalmıştı.
Hep düşünmüşümdür. Saklanmış gibi duran bu köy, niye bu derededir.
Kim bilir, belki su kenarı oluşundan, belki yorgunluktandır.
Tuğculuların kıyıda başka gemilere bindirilen akrabaları, başka
bir ülkede, başka bir limana çıkmışlardı.
Bulgaristan’ın Varna limanı.
Balkanlarda geçen kanlı, savaşlı yıllar, onlar için başka bir
trajedi olmuştu. Bulgaristan’daki akrabalara 1879’da 300 bin
Çerkes'le birlikte Osmanlı'ya gönderilmesi ile birlikte onlara da
Anadolu yolları gözükmüştü.
Göç, her yerde göç.
Ve göç yolları her yerde aynı.
Bildiğin tanıdığın karşı köye yerleşmek gibi değil ki. Bilmediğin
topraklarda savrulup durmak.
Varna limanı sonrası, başka bir göç hikayesi ile İzmir limanı.
İzmir'de döküle saçıla, yollarda kalarak, Afyon'a kadar yol boyu
köyler, birbirini tanımayan sülaleler.
Şimdi sorarsanız Tuğcu köyü Çorum Sungurlu'da.
Akrabaları Afyon'da, İzmir’de.
Ölüleri Kafkasya’da ve Çarşamba’da.
Samsun'da, Varna’da, Karadeniz’de, Marmara’da ve bizim köyün
mezarlığında.
Bense başka bir sürgün.
Köylü beni tanımaz, ben köylüyü bilmem ama söz verdim. Sessiz bir
kaçak gibi gideceğim. Yüksek tepede “mekdep dame”nin önündeki kara
taşa oturup, akşam üstü ışıkları izleyeceğim. Varna’dan,
Çarşamba’dan, Afyon'dan, İzmir’den ve bu yaz kıyısında gezindiğim
Kafkasya’dan selam götüreceğim. Bir tek çocukluk arkadaşım Fatih’i
göreceğim.
Sonra, çekip gideceğim. |